
“İçtimâîlik” meselesi edebiyat için ancak dünün davasıdır. Netekim büyük Fransız edebiyatçıları, sanat tarihlerinde, edebiyatın bir cephesini de bu bakımdan tetkik ederler. İçtimâî roman, içtimâî edebiyat meseleleri onlarda büyük bir alâka ve tecessüs [araştırma]mevzuudur. Sosyal hareketlerin, yığın yığın batıp çıktığı, eski ve yeni ferd ve cemiyet münasebetlerinin bir intikal devresinde birbirleriyle döğüştüğü devirlerde içtimâî edebiyat, gerçekten bir münakayaşa sebep olmuştu. Fakat bugün içtimâî olmıyan sanata hiç bir köşede, “buyur” denmediği hakikat değil midir? Sanatkâr bizzat cemiyet meselelerini kalbine, içtimâî hayatın diyalektizmini fikirlerine hâkim kılmaya mecburdur. Bu belki gayri şuurî olarak böyledir. Fakat kat’iliği muhakkaktır. Bir defa insandan da, cemiyetten de gelse yirminci asrın dünyası âzap çekmektedir. Bu âzabın, kazanında sanatkârın olsun eli bulunmamak, âzabı tevlid [doğuran] eden sebeplerin dışında, hodbinlikten uzak kalmak bile içtimâî olmak için yeter. Fakat bir çok edipler kültürlerine esaslı bir sosyal veçhe [görünüş] vermişlerdir. Hepsinin, ya birer kritik mahiyette veya essai [deneme] halinde, veyahut birer dava halinde içtimâî problemleri vardır. Edebiyat dili, neşir dili onlara en mükemmel vasıta olmuştur. “Edebiyatta içtimâî olmayı, cemiyet meselelerini ele almayı belli etmeden yapmalı!..” iddiasını bugün yersiz bulanlar pek çok. Geçen yıl bir Fransız gazetesinin açtığı ankete cevap verenlerden pekçoğunun, “San’at, içtimâîliği müdafaa etmeye, bir şey isbat etmeye mecbur değildir. Belki bunu gizli ve belli belirsiz yapabilir.” gibi fikirler ileri sürmesine mukabil bir edip şöyle cevap veriyordu: “San’at, cemiyetten bahsederken gizli ve belirsiz bu işi yapsınmış; neden? Bu korkaklık neye? İyi bir edebiyat için cemiyetçi taraflarımızı belli etmemek değil, evvelâ korkak olmamak gerekir.”

(1898-1943)
Edebiyatımızda bu mânada içtimâî yazılara şuurlu olarak Cumhuriyet inkılâbını takip eden yıllar içinde rastlanmıştır. Tanzimat devri edipleri hayata, garbı okurken tesadüf ettiler. Servet-i fünûn geniş insan yığınlarına kapalı bir saray içinde, ferd halindeki insanın psişik safhalarını ihya etmiştir. Meşrutiyet vatan felâketlerinin ortasında, şuurların muvazenesizleştiği bir devre rastlar. Halka, cemiyete ve kütleye giden ilkeli yol son inkılâbımızın eseridir. Edebiyatımızın bu devrede tanıdığı üç içtimâî neşirciyi, bellileşmiş mahiyetleriyle tanıyabiliyoruz: Sadri Ertem, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Vedat Nedim Tör.
Sadri Ertem‘in neşri baştanbaşa bir zekânın eseridir. Bu insan geniş kültürüne, çok renkli çeşitli bilgi hazinesine güvenmektedir. Dört beş dersin ayrı ayrı hocalığını yapmış olan bu kalem muhtelif sahaların usaresini emmiş olmanın verdiği cesaretle içtimâî akışını bütün yazılarında aksettirir. Hikâyeci, romancı, gazete ve fıkracı değil, fakat bir Sadri Ertem tanıyorum ki sosyal mahiyetli ve davalı neşirleriyle edebiyatın her sahasında sık sık karşımıza çıkmaktadır. Nesri cesurdur.
Fazla materyallerine, bu materyallerin geniş hürriyete boğduğu zekâsına güvendiği için biraz dağınıktır. O, fikirlerini yalnız cümle halinde söyler değil, yazar da. Ve yazarken sanki kelimeleri unutuverir. Bir espri cüretkârlığı kelimelerini çok zaman birbirinden ayırmıştır. Siz bunların hakikatını ayrı ayrı okumaya çalışırsanız boş yere didinmiş olursunuz… Onu cümle halinde ve cümledeki herhangi bir kelimesinde birikmiş manâ kültesini araştırarak okuyunuz.
Fakat Sadri Ertem‘in neşri âhenkli olmaktan uzaktır. Çok zaman dile takılır. Bu neşir, bütün santimentalizminden [duygusallık] soyulmuştur. Ve bu nesrin cümle konstrüksiyonu yer yer sarsılır. Fakat içtimâî nesrimizin en çizilmiş ve kategorik bir mahiyet almış olan örneğini onda bulmaktayız. Bu nesri gözlerimiz her gün gazete ve mecmua sütunlarında hararetle arar durur.

(1886-1978)
Baltacıoğlu, bir içtimâî nesircidir. Yaşını, verim çağını, felsefesini bilmem, fakat yeni edebiyat deyince ve burada da içtimâî yazanlar bahis mevzu olunca onu unutmak mümkün değil. Nesirinde iki hususiyet var. Birincisi bu nesirin, tamamlanmış bir ilim çeşitini tebarüz ettirmesidir. Bu sebeple o, daima tok, katî, inandırıcı ve inanmış konuşur. Şuurunun alt yapısında bu taraf hep hâkim olmak ister. Fakat Baltacıoğlu‘nun nesir dilinde bir cephesi daha var: Bu da şahsiyetindeki bir başka tarafının aksidir. Onda hissî hayatının akışını da hesaplamak lâzımdır. Bu akış süratlidir, hamlelidir, hırslıdır. Cemiyetten gelme darbelerle mücadeleci bir mahiyet taşır. Bu insanın bütün edebî kategoriye dahil nesirlerinde bu tezatlar dalgalanır. Sakin ve durgun kelimeleri âsî bir ifade takip eder. Kuvvetli bir sentaks, katiyet telkin ederken bütün bir kompozisyon ruhu, heyecan ve hamle tesirinde bulunur.

(1898-1943)
Vedat Nedim Tör kimdir? Edebiyata nereden, hangi kapıdan girmiştir? Her şeye rağmen bu soruların cevaplarını bilmiş olmak isterdim. Bence o, ekonominin dünyamızı kuşattığı bir devirde kendisini zahirde tahrik eden ekonomi dalgalarına tabiatteki lirizmle karşı koymak ister. İktisat ve lirizm, hayal ve hakikat çarpışması bu insanı sosyal kılmıştır. İşte o bu iki zıt istikametin nesircisidir. Piyeslerinde, hatıratında, ve bilhassa yeni neşrettiği, “Dinimiz” adlı küçük fakat iddialı eserinde ne zaman Vedat Nedim‘i düşünsem dinamik bir nesir diline şahit olurum. Bu nesirin lisanı birden konuşucu, bir anda söyleyip susucudur. Hattâ baş taraflarda biraz sıkıcıdır. Fakat ilk sıkıntılara katlanılarak okunulmuş nice eserler var ki sonunda insana pişmanlık hissi duyurur. Bilhassa bu son eseri, içtimâî nesircilerimiz arasında ona ehemmiyetli bir yer ayırtmaya kâfidir. Müşterek ayıplarımız ve zaaflarımız bu kitapta çalkanıp durur. Fikirlerimizi değil, hislerimizi de eser avlamaktadır.
Edebiyat yolunun içerisinde içtimâî kalabilmek son devirlerin yeni, kıymetli bir çeşni sahasıdır. Bu sahada bizim kıymetlerimiz, tek şiir ve makale sahiplerinin bile girebildikleri edebiyat tarihi kitaplarına alınmamışlarsa, yollarının henüz idrâk edilmediğini düşünmelidirler. Yeni edebiyat yepyeni cereyanlar ve şahıslarla ilerlemektedir.
Şardağ, R. (13 Birinciteşrin 1940). Edebi Musahabe: İçtimâî nesircilerimiz. Vakit, s. 3, 6.
