
Standart mallar gibi hep tartılmış, ince ve ölçülü insanlar; hep iyi veya fena kalbliler; mevsimlerin sadece ilk ve son baharı, günlerin en çok akşam ve sabah saatları; ışıklı değil, fakat daha çok karanlık geceler; akıldan çıkmasın diye iri puntolu harfler gibi iri iri gösterilmiş karakterler; ve başlarından büyük vakalar geçen sayısız ünlü kahramanlar…
Sanatın, yakın zamanlara gelinciye kadar garpta ve bugüne kadar da bizde süregelen konuları, hep böyle büyük şeyler, önemli insanlar, belirli olaylar üzerinde döndü durdu. Hikâye ve romanlarımız sanki acıklı veya gülünç, fakat muhakkak önemli bir sonuçla bitmek için yazılmış soluksuz birer çırpınıştır. Hele şu şiirlerimizin dünden bugüne uzanan hali!.. Sürü sürü hazanlar, baharlar, her iki mevsim karşısında eli şakağından düşmiyen şairlerin üzgün deyişleri..
Sanki hâlâ -an az- yarım asır önce garp sanatında küçük insanlar ve küçük şeyler için kopan kıyemetten habersisiz. Halbuki edebiyatımıza akın akın Maupassant, Gorki, Kipling, Çehov, P. İstrati, Duhamel, Dostoyevski girmiş bulunuyor. Ve bu büyük ruhlu insanların hasta, yaralı, iş tutan, işsiz köylü, küçük memur, korkak, çocuğumsu kahramanları ve bu kahramanların değersiz görülen kapalı dünyaları, kalpleri büyük bir duyarlıkla çarpan insanlarımızın içine sevgilerle doluyor. Buna rağmen sanatımızda insanca bir hisle alevlenerek, bir acı ile kıvranarak bir sevincin ve bir ülkünün coşkunluğu içinde duygularını tazeliyerek kaleme sarılanlar, hep kelimelerin en göze batanına, insanların ve her şeyin -ilgi uyandırma ve dikkati çekme bakımından- in büyüklerine koşuyor ve sanatta “Kahraman” dediğimiz şeyin, sanki küçük insanlarda ve küçük hayatlarda bulunmıyacağını kabullenmiş görünüyorlar. Halbuki yıllar ve aylar değil, fakat bir günün 24 saate bölünmüş bütün bir zamanı içinde her yanımıza sürünen şu küçük gördüğümüz insanların edebiyata şan olacak olan ışıklı dünyaları, davet bekliyen kimseler gibi karşımızda göz kırpıp duruyorlar. Onlara, neden sanatımız hiç yüz vermiyor? Neden her şeyleriyle bizim aramızda yaşıyan, bize varlıklarını her gün zorla duyuran sayısız insanlara sevgilerle dönmüyoruz?
Şu kullanılmamış kelimelere, dokunulmamış konulara, bakılmamış insan yüzlerine, üzerine eğilmek istenilmemiş davalara mehtapsız gecelere yazık değil mi? Şu sevilmemiş insanlara güler yüzlü sonbaharlara, şairleri uzak iklimlere kaçmak isterken som altın bir cevher gibi ışıldayıp duran aziz yurda neden kucak ve gönül açmak istemiyoruz? Yazım bütün bu küçük görülen şeylere, şu hem bol bol yalan ve hem de bol bol doğru söyliyen bize benzer insanlara; şu züppe sandığımız babacan kimselere; buram buram şefkat ve merhamet soluyan şu sevimli küçük mahallelere!..
Eski edebiyatımızın azamet satmak isterken çelimsizleşen durumunu görmiyen romancı ve şairlerimizin pek çoğuna şaşmamak elden gelmiyor. Kaldı ki “Kahraman”larla dolup taşan bu edebiyat modası dünya edebiyatında yerini küçük şeylere bırakarak iflâs borusunu öttürmüş bulunuyor.
Şardağ, R. (8 Ocak 1944). Bir yüksük dolusu / Küçük şeyler. Ulus, s. 5.

