Fıkracılığımız üzerinde

Fıkra sanatı, ne yalan söyliyeyim, hâlâ bizde anlaşılmış değildir. Küçük pasajlara fıkra deriz. Uzun sütunda yazılmış günlük yazılara fıkra ismini veririz. Aktüel safhaları aşarak herhangi bir sahadaki -edebî kalmak şartiyle- hususi bir yazı tarzını fıkra nevine sokarız. Nihayet bizim için müsahabenin, her çeşit cronique yazıların ayrı ayrı hudutları çizilmiş değildir. “İşaretler”, “Fıkra”, “Günden güne”, “Edebî musahabe”, “Kendi kendimizi tenkit”, ilah..bütün bu isimler altında yapmaya çalıştığımız nedir? Eminim ki bu nokta anlaşılmış ve edebiyat mensuplarımızın pek çoğunca idrâk edilmiş olsaydı, “Pazartesi konuşmalarını”, bir “Perşembe müsahabeleri” taklit halinde takip etmez ve biribirine benzeyen sütunlar ve çerçeveler altında aynı hudut ve maksadı aşmıyan yazılar çeşitlenip durmazdı. 

Garpte “cronique” adı, ilk zamanlar günlük hayatı takip eden aktüel, kısa, özlü ve alâkalı yazılara verilirken, son zamanlarda bir çok kollara ayrılmıştır. “Cronique locale” adı altında mahallî tetkikler neşrediliyor, “Cronique de Camp” adiyle de darbe tesiri yapan pek küçük hacimde iğneleyici tenkitler yapılıyor. Hattâ bugün spor da dahil, her türlü hayattan haber veren yazılara cronique deniliyor. Görülüyor ki edebiyatın bu sahalar üzerinde duracak ne vakti vardır, ne de buna lüzum vardır. “Müsabahe” uzun, sakin ve rahat bir konuşma imkânı içinde muhavere samimiliğine dayanarak biraz genişce ve biraz hususi sahalar üzerinde yazılan yazılara verilen isimdir ki bunu bir başka yazımızda tetkik mevzuu yapabileceğiz.

Fakat fıkra, ayrıca esaslı olarak edebiyata dahil, yazıcılarını edebiyat tarihinin içerisine ithal ettirecek bir edebî çeşittir ki büyük ve şümullü bir hâdisenin ani reaksiyonlarını veren, günlük hayat cereyanlarının edebî bir görünüş içindeki akislerini tanzim eden fıkra sanatı edebiyatımız için hâlâ kavuşulamamış bir merhaledir. 

Tanzimat devri içinde küçük küçük nesir parçaları görüyoruz ki eski tarzda, gayesiz, mücerret olarak sadece edebî bir yazı yazmak azusundan mı, yoksa garpte görülen fıkralara benzetilmek istenmekten mi doğmuştur; bunu kat’i olarak kestiremeyiz. “İclâl”, Kemâl‘in siyasî makaleleri arasına sıkışmış edibane mahiyette bir çok fıkraları bunların örneğidir.

Nihayet fıkranın da, makalenin de ayrı ayrı fonksiyonları olmak lâzımdır. Halbuki Tanzimatta bunlardan başka, “Dağarcık” müellifinin heybesinde küçük mikyaslı yazılar, Recaizâde‘nin, “Tefekkürat”ında nazım parçaları arasına sıkışmış nesir halinde bir çok yazısı var ki bunları muayyen bir kalıba ithal edip karakterleştirmek imkânsızdır. 

Tanzimat edebiyatı bu yazıların fonksiyonlarını idrâk etmiş değildir. O baştanbaşa bir çabalama ve işçilik edebiyatı mahiyetindedir. Çünkü değil çok şey, her şey lâzımdır. Öyleyse garpte ne görülürse kollar sıvanıp memlekete sokmak gerektir. 

Servet-i Fünun devrinde fıkra sanatı yine müphem, yine belirsizdir. Fakat bu devirde bir şeyin edebî nesrin fonksiyonu tayin edilmiş gibidir. Rauf‘un, “Siyah İnciler”i, “Kan Damlası”, Hüseyin Cahit‘in pek çoğu bugün bile realitemizde yaşayan canlı mevzulardan mürekkep, romantizmin hafif dalgaları arasına sıkışmış, “Hayat-ı Hakikiye Sahneleri” bize hududu, rolü, safhaları tayin edilmiş olan nesir edebiyatının karakterleşmiş örneklerini hatırlatır. Fakat “fıkra”yı arayıp bulmak yine de pek güçtür. 

“Nesr-i harp, nesr-i sulh” hattâ, “Tiryaki sözleri” her şeye rağmen edebiyatın edebî fıkra sanatına dahil midir? Bunu kestirmeye imkân yoktur. “Hac yolunda”nın kategorik olarak bir seyahatname nevine girmesi gibi bu yazıları da edebî fıkra sınıfında görebilir miyiz? Bazan geniş bir konferans, bazan sükûn psikolojisi içinde yüzüp aheste, durgun fakat zeki edalı bir musahabeyi andıran Cenab‘ın yazıları da fıkracılık tarihimizde muayyen ve kat’i bir yer işgal edemiyecektir. 

Ahmet Rasim
(1864-1932)

Meşrutiyet’in dalgalı edebiyatı arasında hakikî fıkracı olarak bir tek isim zikredebiliriz: Ahmet Rasim. Edebiyat tarihi içindeki rolü hâlâ tayin edilememiş olan bu kıymetin bütün iyi ve değer ifade eden vasfı buradan gelmiyor mu? Küçük bir bakışı içine bütün bir günlük hayatı alabilen, küçük bir satırında, akıp giden ömrümüzün deveran vasıflarını aksettiren, nihayet kalp samimîyeti bütün fıkralarından bir nehir haşmetiyle akan bu büyük fıkracı sanat tarihimizin hâlâ ulaşılmamış bir köşe taşıdır. 

Bugün, aynı yolu takip eden fıkracılarımızdan biri, “Felek Burhan”dır. “Vâlâ Nurettin” aktüalite ile beraber, yaşayan onu yazan ve kaydeden bir kalemdir ki edebî fıkracılık sahasında, belki, bu canlı dinamizmiyle anılacaktır. “Baltacıoğlu”nun küçücük italiklerini nasıl ihmal ediyoruz? Bu artist adam her hafta bu küçük fıkralarında hem aktüel, hem problemcidir. Bize sosyal hayatın akışını, çok vakit, ebedî zaruret kanunlarına bağlayarak bir sanat çerçevesi içinde sunar durur. Ben bu fıkraların hiç birini unutamıyorum. Bu fıkraların bizi düşündüre düşündüre sürükleyen seyrine hayranım. 

Size genç bir fıkracı daha tanıtacağım: Hikmet Münir. Ondan çok şeyler bekliyorum. Vakit sütunlarında garplıların “cronique de coup” dedikleri darbe tesiri yapan fıkra çeşidini onun kalemi bazan bize ne güzel örneklerle veriyor. 

Türk fıkracılığının tekâmülünü beklemek edebî fıkra nevinin büyük bir haysiyet taşıdığını yeni ve genç yazıcı arkadaşlara hatırlatmak benim için zevkli bir borç teşkil ediyor.


Şardağ, R. (19 İkincikânun 1941). Edebî Musahabe: Fıkracılığımız üzerinde. Vakit, s. 2. 

Yorum bırakın