
1908 yılına girmeden II. Meşrutiyet devrine yaklaşıyoruz. Siyasî iktidar kadrosunda bir değişiklik mevcut değildir. Aynı padişah, aynı hükümdar eli altındaki hükümet, aynı meclisi dağıtmış, halkı susturulmuş millet. Korku dağları sarmıştır; iyi, kötü hiç bir şey hakkında, hiç bir söz söylememek: Sosyetenin hüzünlü manzarası bu hale alışıldığı hissini veriyor.
Fakat siyaset dalgalarını kımıldatan, yine siyasî, ekonomik, sosyal cereyanlar yavaş yavaş İstanbul limanından içeriye girmeye hazırlanmakta ve Osmanlı sosyetesinin en az mukavemet edebileceği bir zamanı kollamaktadır.
Avrupa girecekti; çünkü memleketi idare eden baş, tarihin bir sükut devresinde hâdiselerin eskimiş, nizamsız bir imparatorluğu darmadağın etmek üzere bir araya toplandığı bir çağda zulüm ve istibdada dayanan bir siyaset takip ediyordu. “Saltanat”, bizzat saltanat sürebilmek için bu biricik tahlisiye simidine sarılmaya mecburdu. Fakat yaşaması için gereken bu monarşik idare yine onu yıkmaya kâfi geldi.
Maddenin, fikrin tekâmülü demek olan pek çok seneler uzun zamanlardan beri akıp gitmiş bulunuyordu.
Keşifler ve ticaret burjuvazisinin doğuşuyla batan büyük aristokrasinin sonunda yerden mantarlar gibi biten nasyonaliteler, 1789 ihtilâlinin imparatorluklar dahilinde, emperyalist organizasyonlar içinde kıvranan esir milletlere verdiği ders… Hele pazarları daralan, sürüm yerleri tükenen Avrupa için sömürülecek kıtalar da lâzım geldiğini unutmamak lâzımdır. Öyle ise iç monarşizmanın doğurduğu kinleri dış dünyanını emelleri de destekleyebilir. Bu bir nöbet meselesidir: Hangi imparatorluğun sosyal müesseseleri sarsılmışsa ilk defa başaşağı gelecek odur. O halde, sade memleket zapteden ve her zaptettiği yerden aldığı muayyen vergiye mukabil serbest-i idare sistemine riayet eden dönek imparatorluk buna hazırlanmalıydı. Cenubî Afrika, Mısır, Asya’da Türkistan hep böyle siyasî zaaflar, idarî keşmekeşler içinde yuvarlanıp gitmişti, işte Bulgar, Sırp, Karadağ eyaletlerinde de kıpırdanışlar görülmekteydi.
Diğer taraftan Tanzimatçı babalarından aldıkları ilk ilhamlarla vatan, hürriyet duyguları harekete gelen münevver sınıf, geniş garp liberalizminin hayranı olmak için daha geniş fırsatlar buldular. Avrupa şehirlerinde uzun müddet kalarak iktisadî istiklâli elinden gitmiş, kapitülasyon zincirleriyle eli ayağı bağlı, memleketlerinin geleceği için sızlanmaya başladılar. Fakat Meşrûtiyet’i formüle edip Osmanlı Devletine kabul ettirecek olanlar kendilerinden önceki ıslahatçılardan farklı olarak, sarsılmamış ümit sahipleriydi. Şimdi artık gerçekleşmesi istenen ve uğrunda büyük fedakârlıklarda bulunulan tek gaye hürriyetti. Madem ki en iyi kıymetler onun çevresinde gülümseyecek, en güzel meyvalarını cemiyetler ancak onun, geniş toleransı içinde verebileceklerdi.
Genç Türklerin, İstanbul, bilhassa o günün Avrupa Türkiyesi olan Rumelideki faaliyetlerini kolaylaştıran dış devletler tazyiki de artmış bulunuyor ve “ya ekaliyetlere yarı muhtariyet, ya yok olmak” ihtarını savurmakta devam ediyordu.
İçten ve dıştan iki taraflı hararet tamamdır. Mukavemet etmek belki boş, belki hilâfet ve taht için tehlikelidir. Çünkü bu gelen tehlike eskilerine sürülerek geçiştirileceğe benzemiyor. Bu gelen 1839’dan beri büyüye büyüye mânalaşmış bir hürriyettir. Bu gelen, Türk ekonomisinde ve sosyetesinde hakim rol oynayan bir zümrenin ilk münevver hareketidir. Hem karşı durulursa silâh çekeceğe benziyor. Madem ki Kızıl Sultan’ın bizce malûm psikolojik bir hususiyeti olan “korku“su büyük garp devletlerinin Osmanlı Devleti üzerindeki taksim arzularını sezmiş bulunuyor.
Canlı Türk Cumhuriyeti’nin bir daha göstermemek üzere yakın tarihimizin suratına çarpıp attığı hüsranlar devresi.. 1939’dan 1923’e kadar hep ümitlenen ve hep ilerilik, yükseklik, müstakil vatan, insanî mefkureler yolunda koşmak isterken idealleriyle birlikte kırılan bahtsız sosyetemizin düşen, şakaklarımızı avuçlarımızın içine düşüren acı sahneleri… 1908 meşrûtiyeti, ilânından sonra anlaşıldı ki maksadını münakaşa etmeden, tesbit etmeden teessüs edivermişti.
1908’in mânası pek budaklıdır. 1908, Balkan harbi faciasına çare bulamayacağı için acz içinde kıvrandı. 1908, dünya harbine varıncıya kadar zaaf kapılarını örtememesi gözlerimizin önünde beliriyor.
1908, 1789 ihtilâlinin ferdasındaki demokratik kargaşalığın küçücük bir numunesiydi.
1908 eski Turan illerinde sancak dolaştırmak isterken Rumeli eyaletlerinde dalgalanan bayraklarını birbiri peşisıra imparatorluk direğinden indirdi. 1908 konfedere bir hükümet, sonra merkeziyetçilik ve daha neler istemedi, ilk ümitler onun hürriyet getireceği yolunda idi. Nitekim de onun sayesinde esaretten kısmen kurtulmuş olduk.

(1892-1954)
“Lakin milletleri saadet ve refaha götürecek bir vasıta olan meşrûtiyeti bir nifak ve şikaka giden bir yol gibi telâkki ettik“. “Hürriyeti kaleme bedel söğüp saymayı, serbestli tahrire bedel tezvir ve iftirayı, hakimiyet-i milliyeye bedel milleti ezmeği öğrendik.” (İsmail Habib, O zamanlar, s. 11)
İki mühim nokta?
I. Meşrûtuyet’in ilânından sonra siyasî ve sosyal hayatımız, hürriyetçilerin elinde olmayan sebeplerle birçok maceralar geçirdi. Balkan harbi gibi; yani dağıtılan bir imparatorluk, büyük harp gibi; yani yok edilmesine birşey kalmamış olan bir millet.
II. Hürriyetin ilânı hiç birşey olmasa bile fikrin doğuşu demekti. Tarihi zaruretlerin ayakta tutamadığı hürriyete rağmen 1908 hareketi fikir hayatımıza “hayat” verdi. Veya bir kelime ile bizde fikri meydana çıkarttı. Bunun için herşeye rağmen onu tarihimizde şükranla karşılamaktayız. Bir asırlık istibdatlar karşısında hürriyetin iyisi, kötüsü bile düşünülemez, bugünün mesut Türkiyesini geliştiren faktörler arasında onu unutabilir miyiz?
Şimdi meşrutiyetin hayırlı faaliyetinin edebiyatımızda ve vatan duygusundaki tesirlerini daha sonra görmek üzere tekrar birinci noktaya dönebiliriz.
Facialar içinde yüzen bir vatanda hürriyet

(1886-1958)
Hürriyet iç ve dış akışların doğurduğu bin dert içinde yüzen ve önünü pek göremeyen bu yaslı memleketin başına süslü bir çiçek gibi kondu. 1324 zaferinden sonra bu toprağın çocukları vatan, millet, milliyet, medeniyet duygularının belirtilerinden önce yine acınacak bir hale düşen yurtlarıyla başbaşa kalmışlardı. İşte hürriyet olmuştu. Fakat ne çıkar? Binlerce genç, yaşlı vatan çocukları yine cephelerde çarpışmaya koşmuş, iki asırdan mağlûbiyetler görmüş olan imparatorluklarının şerefini Balkan dağlarında da koruyamamışlardı. Yine mağlup, yine perişan, yine bozguna uğramış döndük, öyleyse ağlamak, erkeksiz kalmış vatana ağlamak, hiçran yaraşır:
“Müslüman, Türk’ü düşman bürümüş
Altın dağ üstünü duman bürümüş
Ruhlarda melekler ufka yürümüş
Ağla gözüm ağla hicran yaraşır
Erkeksiz vatana düşman yaraşır”
(Bozgun, Aka Gündüz)
O günlerde yaşamış, o günlerde genç, çocuk olarak mevcut olmuş olanların bir şarkı halinde dillerinde dolaşdıkları bu hazin nakarat, bütün zahiri serbestliğe rağmen hakikî felâketi anlatmaktadır:
“Ağla görüm ağla, hicran yaraşır
Erkeksiz vatana düşman yaraşır”

(1873-1936)
Hele “vatan” deyince dört bir kıtaya kol salmış bir Müslüman-Türk imparatorluğu zihniyetiyle yetişenler için kızıp çıldırmamak hiçten değil:
“Ne felâket: Dönüversin de mesacid ahıra
Hırvat’ın askeri tepsin, çıkıp üstünde hora”
(Safahat 3, Mehmet Akif, s. 15)
Garbe; şanlı Osmanlı İmparatorluğu’na böyle haksız yere hücum eden garbe karşı duyulan kinler büyüktür. O imparatorluk ki hâlâ diridir. Hâlâ bir intikam nöbeti beklemektedir. Aşağıdaki satırlarda bu büyük kinin mısralarını, dolayısıyla o devrin ıztırabını görebiliriz:
“Göster sema-yı mağribe, yüksel de alnını,
Dök kalb-i saf-ı millete feyz-i beyanını!
Al bayrağınla çık, yürü, sağken zafernüma
Bir gün şehit olunca sen, olsun kefen sana!
Ey makber-i muazzam-ı ecdâdı titreten
Düşman sedası, sus, yine yükselme gölgeden!
Kâfir, hilâl-i rayet-i İslâm’a hürmet et!
Toplar boğar hitabını dağlarda akibet.
Dağlar lisana gelse de anlatsa hepsini,
Binlerce can dirilse de nakletse geçmişini!
Garbın cebin-i zalimi affetmedim seni,
Türküm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi.
Ben şulezar-ı kalbimi kinimle süslerim,
Kalbimde bir silâh ile ferdayı beklerim.
Kabrinde müsterih uyu ey nâmdar atam!
Evlâdının bugünkü adı sade intikam..!”
İçten dıştan milleti darbeler vurmakta ve vatanda ümitsizlik, çaresizlik, kayıtsızlık hüküm sürmektedir. Sanki bunlar yetmiyormuş gibi bir ehl-i salip halinde dünya üstümüze çullanmakta ve düşmanı alkışlayan eller bile -tek tük- göze çarpmakta. Şair muztarib, kızgın ve çoşkundur:
“Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cephe-i lâkaydına şarkın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayret-i halkın tükürün
Tükürün milleti alçakça uran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!
Tükürün ehl-i salibin o hayasız yüzüne!
Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın tükürün…”
(Mehmet Akif, Safahat 3, s. 11)
(Devam edecek…)
Şardağ, R. (1 Şubat 1940). Edebiyatımızda Vatan Duygusu (IV). Varlık. 158: 355-357.

