II. Abdülhamid istibdatında vatan duygusu ve Servet-i Fünûn’a giriş:
Garip bir devre giriyoruz. Millete yapılan büyük haraketlerin yürekleri yaslandırdığı,hüzün dolu, karanlık dolu bir devre..

(1842-1918)
Tarih, zâlim bir hükümdarı, zulüm yapmıya en elverişli bir devirde Osmanlı Türklerinin başına geçirmiş bulunuyor. Bir an için Fransızların Cezair, sonra Tunus’u, Fas’ı işgal ettikleri 1830 yılını, İngilizlerin Mısır’a yerleştikleri 1882 tarihini hatırlayabiliriz. Afrika’nın bu hali karşısında Asya’da da aynı kırpılma; Osmanlı idaresi altındaki ülkelerin Ruslar tarafından işgali.. İtalyan hırsı Trablus’u bir lokmada yutmak için diş biliyor. Fakat Almanya, -hepsinden kötüsü- dört tarafından sıkışıp çeresiz kalmış bir imparatorluğun içinde çöreklenmekte. Bir taraftan da isyana, tanzimat ışıklar ile yeni medeniyeti tanımış olanların ileri hareketlerine uygun düşecek olan şark ve garp organizasyonları arasındaki tezat.
II. Abdülhamid’in zulmü, şiddetlenmek için bundan daha zarurî bir zaman düşünemezdi önce bir hakaret devresi: Meşrûtiyet ve Kanun-ı Esâsî koltuğunda olarak tahta çıkan padişahı görüyoruz. Yeni üst tabakaların yeni arzularını -muvakkat da olsa- karşılamak lüzumu duyuluyor. Sonra Rus harbi.. Daha sonra “Vatan Yahut Silistre” ile coşan halk kalabalıklarının sıkıcı nümayişleri.. Nazırlar ve Meb’uslar arasında bu aralık husûsî alışverişler de başlamıştır. Faydasız ve zararlı gösterilmiye çalışılan Meclis’in halk üzerinde bıraktağı irticai davet edici tesirler..
Aynı padişah, uzun burnunun altındaki basık ağzına saklanmış dişlerini göstermemiye çalışarak kıskıs gülüyor:
“Böyle bir zamanda, hele böyle bir millete hürriyet hal..” Zaten saltanat hükümetini içinden kemiren Almanya’ya karşı menfaatlerini birleştiren İngiltere, Fransa, Rusya belki yakında bir büyük cihan harbine girişecekler; veyahut Balkan dağlarında dünya harbinin bir mukaddemesi görülecek..
Herhalde çok sıkı bir idare lâzım. Bu arada sarayın -karanlık bir devrin içinden, muztarip bir milletin sırtından çalınmış olsa bile- kazandığı mes’ut dakikalar en büyük kârlardır. Tanzimatçılar dağıtıldı, Kanûn-ı Esâsî sepete atıldı, meşrutî hükümetin zararı halka telkin edildi. Bir şey eksikti: Gizli teşkilât. Sosyal temelleri kökünden sarsılmış bir cem’iyet içinde ahlâk düşkünleri bulmak: Bu hiçten bile değil. Öyleyse mesele tamam: Kanlı bir monarşi, korkunç bir hükümdar ve birbirlerine karşı güvensiz insanların sürü, güruh toplantılarına doğru yaklaşan birlikleri, iyi kötü her memleketin evlâtları ki tanzimatçı amcaları ve babalarının taşıdıkları en küçük ümit de onların şuur dünyalarına kırılmış ve bitik askerlerle çöktü. Büyük romancı Hâlit Ziya, “Kırık Hayatlar” adlı eserinde seyrettik: Kerre içindeki sözlerin sansürden geçtiğini bize bu eserin başında anlatmak istiyor:
“...Vâadederdi. (Kim bilir? Evet, bu kim bilirlerle ne kadar göz yaşarı kurutulacak, ne kadar ağarmış saç telleri koparılacaktı)..” (Kırık Hayatlar: Halit Ziya, s. 12-13)
Edebiyat:
Önce fikir dememekle bilmem sathi mi kaldık? Fikir, solmaz ve kokusu kaybolmaz çiçekler gibi hürriyet bahçesinde, onun tadına doyulmıyan sevgili havasında gelişip doğan fikir; toprağın sıcak ve ana koynunda varolan; iyi niyetli devlet adamlarının, vatan seven, millet seven, her şeyden ama her iyi ve güzel kıymetin üstünde olarak bunları seven rejimlerin koruyucu çevresinde beslenen fikir; padişahların en zâliminin en çok zulmettiği bir devirde nasıl doğardı? Yenilik ve ilerilik getirecek olan fikir, bütün teknik medeniyet mekanizması çürümüş veya hâkim yabancı kapitalistlerinin eline geçmiş olan bir cemiyette elbette gelişemezdi. Fikrin diyarı, yeni arzuların, yeni iştiyakların diyarı olacaktı. İşte en büyük engel de bu ya.. Arzusuz, dileksiz, ve bekleyişsiz kalmaya mahkûm edilmek istenen bir memleket; ve onun bahtsız çocukları: Saltanat hükümetinin göz önünde tuttuğu biricik endişe..
Fakat II. Abdülhamid devrinde hislerin de fikirler gibi yok edilmesi mümkün olmadı. Hele bunların en zararsızı, en çok şümulsüzü, pasif olanı, nihayet pek az insanların anlıyabilcekleri: Bu kadarına tahammül mümkün olacaktır, öyleyse dağınık ve rüşeym halinde bulunan “Servet-i Fünûn“cular teşekkül edebilirler.. “fikir“siz de olsa, edebiyat olabilir; yalnız menşe’leri bizce meçhul hislerin edebiyatı değil; arzuların, boğazları sıkılmış, çıkış yolları kapalı isteklerin edebiyatı, hattâ sadece reflekslerin edebiyatı olduktan sonra..
Edebiyat-ı Cedîdeciler gerçi ancak müsaade edilen ve gösterilen bir sahada terennüm ettiler; fakat bu sahayı yadırgamıyarak; bu sahaya bir defa daldıkları için oradan dışarıya çıkmak lüzumunu duymıyarak.
Şimdi artık deşmeye çalıştığımız bu muhit ve onun güzidelerinin edebiyatı ortada durup dururken “kozmopolit“, “gayr-ı milî” münakaşalarının dışında kalarak “nasıl edebiyat” değil, “niçin böyle bir edebiyat” fikrini esas alıyor ve Servet-i Fünûn edebiyatında hislerin, enerjilerin ölmediğini kabul ediyoruz. Şu halde onlar kanal değiştirmişti. Hisler söndürülmemiş, daracık bir imkânın içine hapsolunmuştu; nihayet garbe kızılmasa emperyalist garp karşısında, kolları kopuk, talihi kararmış yaslı vatana ağlanmasa bile birkaç asırdan beri kültür ve medeniyetin, insanî değerlerin hazinesi olmuş olan garbe bağlanılabilirdi. Madem ki o garbin iğrenilecek tarafları yanında sevilecek cevherleri de mevcuttu, İngilizleri dediği gibi: “Susmaktansa ağız kapalı konuşmak evlâdır.”
Vatan:
Her şeye rağmen “Tevfik Fikret” adlı bir şâirin sesi, vatan kelimesi üzerinde titremektedir. Bu sesin incinmiş, kırılmış ümitler içinde de olsa zaman zaman kükriyerek, vakit vakit inliyerek seslenmekte devam etmesi, eğer istenseydi öteki kalemlerden de bazı millet ve vatan duygularını taşıyan mısralar taşabileceğini göstermektedir. Belki bir dürbün, onlara gelecek günleri vatan bakımından kararmış gösterecekti. Fakat herhalde bu dürbünle bağrı kanayan yurdu seyretmeye de engeller çıkacağı iddia edilemez, işte o ses, devrinde eşsiz ve benzersiz kalldığı için aynı zamanda kahraman kalan o ses zaman zaman hüzün ve ümitsizlik içinde yaşadı:

(1867-1915)
“Bu memlekette de bir gün sabah olursa Halûk”
Fakat aynı şâirin inandığı parlak bir sabah, kurtulmuş vatanın aydınlık sabahı vardı:
“Evet, sabah olacaktır, sabah olur, geceler
Tulû-ı haşre kadar sürmez; akıbet bu semâ,
Bu mâi gök size bir gün acır; melûl olma.
Hayata neş’e güneştir, melâl içinde beşer,
Çürür bizim gibi.. Siz ey fezâ-yı ferdânın
Küçük güneşleri, artık birer birer uyanın!
Ufukların ebedî iştiyâkı var o nûra.
Tenevvür… Asrımızın işte rûh-ı âmâli;
Silin bulutları, silkin zılâl-i ehvâli
Ziyâ içinde koşun bir halâs-ı meşkûra
Ümidimiz bu: Ölürsek de biz yaşar mutlaka
Vatan sizinle, şu zindan karanlığından uzak!
(Tevfik Fikret, Rübâb-ı Şikeste)
Vatan değil, yaralı, tırmıklanmış bir bağır o! Bir bağır ki kendi evlâtlarının kahır ve cefaları ile yaralıdır:
“Anlat o bağıra hangi yılan zehridir akan?
Anlat: Ciğerlerin niçin yorgun? Ah o kan
Sinende, kollarında kimin, hangi canfeda
Âşıkların hediye-i yakutu bîbahâ?..
Onlar ki aldatıp seni “kurbanınız” diye
Kurban eder teseyyübe, ikbale, her şeye,
Sadık çocukların olamaz, hem de olmasın!
(Tevfik Fikret, Rübâbın Cevabı)
Fakat şâirin, sitemkâr ve ezgin ruhunun ifadesi olan mısralardan sonra tekrar ümidi canlanıyor ve husufa uğramış olan vatanın aziz alnına parlak hilâleler öreceğine inandığı müstakbel yavruları tahayyül ederek bir gün yine onun eski güzellikleri, iyilikleri ve feyizleriyle güneş gibi doğacağını ve artık bütün matemli gecelere veda edeceğini bir ümit sayhasiyle itiraf ediyor:
“Sen hiç mükedder olma: Senin öz oğulların,
Şefkatli kızların da var: Onlar sabûr, asil
Bir aşk-ı fazl ü hakla senin şimdi pek melîl
Pek münhasif duran muazzez cebînine
Rahşân hilâleler örecekler; ve sen yine
-Şarkın melek perisi, mübarek melîkesi!-
Hüsnün, mehâsinin ve füyûzunla her sesi
Pîşinde nağme-hîz edeceksin, güneş gibi,
Ben böyle isterim seni: Hep leyle ecnebî,
Hep şu’le, hep seher dolu bir cephe-i sefîd
Karşında son terâne-yi ruhum benim, medîd
Bir sayha-yi ümîd olacaktır. Ümîd.. Ümîd!”
(Tevfik Fikret, Rübâbın Cevabı)
Fakat madem ki Servet-i Fünûncular hislerinin büyük bir kısmında muztariptirler, öyleyse şâirin muhayyel “Şehrayin“i ona hüzün vermekten başka bir şeye yaramaz. Zaten onlara bedbin demedik, muztarip sıfatını kullanmıştık. Bu sıfat yetmez mi? “Muztarip” kelimesi az mı derin bir mânayı saklamaktadır? Muztariplerin kolları kırıktır, solukları hasta bir göğsün ağza doğru üflediği hafif sesler demektir, öyleyse büyük bir cünbüşü umumîde vatan yine yaslıdır:
(Devam edecek..)
Şardağ, R. (15 Sonkânun 1940). Edebiyatımızda Vatan Duygusu (III). Varlık. 157: 342-345.

