Şiir antolojileri ve edebiyatımız

“… biz o şairleri bekliyoruz ki Türkçeyi bize yepyeni bir şekilde kullansınlar. Bizi korkutacak, şaşırtacak kadar hattâ bazan bizim anlayışımızın ötesinde yeni imkânlar içinde söylensinler.”

RÜŞTÜ ŞARDAĞ

Antoloji anlayışının ve bir antoloji meydana getirmek hakkındaki çalışmaların bize garptan geçtiğini söylemekle haksızlık etmiş oluruz. Birkaç yüzyıl ötelere, hattâ daha gerilere kadar gitiğimiz zaman tezkere denen bir nevi şairler antolojisinin sıs sık karşımıza çıktığını görürüz. Hani şu falan tarihte, falan yerde doğup falan yerde ölen falan oğlu filandan söz açarak size birkaç metin veren tezkereler.. Bugün, faydasızlığını öğreneli asırlar geçtiği halde tekrarlayıp durduğumuz bu kendimize has antoloji yanında biz de yakın yıllarda firenklerde göregeldiğimiz bir maksat, bir sanat görüşü ve şiir anlayışı etrafında toplanan metinlerden meydana gelmiş antolojilere rastlıyoruz. Nitekim son çıkan “Türk Şiirinden Örnekler“* adındaki eser, yani şu atalardan kalma berduş edebiyatına, gene son günlerde yayımlanann “Çocuk Şiirleri Antolojisi”** de ikinci grupa, yani maksatlı ve dâvası bulunan antolojilere örnek olmak lâzımgelir. Bu iki türlü antolojilerde bulunan tuhaflıklar üzerinde duralım:

Yukarıda başka şey söyler aşağıda başka örnek gösterirler

Birgün, “Son Asır Türk Şairleri” müellifi Sayın İbnülemin Mahmut Kemal bir gazeteciye verdiği mülâkatta, kendisinin, edebiyatımızın son tezkerecisi olduğunu söylemişti. Gerçi bu hüküm kendisinden önce bir hayli tezkereci daha geldiğini nitekim 1302’de yayımlanan, “Müntehabât-ı Cedîde”, 1230’da çıkıp Ali Nazima’ya ait olan, “Meşrûtiyet Kırâatı”nın, Süleyman Şevket Bey‘in, “Güzel Yazılar”ı, 1330 yılında dergi şekline bürünerek ortaya çıkan, “Nevsâl-i Millî” ve daha pek çok edebiyat tarihinin bir tezkere örneği olmaktan ileri gidemediğini anlatmak bakımından doğrudur. Fakat tezkereciliğe son verilmiş olduğunu anlatması bakımından hakikaten pek yakın olmasa gerek. Çünkü işte tezkerecilik antoloji kitabına bürünerek gene ortadadır. Yalnız bugünkü modern tezkereleri eskilerden bir ayrılık noktasıdır. Divan tezkerecileri bir iki doğum ve ölüm tarihi verip susmasını biliyorlardı. Bugünküler ise ya klişeleşmiş hükümleri veya bir şeyler konuşmuş olmak için bir kalıba ve manaya gelmez sözleri sıralayıp duruyorlar. Tanzimattan bu yana bu ithamımızdan kendini koruyabilecek antolojiler pek azdır. Ata Bey‘in, “İktisat”ı, Ali Canip Bey’in camsız bir gözlük çerçevesi gibi sade metinlerden lbaret olan, “Türk Edebiyatı Antolojisi” ve  Feridun Fazıl Tülbentçi‘nin, “Büyük Harpten Sonrakiler” adlı iddiasız antolojisi bunlar arasında görülebilir. 

“Nevsâl-i Millî”, Babıâli’de bir büyük patırdı ile ortaya çıkarken şöyle diyordu: “… Binaenaleyh bu millî Türk edebiyatı hazırasının aksini bir ayna gibi vuzuhiyle göstermektir..” ve ilâve ediyordu: “Ancak biz edebî tezahür ile iktifâ etmedik aynı zamanda her muharririn tercüme-i hali ve tarz-ı edebîsinin tenkidini dercetmekle, Türk tarih edebiyatının vazifesini de mümkün mertebe teshile çalıştık.” Yaprakları çeviriyorsunuz; hani o edebi tezahür? Bir tek şiirle edebi tezahür mü olur? Evet, bir yapraklık bilgi ve tümen tümen laf yanında bazan bir kıtayı bile aşmıyan bir şiir. Fakat bu hal bir asri hastalıktır. Yenilere gelelim, işte bir önsöz: “Yirmi yılın şiirleri ve şairleri, Cumhuriyet inkılâbiyle doğan, emekleyen ve onunla beraber yürümeye başlayan genç insanların kitabıdır.” Fakat bir yaprak daha çevirince ilk karşılaştığımız şair Yahya Kemal Beyatlı oluyor. Nasıl mı gençlerin arasına girmiş? Kitabının sahibi öyle istemiş: “Eserde bu tarihten önce hattâ çok evvel şöhretini bulmuş kalemlere rastgelinecektir.” (Yirmi Yılın Şiirleri, Dündar Akünal, s. 3) 

Bir başka antolojiyi karıştırıyoruz. Önsöz şöyle başlıyor: “Bu kitapta aşağı yukarı çeyrek asrın Türk şiirini topluca görmek mümkündür.” Fakat o bir yaprakta cayılıyor: “Bu kitapta belki de bazılarının isimlerini yeni duyacağınız genç Cumhuriyet şairlerinden oldukça bol örnekler verilmiştir.” (Türk Şiirinden Örnekler, s. 5)

Fakat dahası var, eser genç neslin içinde en olgun ihtimalleri sıcağı sıcağına mısralarında haykırıp duran ne bugünden günümüzü sevinçle dolduran nice gerçek kıymetlere yukarıki vadine rağmen kapılarını kapamıştır. Bir antoloji açarsınız, (hani bu maksatlı antolojilerdendir) Bayburtlu Zihni‘nin, “Vardım ki yurdunda ayağ göçürmüş” diye başlıyan harbeden ve cemiyet için ağlıyan meşhur şiiri meğer aşk şiiri değil mi imiş? (Aşk Şiirleri, Dündar Akünal, s. 28)

Bir antolojide Yusuf Ziya şöyle bir hüküm giyer: “Hecenin bu zeki ve nüktedan şairi” halbuki garip değil mi, “Türk Şiirinden Örnekler”de nüktedan antoloğ bize Yusuf Ziya‘nın bir tane nüktedan şiirini tanıtmış değildir. Devam edelim; çocuk şiirleri için bir antoloji çıkıyor, genç yazısı önsözünde bir dâvası olduğunu sandıracak kadar etişli bir kalemle hükmünü verir: “Çocuğa mahsus bir şey yazmayı bir nevi tenezzül sayar, bu cemiyetin evlatlarına pek yazık olsa gerektir.” ‘Çocuk Şiirleri Antolojisi, s. 9). Bu ağır hükümle, yazıcının edebiyat içinde çocuğu değil, çocuklar için kaleme elınmış şiirleri kasdettiği açıkça görülmektedir. Fakat yaprakları biraz çevirin, çocukça sürprizlerle karşılaşacağınız muhakkaktır. Üünkü kazara siz de bir iki şiir karalamışsanız şerefli bir yaprağı için de çocuk şairi olarak kendinizi de bulabilmeniz mümkündür. Nitekim “Vatan” şiiriyle Süleyman Nazif “Fener” ve diğer şiirleriyle Mehmet Emin Yurdakul içinde “çocuklar” kelimesi geçtiği için, “akıncılar” ve açık deniz gibi şiirleriyle Yahya Kemal çocuk şairi olarak karşınızdadır. 

Hükümler daha verilirken devrilmeye mahkûmdur

Tarihten ibret alınır mı, ne gezer! İnsanoğlunda hep kocaman ve yalancı lâflar arayarak ortaya çıkan ve verdikleri kocaman hükümler bugün birer alay konusu haline gelen dünün antoloğlarından hiç bir şey öğrenilmiş değildir. Çünkü bugünün hüküm verme sevdalıları da satırlar arasına, takdirlerini santim yerine arşın arşın bırakmada ve el kesesinden para dağıtmanın verdiği kolaylıkla habire görüş hüküm ve “edibane” sözler saçıp durmadadırlar. Dünün kendi eserlerinden antolojiler yapmak ve önsözde yalancı bir küçülmenin arkasına gizlenerek kendi devliklerinden söz etmek hastalığı çok şükür ki bugün azalmış gibi. Rahmetli Filorinalı Nazım‘ın “abdi âcizliğin bu dehakâr eseri” cümlesi hâlâ kulaklarımda hazin bir hatıranın aksi halinde çınlar. Yani antolojiler de dünden geçen hastalık verilirken yıkılan hükümlerdir demiştik. Eskilerden bir kitabı karıştırarak biraz derine, köke doğru gidelim. Meselâ “Semahane-i Edeb”i açıyoruz. En başta  “Rıfat bin Mehmet Emin Beyefendi“nin eser üzerine verilmiş bir hükmü var: “Semahane-i Edeb: o ne âlî temaşâ-yı ibrettir ki, bize ebediyetin gösterdiği iltifatı seyrettiriyor, o ne parlak hikmettir ki bize beşeriyetin ebediyete karşı hasıl ettiği mizahı gösteriyor.” “Anlayabilene aşkolsun” dedirtecek kadar garip olan bu söz yığınının daha o günlerde yıkıldığını düşünerek, “Nevsâl-i Millî”ye geçelim: İşte Ekrem Bey için verilen hükümler: “Ekrem Bey’in eserlerini muasırlarından tefrik eden samimiyeti tebliğirikkat-i hissiyat” (Aynı eser, s. 8)

İşte Celâl Nuri Bey hakkında verilen ve insana ağızdan kaçtığı hissini veren iltifatlar: “Ciddiyeti muhakeması şiddeti zekâsı ihatai vasıtasiyle faaliyeti fevkaladesi..” (Aynı eser, s. 33) şaşırmamakta devam edin çünkü bu sârî hastalık teklif tanımadan günlerimize doğru gelmektedir. İşte bir antolojide Ali Canip Bey hakkındaki hüküm: “Genç iken Fecriati zümresinde bulunan Ali Canip’in sağlam bir muhakemesi, keskin görüşleri, temiz ve pürüzsüz uslûbu var.” (Edebiyat Antolojisi, c: I, s. 88, Murat Uraz)

Ve Enis Behiç için bir görüş: “Nevi şahsına münhasır bir ahenk anlayışına da sahiptir…” (Türk Şiirinden Örnekler, s. 37) “Nedir bu nevi şahsına münhasın ahenk”  diye sabırsızlanmayı şiirde bir şaire ses ve ahenk şairi demek, büyük ahenk ustası olarak o şairi tanımak mı demektir? Görün öyle ise bu şairi ve bu hükmü: “Orhan Seyfi Orhon”un daha ziyade ahenk ve ses şairi olduğuna kanaat getiriyoruz. (Aynı eser, s. 26)

Fakat dahası var. Bu son çıkan antolojimizde bir de Halit Fahri hakkındaki hükmü okuyabilirsiniz: “Bu manzumelerde özentisiz belki de hazin, işlemeye lüzum görülmemiş saf bir şairlik duygusu vardır.” (Aynı eser, s. 42)

Tür edebiyatın en son nesil içinden çıkanlar hariç düne kadar naif bir şiir anlayışı olmadığına göre antoloğ, şair için acemi damgasını mı varmak istiyor? Bu takdirde Türk şiirinin gürül gürül aktığı iddia olunan bu kitapta acemi şairin işi ne?

İşte gene çocuk şiirleri.. “Abdülhak Hâmit Tarhan (1852-1937) ise şark estetiğinden tamamiyle sıyrılamadığı için, çocuk şiiri yazmayı düşünmemiştir!” Fakat bakın Abdülhak Hâmit‘ten daha çok şark estetiği içinde sunulan Muallim Naci‘ye ki aksine olarak o da çocuk şiirleri yazıyor: “Bu devrin şairleri arasında Muallim Naci’nin (1850-1893) yazdığı veya naklettiği Kuzu, Kırlangıç, Avcı, Oduncu ile Azrail ve saire ile Nabizade Nazım’ın (1865-1893) kaleminden çıkan, ‘Bir Sansar ile Horoz ve Tavuk’ ve saire manzumeler basitçe bir konuyu sade bir dille anlatmış olmaları dolayısiyle…” (s. 8)

Ve daha garaipten koskoca hükümler mi ararsınız. Ne yazık “Çocuk Şiirleri Antolojisi^nin bütün bir önsözünü okumak gerekecek. Bu maksatlı antoljilerden bir de “aşk şiirleri” ver. Fakat maksadın cazibesine kapılmaya vakit kalmıyor ki.. İşte Baki’yi okuyoruz: “Aruzda imale ve zihafı kaldıran” (Aşk Şiirleri, s. 36)

Halbuki şairden bize örnek olarak verilen ilk şiir, “Bu” kelimesini bize bir arşın uzattıracak kadar imaleli bir mısrala başlar:

“Nedir bu handeler bu işveler bu naz ü istiğna”

Bazan insan “girye mi, hande mi” eyliyeceğini bilemiyecek kadar şaşırır: İşte Ahme Mühip Dranas hakkında bir hüküm: “o şiirde hakikî güzelliğin dıştan içe doğru yani muhtevadan öze doğru gidilerek temin edileceğina inanmıştır.” (Türk Şiirinden Örnekler, s. 153) (Ne denir: Allah affetsin!) ve aynı eser daha neler söylemez: Orhan Seyfi şakrak şair, Halide Nusret vatan şairi. Faruk Nafiz sevda şairi. Ahmet Hamdi disiplinci şair..

Son bir hazin nokta daha

Son on yıldan beridir, her çıkan antolojide bir hastalıktır aldı yürüdü, falan şair türkçeyi iyi kullanıyor, falan hece veznini muvaffakiyetle kullanmasını bilmiş, falan şair Türkçeyi sade ve alışageldiğimiz bir tabiilik içinde kullanmış yani şaire bir değer verebilmek için bizim anladığımız mânada Türkçeyi iyi kullandığı yolunda bir sıfattır takılıyor. 

Halbuki biz o şairleri bekliyoruz ki Türkçeyi bize yepyeni bir şekilde kullansınlar. Bizi korkutacak, şaşırtacak kadar hattâ bazan bizim anlayışımızın ötesinde yeni imkânlar içinde söylensinler. Alın bir kaç hüküm daha: Meselâ Yusuf Ziyâ için, “Hece veznini muvaffakiyet ve ahenkle kullanmış.” (Murat Uraz, Edebiyat Antolojisi, c: II, s. 66). Enis Behiç için, “Hece veznini mevzua göre tatbikte muvaffakiyeti vardır.” (Aynı eser, c: II, s. 100).

Halit Fahri: “Heceye de yumuşaklığını vermekte gecikmedi.” (Yirmi Yılın Şiirleri, s. 18). İşte Orhan Seyfi: “Fakat onun asıl muvaffakiyeti hece vezninin temiz ve açık bir Türkçe ile kullanmasındadır.” (Türk Şiirinden Örnekler, s. 26)

Sözü ve yazıyı daha fazla uzatmada ne fayda var? Türk şiirinde lirizmin gelişmesini, şiir anlayışının tekâmülünü, gerçek vatan, tabiat şiirlerini, insan’ın aranışını, rengi, resmi, hâtırayı, gerçek mânasiyle çocuğu belirli edebî devreler içinde hayatın akışını araştıracak ve bize tanıtacak olan antolojileri şimdilik boşuna beklemedeyiz. Çünkü bütün yeni antolojiler tarihten devir aldıkları bir hasta anlayışı tezkerecilik, tekerlemecilik ödevini şerefle başarmada devam ediyorlar. Ve gerçek Türk şiirini yeni neslin değerli çocuklarından başlatmak cesaretini gösteremeden hâlâ, dünün zarûrî şartlarla manzumeci ve hikâyeci kalmaya mahkûm olmuş olan çehreleri hakkında eski lâf malzemelerine dayanıp gidiyorlar. 

* Derleyen: Baki Süha Ediboğlu. Yayımlayan: Berkalp Kitabevi.
** Derleyen: Türker Acaroğlu. Yayımlayan: Berkalp Kitabevi.

Şardağ, R. (28 Sonteşrin 1944). Şiir antolojileri ve edebiyatımız. Ulus, s. 5. 


Yorum bırakın