Meşrutiyet devrinin ilk anda görülen belirtilerini ve bu belirişlerin vatan bakımından edebiyatımızdaki akislerini çizmiş bulunuyoruz. Fakat her duyguda olduğu gibi vatan duygusunda da ilk anlaşılan ve hissedilen şeylerin derinliğine inildikçe daha başka renkler bulmak mümkündür. Bir hissin ilk cazip veya antipatik tezahürlerini yenerek onun iç taraflarındaki gerçeği bulabilmek belki çoğu zaman zor ve imkânsız gibidir. Fakat, vatan gibi, intihalarımızda değil, her hatırlayışta iliklerimizde dolaştığını hissettiğimiz bir duygunun bizimle can ciğer oluşu, bizi dört taraftan aydınlığa boğacakmış gibi ipuçlarına doğru götürmesi pekala cesaretlenmemizi destekliyebilir. Nitekim Meşrutiyet devrinin daha sonra tetkik edeceğim: Hayırlı neticelerinden evvel, iki ayrı devamlı makalede anlatmıya çalıştığımız felâket hüsran senelerine dair söylediklerimizi şimdi burada kesip biraz daha derinlere inebiliriz.
Gerçekten 1908 hürriyetine rastlayan ve onu takip eden senelerin tarihimizin en karanlık, en ümitsiz günlerini taşımış olduğunu nasıl inkâr edebiliriz? Bundan önce bazı metinlerden faydalanarak hissettirdiğimiz o günlerin karaltı ve hüznünü şimdi üstte bırakarak şöyle bir sorguda bulunabiliriz: Osmanlı-Türk cemiyetine bu darbelerin indiği muhakkaktı; fakat bütün bu darbelerin, yılları kısa olmakla beraber aksiyon bakımından pek fazla ve taşkın olan bu devrin edebiyatiyle uğraşanlarında, o günün his ve fikir hayatında ne gibi tesirleri oldu? Yani II. Meşrutiyetçiler devresi edipleri bu darbelere nasıl cevap vermişlerdi? Burada üç kategoriye ayırabileceğimiz tezahürleri derhal sıralayabiliriz:
I. Tam ümitsizlik,
II. Felâketlerden ders alıp yarını ümitle bekleyiş,
III. Her iki görüş arasında bocalayan ruhî dalgalanışların ifadesi diyebileceğimiz yazılar.
Tam ümitsizlik, yapacak bir şey olmadığına zaman zaman inanmaktan başka birşey değildir. Fakat bu susmayı da gerektiremezdi. Çünkü hislerin nihayet başka mecralar içinde akması ve kaybolması mümkündü. Onlar belki ıztıraba çare bulamıyacaklardı ama, umumî ıztırab hakkında hiç bir reaksiyonları olmaması da akla gelemezdi. Nitekim bazen ellerini tanrıya kaldırmaktan, ondan ümit dilenmekten başka çare bulamadılar;

(1884-1964)
“Yıllar ve asırlar var ki Rabbim, evlâdlarım, milletim yavaş yavaş öteki kullarına verdiğin, ziya ve hayattan feyiz ve şevkten habersiz, âtıl ve gâfil, ölüyorlar, bitiyorlardı. Yurtlarında nifak ve perişanı, tarlalarında kuraklık ve metrukiyet, bir vakit mamur olan illerinde inkıraz ve harabî vardı. Bugün kalbimizde sen varsın, tanrım, sen varken hayat da var tanrım; ve hayat varken artık üzerimizde ölüm ve inkıraz hükmü yoktur, tanrım! Bütün düşmanlarımız gelsinler ve cenk etsinler… Ne muharebe, ne kahr, ne felâket, ne de kara günler artık nûr-ı hâyatı gösterdiğin Türk kavimlerinin ırkını söndüremez, tanrım! Fakat biz, Tanrım, biz kara günlerin, zelâletin, bîçâreliğin, yalnızlığın ebedî bekçileriyiz: Bizim hayatımızın üstünde açık bir güneş ve baht günü hiç açılmıyacak, bizim gözlerimiz Türk kullarına mev’ud arz ve ziyayı görmeden kapanacak! Yalnız, yalnız rûhumuzda doğduğunu, kımıldandığını hissettiğimiz va’d-ı hâyatı evlâtlarımıza daha kuvvetli verebilmek Türk kullarının başında nihayet ağaracak tan yerinin müjdesini söyleyip, haykırıp da ölebilmek için biraz nûr ve biraz da nefes ver tanrım!” (Halide Edip, Türk Yurdu, c. I, s. 730-731)
Veyahut:

(1870-1927)
“Bilmeden yaptıkları suçlar varsa dünkü emeklerine bağışlamaz mısın? Bağrı karalarını bugünkü gözyaşiyle yıkamaz mısın? Yürekleri karardı ise, eşiğinde yerlere sürünen alınları aktır, yüreklerinin karaltısını aydınlatmak, düştükleri uçurumdan bileklerini tutmak, onları doğru yola getirmek sana güç değildir: Ey ulular ulusu!… Güç değildir! Şimdi önünde çıplak gönlüyle kekeleyerek söylenen bu kulun, bütün yurtaşlariyle bir yargılayıcı bakışının yoksuludur. Ey büyük Tanrı!” (Ahmet Hikmet, Çağlayanlar, s. 175)
Böylece yürük sızlatıcı şikâyetlerini yükseltiyorlardır. Sonra ümitsizlikler, büyük kin sahipleri de olabilirler. Öyle ya bu cinayetler, bu vatan için kurulmuş tuzakların ardında karşıladığımız eşsiz hıyanetler affedilebilir mi? Bütün bunları yapan garp ha! Medenî garp ha!… Şiirler ve nesirler zaman zaman bu garbe ve onun maskeli medeniyetine karşı hicviyeler savurdular. Her ümitsiz belki kin duymıyacaktır. Fakat herhalde affetmiyen insan, ruhundaki hoş görme ve bağışlamanın bütün kapıları kapanmış olan, affa açılan yollarda yalnız, çaresiz elleri bağlı dolaşan demektir. Öyle ise şairi kininde biraz haklı bulabiliriz:
“Garbın içimde söndü fürûzan güneşleri;
Her türlü fikr ü hissimi nefretle çiğnedim
Olsun temeddünün bu çürük bahtı münhedim
Ey vahşetin karanlığı, sen kapla her yeri
Öldürmek istedin beni en hain Avrupa
Lâkin ayaktayım yine, kinimle zindeyim,
Gerdim göğüs silâhına, vahşî ve müntakim”
(Mehmet Ali Tevfik, Türk Yurdu, c. III, s. 228)
Bazen de aşağıda olduğu gibi kinin şiddeti nisbetinde, gerçekten kırık ümitlerin haykırış halindeki emellerini okuyabiliriz:
“Şarkın rûhunda, garp, hain garp! Senin için kinler, adavetler gizlidir… Bir gün, nâim görünen Asyamızın samut kum çöllerinden bir hayat seli taşacak; şimdi sakit, ölü, şimdi ruhsuz gibi duran, tahkire, zulme bir taş hissizliğine tahammül eden şarklılar kendilerinden beklenilmiyen bir teheyyüçle, hassasiyetle karlı zirveleri sema ile öpüşen Himalaya eteklerinden, Türkistan’ın çıplak kayalarından akın akın senin üzerine dökülecek. Sen ey kirli ve kanlı ufuk! Bu haklı feveran karşısında duramıyacaksın, ezileceksin… Evet, şimdi muhakkar ve zebûn bulunan şarkın bu isyanı karşısında ezileceksin… O zaman senin riyakâr çehrene, hakkı insaniyeti paymal eden evlâtlarına karşı pürgayzüteneffüs haykıracağız: Şark şarklılarındır.” (Turgut Alp, Türk Yurdu, c. I, s. 474)
Veya hiç bir şeyden ümit doğmuyor, şikâyette bulunacak kapılar da sürgülü duruyor. Fakat yine metinler göstereceğiz. Çünkü bazen kilitli dudaklar da açılabilir, susan kalemler de konuşur:
“Bin felâket kurarken özümden
Bin felâket gördü vatan yüzümden
Namus öldü, kardaş öldü, şan öldü
Kadın öldü, vatan öldü, şan öldü.”
(Aka Gündüz, Türk Yurdu, s. 654)
Söyleyen dudaklar değişse bile vatan duyguları hep birdir; çünkü şarlar bir, çünkü psişik dalgalar birbirinin eşidir:

(1890-1966)
“Akşam… Ebediyette elem gözlere doldu,
Zulmette mübarek Tuna’nın gülleri soldu,
Serhadde giden erlere bilmem neler oldu,
Ak ay Tuna, zulmette yine, sakitügamkin,
Serhadde giden erleri hiç hor görmeyeceksin!
Hiç görmiyeceksin bizi bak, söndü hilâlelin,
Emvacının üstünde heyula-yı melâlin
Ah inledi zulmette o nakavsi leyalin!
Siz ey Tuna dilberleri, gül takmayın artık,
Düşman geliyor.. Hep bu harap ellere kaldık.”
(Köprülüzade Mehmet Fuad, Türk Yurdu, c. III, s. 296)
Meşrutiyet devri edebiyatının vatan duygusu bakımından belirttiği bir hususiyeti de felâketler karşısında ümitlerini kesmeyenler ve tersine olarak bu tesirlerle hakikati, vatanın kurtuluşunu aramıya koyulanlardır. Onlar bazen hakikati, bu memleketini öz evlâdı olan Türk’ün neler çektiğini ve niçin vatanında hür olamayıp sevgili yurtlarının yastan kurtulamadığını çok güzel tahlil edebilirlerdi:
“O serhadden bu hududa koşuyorsun. Bulgaristan’da ölüyor, Yunanistan’da ölüyor, Arabistan’da ölüyor, Kürdistan’da ölüyor, Acemistan’da ölüyorsun.” (Ahmet Hikmet, Türk Yurdu, s. 7)
Birbirinden apayrı değil, kültür ve ülküde çeşitli milletler halitasından meydan gelmiş bir milletin kaybettiği vatan değil, belki vatanına bağlı memleketlerdi. Şüphesiz onlar için de bu yurdun evlâtları kan dökmüşlerdi. Fakat asıl facia da buradaydı ya! “Üzümcü” portrecisinin sinirlendiği de bu boş yere dökülen kanlardı işte. Buna rağmen muharririn o milletin tek ferdine güveni olduğu için vatanının istikbalinden de korkmadığı anlaşılıyor:
“Bir dolu çınarsın ki kırılır, eğilmezsin; ölür, bilemezsin!.. Kanınla çorak kumlukları sularken ekmeğini alnının terine batırır, yer, yine düşman karşısına yaralarınla beraber her yerde bir istihkâm gibi çıkarsın… Sen zalim heybetinde bir mazlumsun!” (Ahmet Hikmet, Türk Yurdu, s. 7)
Burada da bir kin görülüyor. Fakat bu, sönmek istiyen, bir anda dağılmak ve hakkını alıp tekrar yumuşamak istiyen bir kin. Şair, ümitsiz değildir, vazifesi köpürmek, haykırmak, milletini öksüz bir çocuk olmaktan kurtarmaktır:
“Mazlumların intikamı olmak için doğmuşum,
Volkan söner; lâkin benim alevlerim eksilmez,
Bora diner; lâkin benim köpüklerim kesilmez.
Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et,
Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet
Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir:
Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir.
Bu zavallı sürü için ne merhamet, ne hukuk,
Yalnız bir sert bakışlı göz, yalnız ağır bir yumruk!..”
(Mehmet Emin, Türk Yurdu, c. V, s. 888)
Ümitlerin kırılmayışını ara sıra temsil eden mısralar, bize realitenin yarınki tecellisinin savaşlarla dolu olacağını ve bu savaşlara hazırlanmak gerekeceğini anlatıyor:
“Namusları kandır yıkayan can verelim gel,
Türklüğün yoluna kan dökelim, şan verelim gel!”
(Feyzullah Sacid, Türk Yurdu, c. I, s. 124-125)
Felâketin reel sebepleri arandıkça yeni faktörler karşısında kalmıyordu. Meselâ bunlardan birisi de nifak idi; bütün Osmanlı hayatında uzun asırlar din ve mezhep kavgaları şeklinde görülmüş, nihayet meşrutiyette yerini fırkacılğına, kavmiyyet çatışmalarına bırakmış olan nifak:
“Ey tarihin feneri, sen bizlere ışık ver,
Kurtarıcı nûrunu şimşek gibi parıldat;
Gözümüzü kör eden karanlığı aydınlat;
Neredeyiz; nereye gideceğiz? Yol göster!”
(Mehmet Emin, Türk Yurdu, c. I, s. 733)
Ümitleri kırılmayan bazen o kadar nikbinliğe kapılıyorlardı ki, vatan hâlâ onlar için bir kıta büyüklüğünde uçsuz, bucaksız diyarlardı. Bir taraftan ana vatanın şifa bulmaz sızısı duyulurken bu uzak, talı hayaller de sık sık göze çarpmaktaydı:
“Hayalen durduğumuz noktadan Karadeniz’e doğru bir hat çizeceğiz; sonra bu hattı Kırım Yarımadası’nın cihet-i şimalisinden Kafkasya Dağları’nın cihet-i cenûbisine doğru götürüp Bakü, Derbent tariki ile Hazar Denizi’nin cihet-i şimalisinde vaki Hacı Turhan (Ejderhan)a ulaştıracağız; oradan İdil (Volga) Nehri boyunca şimale doğru yürütüp Saratof, Samara, Ofa, Kazan hanlıklarını geçtikten sonra Sibirya tarikini kutb-ı şimaliye doğru takip ederek Moğolistan’ın ciheti şarkisinden Türkistan-ı Çiniye doğru ineceğiz: Oradan da Türkistan-ı Rusî tarafına gelerek Afganistan’ın şimalî cihetindeki Kılment Nehri’ni takip ede ede Mavera’yı Bahr-i Hazer’e geçeceğiz; Hazer Denizi maverasından Azerbaycan’ın gün batı tarafına gideceğiz; oradan Anadolu’ya giderek Bağdat ve Musul yolu ile Suriye ve oradan Adalar Denizi’ne geçerek yine Rumeliye ve bulunduğum noktaya avdet edeceğiz.” (Ahmet Agayef, Türk Yurdu, c. 1, s. 13)
Yolda bir genç gitmektedir. Babasını öldüren adamın oğluna rastlıyor: Elinde bir katil âleti var; ve intikamını bu suçsuz delikanlıdan almak istiyor. Fakat aşağıdaki sözlerin sahibi derhal bir vatan meselesiyle karşı karşıya kalmış gibi hareketlidir. Bugüne kadar döktüğümüz kanlar yetmedi mi, hâlâ kendi öz kardeşlerimizin kanını akıtmak mı istediğini sorar:
“Bunlar az geliyormuş gibi, sen de yeni bir cinayet mi işliyeceksin, babana hiç bir fenalığı dokunmayan bir masum vatandaşının kanına mı gireceksin, hayır, hayır!.. Sen nice yıllardan beri yürekleri yaralı, gözleri yaşlı olarak bütün vatandaşlarına merhametli ol. Onlardan hiç birisini incitme; hiç birisini ağlatma, Bu kardeşlerinin yaralarını sarmıya, gözyaşlarını silmiye çalış.” (Mehmet Emin, Türk Yurdu, s. 378)
Bu devrin üçüncü kategoride gösterdiğimiz vatan duygusu belirtileri de bazen ümidi, bazen ümitsizliğe kadar yaklaşan kısımlardır demiştik. Bu türlü duyguların anlatılmasında bilmem yine o devrin değişik atmosferler içinde çalkanan siyasî ve sosyal mukadderatının rolünü arayamaz mıyız? Çarlık Rusyasının en amansız düşmanları bile, aynı devirde bir Rus gazetesinde çıkan, Türkleri okşayıcı makale dolayısiyle derhal ümide kapılmış ve Rus-Türk dostluğunun zaten pek tabiî olduğunu isbat etmeğe çalışan makaleler neşretmişlerdir. Yine bu devir, sırdında İngiltere, Fransa ve Almanya’nın zaman zaman ferahlatıcı, zaman zaman tırmalayan ellerini hissetmiş, işte bu suretle devrin siyasî çehresi vakit vakit gülmüş veya somurtmuştu.
Mesela Türklerin, daha o devirde birçok garp milletlerince tanınmaya başlamış en büyük şairi hakkında mecmua sayfalarında anketimsi bir şey açılmıştır. Bu vesileden istifade edilerek en ümitsiz zamanlarda bile doğacağı sanılar hakikat bekleniyor; ve hattâ yarınki vatana, yarınki güvenle bakılabiliyordu.
“Garp, Hâmid’i anladığı zaman, Türkleri de anlayacak ve Türklere reva gördüğü mezalimden dolayı bilumum erkân-ı şiir ve sanatiyle cehl-i zulmüne ilelebet ağlayacaktır. Ah ay Türk milleti, ay madur ve mazlum milletim, Hâmid’ini dinle ve dehâna güven ki: Dehalar ebedîdir ve sen de ebediyyen yaşıyacaksın.” (Süleyman Nazif, Türk Yurdu, c. IV, s. 423)
İşte büyük inkılapçı muallim ölmüştür. Onunla öğünmek hile yoksul ümitlerin uçurumunda, kuvvetli bir nefes almak için vesiledir:

(1885-1966)
“Fakat ne olursa olsun şunu da söylemek icap eder ki Ekrem Bey gibi bir şairi ölen bir memleket, hayırlı evlâtlar doğurdum demek hakkını kazanmış acıklı fakat şerefli bir anadır.” (Hamdullah Suphi, Türk Yurdu, c. V, s. 1176)
1908 Meşrutiyetinin katastroflar ve trajik vakalar içinde söylenmiş bazı vatan mısralarını ve vatana dair duygulu cümlelerini burada bitirip yine bu devrin mevzuumuz üzerindeki hayırlı tesir ve neticelerine geçmeden önce ilk bakışta kendimi şöyle bir tenkit edici soru ile karşı karşıya buluyorum: Bu vatan için koskoca Meşrutiyet’te söylenmiş daha başka, daha tercih edilebilir sözler ve neşîdeler yok muydu? Şüphesiz vardı. O bu “şüphesiz” deyişimiz, Türk milletinin alâkaya, vefaya el uzatmış kalbini bize hissettirdiğinden göğsüm kabarıyor. Fakat bir defa, bu sahada yapmakta olduğum bu ilk denemede unuttuklarım olabilir. Sonra nihayet burada güzel, edebi metinler teşhir etmekten ziyade edebiyatın bu duyguya olan alâkasını anlatmak istemiştim. Şu kısa satırlar ve örnekler de gösteriyor ki vatanseverlik muhasebesinde hemen hemen her Türk kalemi hesap vermekten çekinmemiştir ve çekinmez. Buna rağmen elimize geçtiği halde edebi hi bir değer bulmadığımız için buraya almadığımı örnekler var. Ancak unutmamak gerektir ki Meşrutiyet devrinde yüzleri aşan piyesler yazıldı, şiirler karalandı, kitaplar çıktı. Fakat Fransız ihtilâlinin ilânından ilk taazzuvuna kadar geçen devrede yazılıp çizilmiş binlerce hürriyet piyeslerinden bugün hemen ekserisinin adları bile unutulmuş olduğunu, nihayet bir intikal devresinde gelişmiş ve bir intikal devrinin ani boşanışları diye adlandırabileceğimiz eserlerden birçoklarının herhangi bir duygu üzerinde hususiyet ve mümtazlık gösteremedikleri bilinen bir gerçektir. Bununla beraber bu eserin de geniş ciltler tutacak bir tetkik içinde unutulamıyacakları, devirlerinin karakterleri hakkında birer mum ışığı, birer tutamak olabileceklerini gözden çıkarmıyoruz.
(Devam edecek…)
Şardağ, R. (1 Mart 1940). Edebiyatımızda Vatan Duygusu (VI). Varlık, 160: 410-414.

