Zavallı Necdet ve Bugünkü Piyasa Romanları

Beşinci basımını idrak eden ve yaşama gücü hâlâ tükenmemiş sanılan “Zavallı Necdet“i çeyrek asırdanberi böyle diri tutan şartları düşünmek hiç de boş bir emek olmıyacaktı. Çünkü o, bugün dördüncü ve beşinci baskılarını yapan, sanat ve edebiyetla ilgisiz birçok roman taslaklarının da büyük ağabeysidir. Yalnız onlardan ayrılan küçük bir tarafı var: Bu eski eseri o günün münevverleri de, bir seçkin zümre de okumuştu. Bugün Burhan Cahit, Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Mükerrem Kâmil Su, Güzedi Sabri, Nezihe Muhittin, Esat Mahmut Karakurt ve daha birçok başka imzalarla yayılan kitapları, ancak ortanın aşağısındaki bir kültüre bağlı kalanlar elinden düşürmüyor. “Zavallı Necdet”le bugünkülerin birleştikleri nokta bu eserlerin esef verici bir aşağılıkta olmalarıdır. 

Konu:
“Zavallı Necdet”in kahramanı Necdet Feridun’la, anası ve kız kardeşi bir köşkte rahat ve mesut bir hayat sürmedeler. Hattâ Necdet o kadar mesuttur ki işsizlikten ve can sıkıntısından yalancı aşk hikâyeleri tasarlıyarak bunları arkadaşlarına dinlettirir ve kendisini bin bir sevda oyununun kahramanı olarak tanıtır. Anlattığına bakılırsa hiç faka basmaz, hep sevilir, hiç sevmezmiş. 

Bugünkü piyasa romanlarını da karıştırırsak aynı konular içinde yüzüldüğünü görürüz. Meselâ Burhan Cahit‘in, “Gönül Yuvası”nda yazları İstanbul’da, kışları İzmir’de yaşıyan bir karı koca var. Burada da evli kadın sevmiyecek, sevmiyecek de sonunda birdenbire seviverecektir ve akrabalarından Ziya ile esaslı bir sevda oyununa girinciye kadar bütün meşgalesi zevk, eğlence ve aşk ürpertileridir. Meselâ Nezihe Muhittin‘in, “Çıplak model”ini okuruz. Görürüz ki genç bir heykeltraş vardır. Bunun da cemiyet içinde hiçbir fonksiyonu yok; sadece kadınlardan hoşlanmadığı yolunda uzun ve komik sayfalar geçeriz ve sonra birdenbire bu delikanlının kendisini ölüme kadar götürecek amansız bir aşka tutulduğunu anlarız. “Ölmüş bir kadının evrakı metrukesi”nde Güzide Sabri sonunda hiyanetle neticelenen bir aşk oyunun bir kitap dolusu büyütmüştür. “Sevgim ve Iztırabım”da kahraman olan kızın bir tayyareciye karşı duyduğu aşkı Mükerrem Kâmil Su ağlamsı bir eda içinde bize dinletmek ister. Yani “Zavallı Necdet” gibi bugünün ticaret edebiyatını teşkil eden eserlerde de romancılar bize cemiyette aşktan, sevişmekten başka hiç bir şeyden anlamıyan, cinsî veya isterik duyguları kamçılanmadıkça insana dair hiçbir ses duyurmıyan kimselerin bayağı aşklarını dinletmek isterler.

Bir gün Feridun Necdet adlı bu sahte Don Juan komşularından Meliha adlı bir kıza tutulur. Bir arkadaşı Meliha’ya talip olduğu için o, bu ateşli sevgisini unutmak ister. Fakat birçok sebeplerle buna imkân bulamaz. Tıpkı bu eserde olduğu gibi bizim bugünkü “Zavallı Necdet” devamcılarında da hal böyledir. Çıban başı gibi unutulmak istenen aşk sık sık patlak verir durur veya müzmin sıtma gibi nükseder. Aşkını, arkadaşlık saygısı yüzünden gömmeğe mahkûm olan Necdet, Meliha’nın kendisini sevmesine rağmen ondan uzak kalmıya çalışır, hele Meliha’dan bir çocuğu da olmak üzere bulunduğunu öğrenince canına kıyar. Ve bu arada kendisini seven, fakat Necdet tarafından sevilmiyen Müzehher adlı bir akraba kızı da acılar içinde hastalanarak ölmüştür. Meliha ise çocuğunu dünyaya getirirken ağrılara dayanamıyarak ölür. Bugünkü piyasa romanlarında da sonuç değişmez. Sebepler değişse bile, sevdalıların birbirlerine kavuşamıyacakları muhakkaktır. Kavuşsalar da bir felâket, Demokles’in korkunç kılıcı gibi okuyucuların tepesinde döner durur.

Kompozisyon yoksulluğu:
“Zavallı Necdet”i inceden inceye okumıya ne lüzum var? Şöyle üstünkörü konuya giriş, bugünün güzelliklerini takınmış insanı bayağı ürkütür. Kitapta bir toparlanma ve kompozisyondan eser yoktur. Necdet, Meliha’yı bir gün büyük bir humma içinde sever ve uğrunda hastalıklara uğrar. Fakat bu zamana kadar olan şeylerden bizim haberimiz yoktur. Bu aşk nasıl ve ne zaman böyle şiddetli bir duruma girdi, bilmeyiz. Bir gün birdenbire Meliha’nın karnında Necdet’ten bir çocuk olduğunu romancıdan öğrenir ve şaşırırız. Derken, “Pat” diye Necdet’in karşısına Müzehher adında, kendisine âşık, bir hala kızı çıkıverir. “Bu kız da kim? Hem de âşık…” diye şaşmak zorunda kalırız. Bu şaşkınlığımız tamamlanmadan onun mezarı ile muharrir bizi karşı karşıya bırakıverir. Bu hikmeti kavramak için eserin sonuna varmak gerekir. Sonra kahramanlar hep hastalıklıdırlar. Fakat biz onların bu hastalıklarını öldükten sonra öğreniriz; tabii yeni bir afallama… Nitekim, “Sevgim ve Istırabım”da da ilk sayfa şöyle başlar: “Gözlerime ilk defa serpuşunda pırıl pırıl yanan kanad ilişti. Ben bu tayyareciyi seviyorum…” (s. 4).

Fakat nasıl sevmiş, bu aşk neden onu kendi içine alıvermiş, bilmeyiz. Eserin sonlarına geldiğmiz halde bu aşkın başlangıcı bakımından karanlıktayızdır. İşte romanda kahraman olan kız tayyarecinin karşısında bulunuyor: “Hâlâ gözlerim yerde çivili idi. Ona bakarsam, iki aylık sevgimin derecesini ölçecek ve beni ayıplayıverecek gibi geliyordu. Ne çocuk şeyim Yarabbi…Eğer o kendisini sevdiğimi, onunla uzaktan uzağa meşgul olduğumu, ona alâkalandığımı sezmeseydi köprü üstünde: ‘Sizinle görüşmek istiyorum’ der miydi?.. (s. 5).

Romancıya göre Gülseren tayyareci Metin’le önceden alâkadar olmuş. Ama biz böyle bir şey bilmiyoruz. Çünkü eserden bunu anlamak mümkün değil. Herhalde hâdise roman yazılmıya başlanmadan önce olmuş olsa gerek. Meselâ, “Bir Genç Kızın Romanı”nı okumadayız. İzmir lisesinde, kimsesiz olarak mektep müdiresinin koruyuculuğu altında yetişen Selma bir gün birdenbire amcasının oğluna, “Beni yanınıza alın” yollu bir mektup yazar. Bunu yazmak için hiçbir ruhi hazırlık devresi geçmiş değildir. Sonra birdenbire amcasının oğlundan, “Ben seni istemem” demek istiyen ve ona, başının çaresine bakmasını tavsiye eden bir cevap alır. Amcasının oğlu değil, bir komşu çocuğu bile bunu yapmazken bu adam neden böyle bir mektup yazıyor? İnandırıcı sebepler yok; bulamıyorsunuz. “Gönül Yuvası”nda da kocasıyla pek iyi yaşıyan kadının karşısına bir gün, akrabadan bir âşık çıkar! “O da nereden çıktı?” deyiveririz. Sonradan da yeni hissî oyunları takibetmek zorunda kalırsınız. Yani adı geçen, yerimiz yetmediği için burada bahsetmediğimiz birçok piyasa eserlerinde bir şeyler olur, ama nasıl olur bilmeyiz; neden olur, anlamayız. 

Sırıtan teknik:
Bir edebiyatsever, güzel bir eser okumak istiyorsa “Zavallı Necdet” üzerinde boş yere gözlerini yormuş olur. Fakat eserin biraz deşilmesi elbette hayırlı olacak ve çorap söküğü gibi sırıtan bir sürü hakikat gözümüze çarparak bize bugünkü “Zavallı Decdet” devamcılarının aksıyan taraflarını bütün örtülerinden soyacaktır. 

Herşeyden evvel şu isme dikkat ediniz: “Zavallı Necdet!”. Şu halde derhal anlıyoruz ki eserde bir zavallılık var. Zavallığın sebebi ise her halde kavuşamıyacak iki muhabbetzedenin macerasından doğuyor. Piyasa romanlarına dönebiliriz: Meselâ, “Çölde bir İstanbul kızı” size, daha ismini duyar duymaz konusunu tanıtır. Her halde romancının elinde, bu kızın, çöllerde başına gelmedik iş kalmıyacaktır ve okumadan düşünmekte devem ederiz: Kız vahşilerin eline geçecek, binbir korku ve heyecan çekecek, bu arada âşıkından ayrı düşmenin verdiği kalb acısını da duyacak. Nitekim eserin içyüzü bundan başka bir şey değildir. “Sevgim ve Istırabım” mı? Evet hiç yorulmadan, başlığına bakarak hükmünüzü verin: Bir aşk macerası okuyacaksınız; bu macerayı yaşıyan için sevgi ıstıraptan başka bir şey değildir. Veya “Çıplak model”i birkaç sayfa karıştırın: Derhal kadınlardan nefret eden ve onların muhitinden kaçan otuzuna yaklaşmış agucuk bir bebekle karşılaşmadasınız. Hemen kavrıyacaksınız ki bu adam sonunda amansız bir sevdaya çarpılacak ve bir hicranlı hayat yaşıyacaktır. Bir de Burhan Cahit‘in ve kısmen Esat Mahmut‘un sonunda bizi felâketle karşı karşıya bırakmıyan romanları var. Bu eserlerse bize lüks hayat içine dalmış âşıkları tanıtır, sık sık, en büyük saadetlere erişen aşağı tabakadan insanların sevinçli yaşayışları canlandırılır. Bütün bu eserlerin halk üzerinde bir hizmeti var mı? Ne gezer? Çünkü acı gerçek ortada! Halk ya lüks bir hayatın kamarasında, rüyasındaki seyahatı yaşarken birdenbire maddi hayat içindeki asıl karanlık talihiyle, başbaşa bırakılarak karamsarlığa yuvarlatılıyor. Veya hep iniltili sayfalar içinde hastalık saçıp duran saatler yaşıyor. Hayatları en mesut geçen romancılar bile ağrılı romanlar yazarak kolay kımıldatılabilir aziz hassasiyetleri kazımak, onları sömürmek istemektedirler. İnsan duygusu, kahramanlarını istedikleri zaman katledip duran romancıların ölüler, veremler, sakatlar, ebedi bahsızlar, yapmacık talihsizliklerle dolup taşan bu eserleri içinde, mânasız hülyalarla sızlanarak başka şeyler, başka insanî deyiş ve işaretler karşısında iyi hissetme kabiliyetini kaybeder. 

Tekrar, “Zavallı Necdet”e dönebiliriz. Tekniksiz eser, bütün çıplak gülünçlüğünü yayıp durmaktadır. Bir tabiat parçası, bir ses, bir yüz, bir müzik nağmesi, kahramanımızla sanki antant kalmıştır. Kahramanın neşeden uzak, kederli bir anını mı okumadayız? Derhal bir matemli musiki yardımına koşar: “Istıraptan, teessürden titremekte olan ellerimle pancuru açtım. Piyano sesi geliyordu. Gene o elemli musiki, gene o ölüm havası…” (Zavallı Necdet, s. 24)

Bir gün nasılsa kahraman ve yanında bulunanlar, çılgın bir an yaşarlar. Hamencecik, orada piyano çalmasını bilen Meliha’nın varlığı akla gelir. Piyano da muhakkak bulundukları odada hazırdır. Hattâ çaldırılmak istenilen parçada zaten bilinmektedir:

“Kuzum hemşire, rica ederim, bize ‘Çılgın çocuklar’ valsini çalar mısın?..” (Zavallı Necdet, s. 43)

Sonra sık sık adı geçen musiki âleti, hep piyanodur. Serveti Fünun garbı hem sevmiş, hem tanımış, hem de öğrenmişti. “Tâ uzaklarda işte bir piyano!” Mısraını ve o günün, piyano seslerini ilâhileştirerek eserlerine alan romancılarını bir tarihî çerçeve içinde düşünürken bugünkü romanlarında hep piyano çalmasını seven ve çok iyi bilen kahramanlarla dolup taştığını görerek şaşırıyoruz ve soruyoruz: “Zavallı Necdet devamcıları da mı garbı getirmek heves ve sevdasındadırlar?” Meselâ “Sevgim ve Iztırabım”da bayan muavin talebesine bir gün hatırlatır: “Gülseren musikiye olan istidadının körletmemelisin kızım… Vaziyetin de müsait..” (Sevgim ve Iztırabım, s. 24)

Gülseren piyano çalmaktadır. “Bir genç kızın romanı”nda Selma daha bir lise talebesi iken mükemmel piyano çalar ve memlekette kompoze ettiği eserler elden ele dolaşır. “Gönül Yuvası”nda Ziya’nın sevgilisi piyano çalmaktadır. İnsanın soracağı gelir: “Bu kahramanların neden birisi de bir ağız mızıkası çalmazlar acaba?” Çünkü piyano kibar musikidir. Kahramanımız mademki âşıktır. İnce hisli ve kibar olması lâzım, değil mi? Nitekim bütün ticaret romanlarında kadın veya erkek sevgilerini bize dinletmek istiyenler nedense, hep hisli, temiz, güzel sanatlara düşküdür. Hep âlî duygularla bezenmiş bulunmaktadırlar. Çünkü romancı böyle istemiştir; çünkü romancının küçük kalmış, hep tek sesli nağmeler taşıyan ruhu, beşerin zaferinden ve insanın kâinatından habersizdir. 

Hep kendisi anlatan ve kendi tatmin edilen romancı
Tanzimat romanının az ukalâ olmayan edası ara sıra kendisini “Zavallı Necdet”te de gösterir. Romancı bize meselâ Meliha’nın sararıp solduğunu, annesinin kızını bu halde görünce acısından ölecek hale geldiğini sadece anlatır. Hattâ bir yerinde “Gülüyordum, fakat ne acı gülüş, değil mi?” cümlesini bile okuruz. “Zavallı Necdet”in bugünkü küçük kardeşleri de hep böyle durmadan kendisi konuşan bir romancı ile bizi bıktırıp usandırıncıya kadar bir arada tutarlar. Bu eserlerde de romancı bir kahramanın ağzından eserin sonuna kadar durmadan söyler, anlatır. Ne olmuşsa, neler hissedilmek lâzımsa, nelere üzülmek gerekmede ise bizim yerimize hep kendisi harekettedir. Bu çenesi düşük ve hatırak romancılığı için bir leke olan dırdırı bol romancılığın pek çok mantıksızlıkları da var. Bir söylediklerini bir sonra yıkmak gibi. Meselâ “Sevgim ve Iztırabım”ın baş yaprağında Gülseren tayyareci Metin’den görüşmek teklifini alır. Sonra tayyareci bayağı bir flört ağziyle kendisine inanılmasını söyler. Ve nihayet köprü üstünde bir yer tayin eder. Gülseren biraz durakladıktan sonra bu teklife boyun eğmiştir. Fakat biraz duraladı ya, işte bunu bakın neye hamlediverir: “Ben galiba çok toy bir kızım.” (Sevgim ve Iztırabım, s. 3)

Bir randevu talebine derhal koşan bir kızın toy bir insan olması tabii okuyuculardan çok, eser sahibini kabul edebileceği bir mantıktır. “Zavallı Necdet”i biraz daha karıştırıyoruz: Yeni bir vasıfla karşı karşıyayız. Meselâ İbrahim Şemsi, arkadaşı Necdet’in delicesine sevdiği bir kızla evlenmiştir. Ama karısının kendisinden önce arkadaşı tarafından sevildiğini bilmediği için bu işte suçsuz olmak lâzım gelir. Evet işte bu vicdan ve his buhranı böyle bir satır içinde kesilip atılır:

“Fakat İbrahim Şemsi’nin ne günahı vardı?” (Zavallı Necdet, s. 29)

Meselâ bir genç kızın romanındaki* lise müdiresi kendi talebesi olan ve velisi bulunduğu Selma’yı daha mektebi bitirmeden salonlara, eğlencelere gönderir; sonradan hayatta başı dönmesin diye. Hattâ onun imtihanlarına hazırlanmaının bile aleyhinde bulunmayı düşünür; üzülmesin diye. 

Tolstoy‘un başıboş mektebinde bile bu lâubalilik bulunmazken romancıdan hem de okulun adı da söylenmek şartiyle biz bu gibi şeyleri okuruz. “Vahşi Bir Kız Sevdim”de** eserin yazıcısı bir Türk erinin Bulgar sınırında uyurken vahşi ve komitacı bir Bulgar kızı tarafından enselendiğini hattâ Bulgar kızının bir Türk erini yerlere yıkıp tekmelediğini ve ağzını tıkıyarak boğazlamak üzere bulunduğunu hiç çekinmeden anlatır. Fakakat mantıksızlıklar bu kadarla da kalmaz. Daha gülünç ve çirkin görünüşlerle sık sık gözlerimizin önünde dizilirler. 

Ağzımız sık sık açık alır
Gene, “Vahşi Bir Kız Sevdim”e dönelim: Vahşi Bulgar kızı Türk yüzbaşısının kalbini elindeki kama ile oymıya gelmiştir. Fakat ondan evvel davranan Adil tarafından yaralanınca iş değişir ve artık anlarız ki bu kız yüzbaşıyı pek eskilerden beri sevmekte idi. Öylese neden onu öldürmek istedi değil mi? Çünkü bir gün yüzbaşıyı kaymakamın kızıyla bir tepeye giderlerken görmüş. Gene aynı eserin içindeyiz. Kahraman şöyle anlatır:

“Ayın ışığı, ağaçların yeni açılmış çiçeklerini parlatırken, ben rahat rahat odamda yatıyorum.” (s. 16). İnsanın soracağı gelir: Uyurken nasıl çiçekleri görebilir, belki uykuda değil, öyle uzanmış denecektir. Fakat hemen cümlenin arkasından bakın romancımız ne diyor:

“Saat kaç vardı bilmiyorum. Odamın penceresi, bir aralık açılır gibi oldu. Uyandım, dinledim.” (s. 17)

Kızı yaralıyan yüzbaşı onu iyileştirmiye birhayli çalışıp ve sarıp sarmaladıktan sonra şöyle der: “Onu tam iki saat bilâfasıla doymadan seyrettim.” (s. 20)

Halbuki alttaki cümlede de bakın ne diyor: “Tam vakanın üzerinden iki saat geçmişti.” (s. 20)

Bir daha şaşmak isterseniz daha önce söylediği bir sözü gene subayın ağzından size dinletebilirim: “… Saat kaç vardı bilmiyordum.” (s. 117)

Yani vakanın üzerinden iki saat geçmiştir. Sonra bu vaka içinde kızı bir zaman seyredişi de iki saat sürer. Halbuki saatten de haberi yoktur. 

Fakat bu örnekleri boyuna çoğaltın; büyük bir hakikati göstermekte gecikmekten başka bir şey yapmış olmaszınız. Görülüyor ki, “Zavallı Necdet”le piyasadaki bugünkü benzerleri mantıktan, doğru düşünüşten uzaktırlar. Bu romanlarda öyle kahramanlar karşılaşırız ki elleri arkalarında, gazete okuya okuya odada dolaşırlar, çamların geniş yaprakları (!) altında otururlar. Ve gene öyle aile grupları ile karşılaşırız ki yirmi adım olarak önceden bildirilen bir mesafeyi uzun müddet yayan, sonra da arabalarla katederler. Ve dünyaya gelirken annesi ölen bir tip ilk doğduğu günün hâdiselerini yaşamış gibi bize uzun uzun anlatır. 

Türkçe:
Bu romanların dili tatsız, kelimeleri zevksizdir; cümlelerin kuruluşu bir çok yerlerde gramer ve sentaks kaidelerine uymaz. “Hizmetçiler arkama yastıklar getirdi.” (Ölmüş Bir Kadının Evrakı Metrukesi, s. 104)

“Kendimi, randevuya koşan bayağı bir kadın gibi gördüm. Bir talebeye bu gidişi bir sükut yolu telâkki ettim.” (Sevgim ve Istırabım, s. 9)

En eskisi gibi tekil bir kelime “Kâğıtlar” gibi çoğul bir kelime ile birleştirilir:

“En eskisi, tâ çocukluğumdan kalan bu kâğıtlar beni çekiyor…” (Bir Genç Kızın Romanı, s. 53)

“Şahsen” kelimesini yüz manasına alacak kadar gaflete düşülür: “Yirmi beş yaşlarında, uzun boylu ve esmer bir kız olan Piraye şahsen oldukça çok çirkindi..”  (Gönül Hırsızı: Kerime Nadir, s. 11).

“Zavallı Necdet” ve devamcılarının ticaret tikapları, insan dimağı ve ruhu üzerinde acı bir boşluk ve hassasiyet bozucu bir tesir bırakarak sona erdikleri zaman karşımızda heder oluşuna esef edilecek bir zamanın hayalinden başka bir şey yoktur. Tabiat bir kaç satırdan ibarettir. O da öyle bir tabiat ki hiç bir olaya, hiç bir ruhi hakikate imkân vermeden romancının, arasıra dinlenmek ihtiyaciyle, rastgele bir yerde müracaaat ettiği bir vasıtadır. Bir insan karakterinin cevherine ışık tutması, bir değişik muhiti renlemesi gereken tabiat kısık bir sesle görünür gider. Cemiyet âdeta roman dışı edilmiştir.  Yazıcının, onun değişik cilveleri karışısındaki durumu nedir diye düşünmeğe bile lüzum yok. asıl sanatın, insanî cemiyete ve gene insana perçinliyen mucizesini bu piyasa romanlarında aramak kadar boş bir emek olamaz. Romancının anlatılabilecek sade bencil aşkları mı vardır? İnsanın bütün ömrü, sade bir hayvanî çırpınışın veya hastalıklı hezayanların uğrunda mı harcanacaktır? Asrımızın çarklarını döndüren sayısız kuvvetlere göre, cemiyet ve insanın değiştir ve değişmez kaderine eğilmek duruken hâlâ eskimiz ve bayat bir “Canan” rüyasının ağları arasına takılıp kalmak ne menem bir iştir diye düşünmeğe ve üzülmeğe gerçi ilk bakışta lüzum yok gibidir. Fakat gitgide bütün halk tabakaları arasına yayılan bu ahlâk, irade ve fikir bozucu, ruh sarsıcı sayfaların vebalini çekecek olanların üç beş kişi değil, büyük yığınlar olduğunu da unutamayız. 

“Zavallı Necdet”in kendini hücumların bir kısmından koruyabilecek tarafını da işaret etmekten geri kalamıyoruz. Ruhu hazzetmediği için kocasının üstüne bir başkasın seven, helâline hıyanet ederek nâmahrem olduğu bir insanla en açık aşk oyunlarına giren Meliha ve sevgisini, aşkını bize, Allah ve Peygamber kavliyle aktedilen nikâh görüşü dışına çıkarak haykırıp duran, fakat günün ve zamanın kayıtlariyle felâkete yuvarlanan Necdet kapalı ve mahrum bir devrin insanları için sevilen, ıztıraplarına ortak olunan kimselerdi. Münevverler de dahil uzun yıllar bu geri kalmış, bozulmuş devrin çocukları “Zavallı Necdet”e ağlamışlardı. Fakat asrımızın sanat için meseleler koyup duran renkli, acılı ve konu çokluğu içinde yüzen günlerinde bu devamcılar kendi ellerimizi şakaklarımızdan ayırtmıyor, saf yüreklerin halis enerjilerini boş yere harcatmada devam ediyorlar. 

*Muazzez Tahsin Berkand
**Esat Mahmut Karakurt


Şardağ, R. (23 Ekim 1940). Zavallı Necdet ve bugünkü piyasa romanları. Ulus, s. 5.

Yorum bırakın