Ağlamak mukadderdir; asırlardan beri değişik şekiller altında dünyaya en yüksek sesiyle haykırmış, bütün beşer tarihinde hınçtan çok sevgi toplıyacak işler yapmış bir vatanın çocukları için. İşte Allah bile yıllardan beridir ki İslâm âlemini, türkülüğü ezip inletmededir. O Allah ki adını sülâleleden sülâleye şanlı bir bayrak gibi taşıyarak dünyanın dört bir tarafına dalgalandıran bir hükümdarlar imparatorluğuna karşı hiç bir vadini tutmadı. O Allah ki kendisine asırlardan beri tapınanlar, uğruna binlerce sanemler devirdi. En geniş manasiyle, aklın son imkânına uyarak her türlü Allah anlayışlarını kırıp geçti; tek Allah mefhumunu dört bir köşeye yaydı. Gülünç şey; aynı Tanrı’nın, kullarına mükâfat diye göstermediği ceza kalmamıştır:

(1873-1936)
“Ey bunca zamandır bizi te’dîb eden Allah;
Ey âlem-i İslâm’ı ezen, inleten Allah!
Bizler ki senin va’d-i İlâhîne inandık;
Bizler ki bin üç yüz bu kadar yıl seni andık;
Bizler ki beşer bir sürü ma’bûda taparken,
Yıktık o yaman şirki, devirdik ebediyyen;
Bizler ki birer hamlede evhâmı bitirdik,
Ma’bedlere Ma’bûd-i Hakîkî’yi getirdik;
Bizler ki senin ismini dünyâya tanıttık…
Gördükse mükâfâtını, yâ Rab, yeter artık!
Çektirmediğin hangi elem, hangi ezâdır?
Her ânı hayâtın bize bir Rûz-i Cezâ’dır!”
(Mehmet Akif, Safahat, 5. Kitap, s. 4-5)
Onun evlâtları… Onlar ne yapabilirlerdi? Anadolu -Bağdat demiryolları imtiyazının kavgası, İran körfezinden Asya’ya açılan bütün yolların kapısı olan Irak stratejik noktası meselesi. Boğazlara doğru Anadolu’nun müstakbel taksiminde en amansız payı almıya çalışan Çarlık Rusya’sın kollarını sıvayışı. Mısır’a, Bağdad’a en kestirme gidebilmek için Suriye’nin elde tutulabilmesi, Seyhan ekonomik havasız.. Bunlar, bir sürü maddî bağların kördüğüm ediverdiği ve ancak 1914’de açılan bir ilmikti ki Osmanlı cemiyetinin evlâtları üzerinde garip tesirler yapıyordu. Sanki suç ve günah onlarındı; vatanın kendilerine lânet etmesini ve onları affetmemesini istiyorlardı:

(1891-1949)
“Vatan, inle duysun bu taş kalbimiz!
Vatan lânet eyle bu evlâda sen
Bu evlâda lânet et ki; zillet mûciz,
Adalet bu evlâdı affetmemen.”
(Enis Behiç, Miras, s. 100)
Nitekim bundan senelerce evvel büyük bir vatan şairi de yüzünün rengini yeni açmış bir gül gibi kanlı ve ağlar bir halde ağlatmıştı. Ve “bu tasavvur hülyâsına dokununca” hıçkırarak:

(1840-1888)
“Ah böyle gezer mi hiç cânan
Sen misin, sen misin acep vatan?”
(Namık Kemal, Vaveyla)
diye sızlanmıştı. İşte onlar da bu felâketlere bir türlü inanamamışlardı:
“Mağrur vatan, ey mahakkar aziz!
Hayır, sen değilsin bu feryat eden.
İnanmam, inanmaz gönül şüphesiz:
Vatan, sen misin böyle elden giden?”
(Enis Behiç, Miras, s. 100)
Fakat hakikat apaçık duruyordu. İşte demirden ve ateşten yaratılan, tarih başlangıcından beri yüzlerce taç giyen ve dünyaya efendi olmak için doğan bu millet, kapkara bir bahtla karşılaşmış bulunuyordu:

(1869-1944)
“Ey Türk ırkı, ey demir ve ateşin evlâdı
Ey binlerce yurt kuran, ey yüzlerce taç giyen,
Ey dünyaya efendi olmak için doğan sen!
Tanrı senin alnına bir kara baht yazmadı!..”
(Mehmet Emin, Ey Türk Uyan, s. 2)
Ve şimdi; ve şimdi işte üç yüz yıl oluyor ki onun şanlı hayatının Ülker bahtı dönüktür; ve eski parlak şehirler, kuleler sönmüştür; ve yurdun her bucağı bir mezarlık, bir yangın yeri haline gelmiştir:
“Fakat; şimdi evet, şu son yüz yıldan beridir
Senin şanlı hayatının Ülker bahtı dönüktür;
O alevli şehirlerin, kulelerin sönüktür,
Her bucağın bir mezarlık ve bir yangın yeridir.”
(Mehmet Emin, Ey Türk Uyan, s. 7-8)
Bu Balkan bozgunudur gerçi; bir harp cephesinde kaybediştir. Fakat asırlar var ki bu yıkılan cepheler ve üst üste mağlûbiyetlerle göz yaşı döken büyük vatan bugün bir hicran beldesidir. Mazinin derin zaferleri ve büyüklükleri içindeki nurlarını kaybedip halin korkunç karanlığına gömülüp gitmiştir. 1908’den sonra gördüğümüz eserler bize şairlerin çaldıkları sazların ne derin, kahredici ıstırap hücumları altında inlediğini anlatıyor:
“Düşmanla çiğnenince bu giryân büyük vatan,
Âlemde oldu belde-i hicrân büyük vatan,
Mâzi-i mefahirindeki envarı gayb edip
Hâlin karanlığında mı pûyân büyük vatan?
Âti fezâlarında bekâ isteriz bugün
Lâkin değil miyiz buna şâyân büyük vatan?”
(Enis Behiç, Miras, s. 109)
Istıraptan ümitsizliğe:
1908 hürriyetinin parlak başlangıcını takip ederek beliren felâketler, karışıklıklar vatan şiirimize yeis ve keder dolu mısralar söylettirmişti. Fakat aynı devirde zaman zaman bedbinliğe, ümizsizliğe kapılan hislerin de gözden kaçamıyacağını söyliyebiliriz. Gerçekten o günkü havayı yaşıyabilenler için bunlar ne garip işlerdir? Osmanlı İmparatorluğu’na II. Meşrutiyet üst üste felâket getirmiş bulunuyor. Bir vakitler:

(1870-1927)
“İşte gülzâr-ı vatan mahvoldu istibdâd ile
Bizden istimdât eder her zerre bir feryâd ile
Geçmesin, eyyamımız bî-hude istimdâd ile
Pençeleşmek muktazî gaddar ile, bîdâd ile
Zulm-i istibdâd devr-i derd ü ye’s eyyâmıdır
Arkadaşlar kan dökün kan dökmenin hengâmıdır.”
(Süleyman Nazif, Gizli Figanlar)
Diyenler hürriyetten sonra da:
“Dembedem coşmakta fakr u ihtiyaç,
Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç
Memleket matemde öksüz taht ü tâç
Hasret olduk, devr-i istibdada biz.”
(Süleyman Nazif)
diye hüsranlarını göstermişlerdi.
Ve aradan seneler geçtikten sonra, bir kalem, o günlerin, atmosferine yeniden inmiye çalışaraka vaziyeti aydınlatmıya, anarşiyi göstermeye çalışıyordu:
“Bu, huysuz, uyuşuk ve ağzı beyni paslı, vaktinden evvel bunamış bîçare bir gençlikti. Dünyada artık yüksek ve ulvî bir şeyin mevcudiyetine inanmıyordu. Ya kolay bir takım muvaffakiyetler peşinde dolaşıyor, yahut behîmî bir inkıyat ile kaderin eline terk-i nefs ediyordu. Esasen gündelik politika hiç bir zümre için bunun haricinde daha asil bir hayat düsturu bulmak imkânını bırakmamıştı. Memleketin her sınıf halkı gibi -mütefekkir ve münevver zümre de talihini şu mütemadi siyasî tebeddülâtın keyfine bağlamıştı. Onlar da Bab-ı Âlî memurları gibi, acaba gelen rejim, bize giden rejimden fazla bir teneffüs hakkı vercek mi? Acaba bunda öbüründen ziyade refah ve istirahate imkân hasıl olacak mı? diye düşünüyorlardı. Bunların haricindeki ekseriyet ise her tebeddülden bilâkaydüşart müteneffirdi. Esnaf, tüccar olsun irat ve akar sahipleri olsun, her şeyden evvel uzun bir sükûn ve istikrar devrinin hasetini çekiyorlardı.” (Yakup Kadri, Hüküm Gecesi, s. 179-180)

(1889-1974)
Asya’nın uğursuz bir talihle büyük suyu kuruduğu günden beri bu milletin tarih boyunca çekmediği meşakkatler kalmış mıdır? Devletler seyrediyoruz, uzak mazilerde: Bitkin ve çarpışa çarpışa yıpranmış kavimlerin, harap mirasına kolayca konmuşlardır. Devletler hatırlıyoruz: Verimli bir körfez üstünde kolaylıkla asırlık saadetlerini kurabilmişlerdir. Türk milleti, talihi yenmiş, coğrafi, müspet realitelerin sertliklerine, bin bir engele rağmen tabiat ile dövüşe dövüşe nasibini almış, saadetini kurmuş, vatanını büyültmüştür. Ama yürüyen bir tarih ve onun geçmek için en ufak gedikler arayan kuvvetli hâdiseleri deşarje edecek imparatorluklar gözlüyor; ve nöbet sırası da Osmanlı memleketleridir. İşte o da teker teker nesi varsa vermedi mi? Ve bu verdikleri önceleri vatanı değil, vatanları idi. Fakat bir Balkan poyrazı Edirne’yi bile elinden almıştı. İşte Trakya, Meriç’in sevgili kıyılarında sıra sıra dizilen şehirler bütün eski mazinin Avrupa Türkiyesindeki muhteşem şehirleri de elden gitmişti. Bu, topraklarımız, tarihimizler birlikte alıp götüren bir bahtsızlıktır.
“Bak, ‘Tuna’ karanlık parıltılarla
Titreyen bir siyah elmas yol olmuş.
Üstünde, bir altın kürekli sala
Binerek, tarihim yola koyulmuş…”
(Enis Behiç, Miras, s. 88)
Terakkiperverciler iktidardan düşmüştür. Çünkü Balkan bozgunu onların günahları yüzünden meydana gelmiştir, öyle ise Osmanlı bebeğini sallıyacak yeni bir beşik gerektir. Buna rağmen bir savaştan çıkıp bir büyük dünya harbine girmek de ittihatçıların zamanına rastlar.
Osmanlı münevveri, yeni partilerle, yeni nizamlar ve yeni hürriyetler gelceğini tahmin ediyordu. Halbuki her parti bir öncekini aratmaktan ileri gidemedi.
Ve halbuki hakikat şairde, fırkacıda değil; XX. asra girerken bağlarda da anlattığımız gibi, Osmanlı imparatorluğunun mukadderatını hazırlıyan büyük şartlarda idi. Neticeyi ancak ve her şeye rağmen ergeç kendileri tayin edecek olan şartlarda.. Bu sebepten romancı sonradan normal bir cemiyet, sıhhatli bir ruhl içinde kaleme aldığı bu devre ait görüşlerinde ne kadar samimi ve isabetli ise o devri suçlu çıkarmak ister görüşünde de elbet o kadar haksızdır. İki ayrı atmosferi nasıl unutabiliriz:
“Amiyânelik ve avamfiriplik, bu memlekete bir ittihatçı “emportasyonu değil midir? Hiç sesimizi çıkarmadığımız istibdat devrinde bundan daha ne kadar asil bir görünüşümüz vardı! Bizi Balkanlaştırdılar. Bulgar komitecilerinden öğrenilmiş bir nevi dağ va sokak politikacılığı, bir nevi külhanbeyi palavracılığı, bir nevi vicdan ve hamiyet yankesiciliği; meşrutiyetten beri temsil ettiğimiz siyasî ve millî kültürün esasları hep bunlar oldu. Azizim, dün Türk münevveri Türk entellektüeli diye bir şey vardı. Bugün o yoktur.” (Yakup Kadri, Hüküm Gecesi, s. 213)
Çünkü nasibe bakmak lâzımdır; fırkaların değil, başka sebeplerin daha çok, yere toprağa ait, insan tekâmülü, insan geriliğine, teknik yükseliş, teknik alçalışa ait sebeplerin tayin ettiği nasibe.
Fakat bu belirtileri, o günkü duyguları, şekil şekil fikirleri tabii karşılamak mecburiyetindeyiz de. 1940’ın modern, hür ve müstakil Türkiyesinden, sancısız, ıstırapsız bir cemiyetten vereceğimiz hükümleri, vatan ananın -ne sebeple olursa olsun- doğrandığı, zehir saçan felâketlerle kıvrandığı bir devir edebiyatına nasıl bu kadar kolaylıkla tatbik edebiliriz? O günküler, şüphesiz (şüphesiz de söz mü?) dış belirtilerin facialarını görüp anlatacaklardı, işte muzaffer Türkiye’den ogünü anlatmıya çalışan ses bile bazen, o zamanki hâdiselerin asıl can yakan taraflarını ne büyük bir doğrulukla çizmektedir:
“Lâkin her gece akın akın gelen başları, kolları veya bacakları beyaz sargılı mecruhları ne yapmalı? Her gün bir noktası yıkılan müdafaa duvarının bu hurdahaş olmuş taşları İstanbul’un sokaklarına yürekler parçalayıcı bir çatırtı ile dökülüyordu. Her gece, Sirkeci’den Şişli’ye, Sirkeci’den Kabataş’a, Sirkeci’den Fatih’e veya Topkapı’ya doğru uzanan araba zincirleri şimdiden birer mumya hâline inkılâp etmiş bu beyaz sargılı insanları taşımakla bitiremiyordu.” (Yakup Kadri, Hüküm Gecesi, s. 251)
Bunlar bir yığın et, bir yığın kemiktir. Aziz vatanın bir asırdır geçirmekte olduğu macerayı şu satırlardan okuyabiliriz:
“İşte Türkiye’de yegâne muhterem ve mübarek realite! diyordu. Evet Türkiye’yi Türkiye yapan bu etlerdi, bu kemiklerdi. Türkiye hep bu muztarip, muhteliç, bu sessiz kurban etlerinden, kurban kemiklerinden mürekkepti. Ve bundan ötesi? Bundan ötesi, gülünç galîz bir masaldan ibaretti.” (Yakup Kadri, Hüküm Gecesi, s. 251)
(Devam edecek…)
Şardağ, R. (15 Şubat 1940). Edebiyatımızda Vatan Duygusu (V). Varlık, 159: 386-389.

