Nice Mai ümitlerin Siyah’a dündüğü bir gece içinden, bize öbek öbek sanat getiren Halit Ziya, durgun ve bulutlu edebiyatımızda hâlâ bir şafak gibi söküp duruyor.
Rüştü Şardağ
Bir pamuk gibi beyaz saçların örttüğü mübarek yüzlü adam, Fatih rüştiyesinde okurken de şimdiki gibi, gürültüden hoşlanmaz, sevgisi bol, herkese saygı duyar ve duyurur bir kimse miydi? Öyle bir kimse ki siyasi kargaşalıklar ve çeşitli edebiyat kavgalariyle geçen yıllar içinden bugünlerimize hâlâ tertemiz kalmış durumiyle bakıyor, gülüyor ve hâlâ iyi hisler, hoş gören duygular taşıyor, hâlâ seviyor ve hâlâ kudretiyle boy ölçüşecek bir alçak gönüllülük içinde yeniden yazıyor, eksik bıraktıklarını tamamlıyarak sallantılı bir devrin tabii bir neticesi olduğu halde, yer yer eskimiş, -ne yazık!- bazan pek eskimiş olan dilini yeni zevklerin ölçüsüne vardırmıya çalışıyor.

(1866-1945)
Karışık bir çağ görülmez, garp sanatının o yıllardaki ileri hali bilinmez olunca yeni “Edebiyat-ı Cedîdeci”leri, hele Uşaklıgil‘i nasıl anlıyacağız? Günlerimizle el sıkışan bu talihli kalem için bir şeyler yazabilmek hayli zevk verici oluyor. Servet-i Fünun romanına, daha doğrusu Halit Ziya‘ya, sanatımıza yağ kandilleriyle çeşitli ışıklar tutmıya çabalıyan hayırsever insanlarla dolu bir devirden gelinir. Opera büflere [Opéra bouffes] bile örnekler verilmiş, sosyalistliği ileri süren piyesler yazılmış, birçok şiir ver roman taslakları karalanmış olan bu hamiyetli Tanzimat meydanından asıl sanata ait ne kadar az şey kalmıştır? Kendisinden gerilere doğru gidersek bir sanat inkılâpçısı gibi gözüken Halit Ziya’yı kendisinden sonra gelmiş bütün günlerin ayakta kalmış tek romancısı olarak görüşümüz ona olan saygımızı destekliyor…
Bu sanat ne acı günlere rastlar. Tiyatro ve tiyatroculuk durdurulup hürriyetçiler susturulmuş, edebî yazılar amansız bir sansüre uğramıştır. Her gazete veya dergi ya zat-ı şâhâneye ait resmî cerîde edâsına bürünecek veya susar gibi, hiçbir şey anlatmaz gibi ürkütmeyici şeyler karalayacaktır. Halbuki Recâizâde‘nin genç arkadaşları gibi romancımız da garbı eski ağabeylerinden daha çok ve daha ileriki zamanlara kadar tanımış bulunuyor. Susmak istemiyen sanatkârdan muhakkak “millî”, “içtimâî” kelimeleriyle kastolunan asi ruhlu, kalkındırıcı, kasıtlı eserler bekliyebilir miyiz?
Halbuki hakkında: “Matbuat hayatımızı aksettirdiği için tesirli bir romandır.” yollu garip bir hükmün verildiği “Mai ve Siyah”ı biz ne bambaşka düşünmedeyiz: Evet işte istenilen cemiyet onda sırtüstü yatıyor. O Ahmet Cemil kim? Romancının kendi kırılmış emelleri mi? Olsun ne çıkar! Aynı zamanda Ahmet Cemil, bütün bir yanık yürekli ve kırık ümitli istibdat neslinden bir parça değil mi? Fakat durun, hiç çekinmeden bir şeye daha işaret edelim: Ahmet Cemil‘de, ümit şatoları bir gün teker teker devrilen bir çağ insanlığından seslenilmiş acı şeyler bulduk.
Belki “Aşk-ı Memnu” için “Cemiyetin işsiz güçsüz, rahat ve zengin tabakalarının hayatından alınmış sahnelerini yaşatıyor” denebilir. Zengin ve dul Adnan beyin evinde aşktan başka bir şey geçmez mi, nedir bilinmez. Romancı bize sade birbirine girmiş türlü sevda cilvelerini ve facialarını anlatır. Aşk-ı Memnu’u küçük noktalarla iğnelerken bir an içinde gözden kaçırmamamız gereken bir tarafı da utunmayalım: Artık karşımızda “Nemîde”, “Bir ölünün defteri”, gibi klâsik aşk maceraları çizen bir kimse değil, ağır değerde bir romancı var. En büyük romanlarımız arasında hâlâ diri duran bu eser ne yetişkin bir ustanın tekniğine dayanır. Matbaada bir elma soyarken bütün çocukluk ve ilk gençlik çağlarını bize anlatan Ahmet Cemil bizi az çok sıkıntı verici bir ifadeyle karşı karşıya getirebilir. Küçük bir hatırlamakla akla geliveren bu uzun maziyi naklediş tarzı büyük romanın tekniğinde bir sarsıntı doğursa bile “Aşk-ı Memnu” ile artık Uşaklıgil‘de bir ustayı selâmlıyamaz mıyız? Hepsi ayrı ayrı zamanlarda, fakat hep beklenilen anlarda perdenin ön tarafına çıkıveren romantik Nihal, şuursuz tarafına ait küçük tepkilerinin zoriyle yaşlı kocaya ve kendisine umulmaz acılar hazırlıyan Bihter en canlı tablolar gibi hâlâ yaşar durur. Adnan beyin ıstırapları üzerinde biraz zorla ısrar eden kalem, Beşir’de Matmazel Dökorton’da yeniden canlanır.

Servet-i Fünûn edebiyatı içine girmiş eserlerde gerçekten sade aşk vardır. Ve bu aşk çok zaman insanî olmaktan, başkalarının aşkına da biraz benzemekten uzaktır. Fakat Eylül, ve aynı edebiyat havası içinde kaleme alınmış “Zavallı Necdet” ve daha birçok eserler için bu böyle olabilse de Halit Ziya‘yı aynı itham sınırı içine alabilir miyiz? Sonra telâşlı ve yerinden kımıldamaz hükümler vermekte de ayak diremiye gelmiyor. Şimdi, 40 yıllık hayatını, kendi hayatının dışında kalmış kâinatı da birlikte gözden geçirerek bize sunan romancı yumuk gözlerindeki gözlenmez sitemlerle acı acı bize bakar ve sormaz mı?
“Peki şu Ahmet Cemil kim? Romanda, sevgili okuyucularım, zengin Hüseyin Kâzım‘dan daha çok; orta halli, hattâ bir gün pek yoksul olacak kadar ezilen bu çocuktan bahsetmiş değil miyim? Ahmet Cemil‘in iyi gün görmeden ölmüş babasını, ve eski sömürücü aile kanunlarının adamı olan hain eniştesini, devrin bütün bir mazlum kadınlığını anlatır gibi olan verem ablasını unuttunuz mu? Sonra matbaa insanlarını?… Aşk-ı Memnu’da bile gözlerimin en temiz yaşlarından yarattığım Beşir, çekemezliklerinin, dedikodularının ve fena duygularının cehenneminde ter döken Firdevs hanım hakkındaki bu yanlış görüşleri biraz doğrultmaz mı?“
Evet, evet romancıya neden endişe verelim? “Kırk para” hikâyesinde, çocuklarına kırk para veremiyen, cemiyetin düşkün tabakalarından bir karı kocanın acısını da bize o tattırdı. Hep, “Evlendireceğiz” yollu vaitlerle ihtiyar günlerine kadar ulaştırılmış kalfanın romancının kalemiyle, sade kendi rahatlarını düşünen üst tabaka insanlarına uzatılan sitemini neden görmek istemeyiz? Hem, “kendisinde cemiyet yoktur” veya “vardır”, “millîdir”, “değildir”, gibi basma kalıp hükümleri savurmaktan ne çıkar? Üzerinden zamanın silindiri geçtikten sonra bir sanat adamında kalacak olan nedir? Arıyacağımız ışık bu deği mi? O hikâye ve roman sanatını sanatımıza kazıdı; edebiyat tarihi Halit Ziya‘yı anıp duracak. Güzel bir sanatı vardı; bu yüzden sevildi ve seviliyor. Güzel konuşmanın, özel anlatmanın biraz güç başarılabilecek çarelerini onda bulduk; romancımız hâlâ biraz eşsizdir. Fakat bir eskiyen Halit Ziya da var olduğunu unutmuyoruz. İşte artık hiç kimse onun gibi yazmıyor. Artık cümlelerimizin kuruluşu yepyeni edada; birbirine küçük bağlarla eklentili uzun uzun sözler bizi sıkıyor; neden? Romancının sentaksı mı eskidi? Yoksa her günün biçimine bürünmekte mahir olan insan mı biraz hoyrat, sıkıntılı ve kararsızdır; kim bilir?

Bir de kelimeler meselesi var. Onlar, yani Halit Ziya‘nın arkadaşları romancımızla beraber: “Biz garbı daha derinlerine kadar girerek tanıdığımız için dönüş pek hazin oldu. Gerçekten kendimize dönünce en başta dilimizin kısırlığını gördük ve…” demek ister gibi bir müdafaaya mı baş vuracaklar, yoksa Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim ve diğer arkadaşlarının temiz, bugünküne pek yakın dilde yazılmış eserlerini görüp tenkidcilerin bu yoldaki küçük hakkını teslim mi edecekler? Bir de, “Süs sanatı”, “Salon edebiyatı” meselesi var. Her halde bu, kahramanların hep garp ressamlarının tablolarını seyrettirmelerinden, hep garp müzisyenlerinin adlarını saydırmalarından ve garp artistlerini ezberletmiş olmalarındadır. Halit Ziya‘da da diğer arkadaşları gibi bu heves var. Heves diyoruz. Çünkü garp sanatının çeşitli isim ve eserlerinden bahsediş gereksiz ve çok zaman özenti halinde kalıyor.
Fakat bir sanatçının en materyalist görüşlere bile sahip olsa, her şeyden önce, “İç”inin insanî olduğunu düşünmeli değil miyiz? Bazı aksaklıkların hemen gözümüze çarpıveren noktaların kaç şuurüstü ve şuuraltı şartlarının kazanında pişmiş şeyler olduklarını biliyoruz. Ve biliyoruz ki biraz geçmiş bir zamana ait verilen hükümler, -bugünün ışıklariyle kamaşan- gözlerimize girmiye fırsat bulan yeni hakikatlerle değişikliğe uğrıyabilir, ve günlerin modasından az çok renk alan ve bu renklerle sislenen fikirlerimiz her geçen zamanla biraz insaf, biraz hoşgörü kazanabilir.
Nice Mai ümitlerin Siyah’a dündüğü bir gece içinden bize öbek öbek sanat getiren Halit Ziya, durgun ve bulutlu edebiyatımızda hâlâ bir şafak gibi söküp duruyor.
Şardağ, R. (25 Eylül 1943). Halit Ziya Uşaklıgil. Ulus, s. 5, 6.

