Edebiyatımızda Vatan Duygusu – VII

1908 Meşrutiyetinin hayırlı neticelerine dair

Hiç şüphe yok ki ne olduğunu henüz söylemediğimiz bu neticeler, Türk vatanının bir cihan harbine girmesine engel olmuş değildir ve yurdun eskisinden daha beter parçalanmasının önüne geçememiştir. Fakat Meşrutiyet inkılâbı da nihayet, çeşitli emperyalist dalgaları arasında bocalayan imparatorluğun sathından doğuvermiş bir tezahür değil midir? Onu da XIX. asrın ikin nısfına hâkim olan cihan iktisadî kaynaşmaları, mamûl madde pazarları kavgası ve bunlar dolayısiyle stratejik noktalar elde etmek arzusu körüklememiş midir? Ama hürriyet bir defa gelmiş, ilân edilmiş ve memlekette tatbik edilmiş bulunuyor. Sonraları, bir nevi sosyalist partisi olan “Amele İştirakiyyun Cemiyeti”ni bile koynunda yaşatacak kadar liberâl kalabilmiştir. Öyleyse hürriyetin içinde, vatanın bütün facialarına rağmen yeni fikirler, yeni zihniyetler, yeni görüş ve konsepsiyonlar belirecektir. Mevzuumuza göre yeni oluşları inceleyelim.

Türkçülük ve Ziya Gökalp

Ziya Gökalp
(1876-1924)

1908 hareketi, Türk vatanına bu isimde bir şahsiyet kazandırmıştır. Kendi millî, vatanî, tarihî, sosyal mukadderatı için bir şifa bulsunlar diye yarattığı evlâtlar arasında, gerçekten yaralı vatan, onun adında en büyük bir fikir adamını bulmuştur. Zaten giden ülkelerin hazin âkibeti karşısında, yine ayni devirde, ilk defa, vatandan birer birer ayrılan toprakların ayrılış ve gidiş sebepleri de düşünülmeğe başlamıştır. İşte inkılâb en hayır eserini, bu sebep üzerinde durabilen kafaları yetiştirmekle gösterebildi. Üzerinde durulan mesele ve sorulan ilk sual: Neden bu ayrılış? Neden bu imparatorluğun zaafları? Neden bu şarktan, garpten ve cenuptan parçalanış?…

O zaman binbir türlü cevap fikirlere yürümeye, dudaklardan dökülmeye, kalemlerden fışkırmıya başlıyor. Tek bir sebep: Bu âkibet nedendir? Sayıya sığmaz cevaplar: Orduda anarşi var, hükûmet muktedir değil; hürriyet tefrika doğuruyor, vatan yeknesak değil, merkezî idare lâzım, federatif bir hükûmet şekli daha muvafık, Türk unsurlarından bir araya gelmiş, bütün Türkleri bir bayrak altına toplamış, büyük, muazzam bir Turancılar vatanı ve sâdece anavatanda kalan öz kardeşlerimizi birleştirerek parçalanmaz millî bir devlet meydana getirmek, osmanlıcılık ve ümmetçilik fikirlerini bırakarak Türk milliyetçiliği ülküsünü başarmak…

Baştan itibaren gittikçe makûlleşen, manalaşan, hakikatleşen ve nihayet realistleşen bu cevap serisinde, Türkçülük meselesi Gökalp’in adiyle birlikte bu devrin felâketler ortasında açmış en sevimli bir çiçeğidir. Türk siyasetinin bugün antiemperyalist bir yol takip etmesi bile belki o devirden, o devirde bu siyaset yüzünden ilk kazandıklarımızı yüzde yüz faiziyle ödemek bahtsızlığına uğramamızdan itibaren başlar. Belki bütün lâyiklik inkılâbı ve hayata tempo uyduran felsefemiz o fikirlerin reel tezahürlerinden beri varolmıya başlamıştır. İlk büyük Türk sosyoloğu, müfrit telakkilerinden yavaş yavaş sıyrılarak, rasyonel bir şekide, en mütekâmil noktasına vardığımız Türkçülük hakkında daha o zamanlardan “Millet, vatan nedir?” “Hudutları nelerdir?” sualine en gerçek bur surette manlar veriyordu:

Bu itibarla milliyette şecere aranmaz, yalnız terbiyenin ve mefkûrenin, millî olması aranır. Normal bir insan hangi milletin terbiyesini allmışsa, ancak onun mefkûresine çalışabilir. Çünkü mefkûre bir vecid membâı olduğu içindir ki aranır. Halbuki terbiyesiyle büyümüş bulunmadığımız bir cemiyetin mefkûresi, ruhumuza aslâ vecid veremez. Bilâkis terbiyesini almış olduğumuz cemiyetin mefkûresi ruhumuzu vecidlere garkederek mesut yaşamamıza sebep olur. Bundan dolayıdır ki, insan; terbiyesiyle büyüdüğü cemiyetin mefkûresi uğruna hayatını feda edebilir. Halbuki zihnen kendisini nisbet ettiği yabancı bir cemiyet uğruna ufak bir menfaatı bile feda edemez. Hulâsa insan, terbiyece müşterek bulunmadığı bir cemiyet içinde yaşarsa bedbaht olur. Bu mütalâalardan çıkaracağımız ilmî netice şudur: Memleketimizde vaktiyle dedeleri Arnavutluk’tan, yahut Arabistan’dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunları Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyat edinmiş görürsek sair milletdaşlarımızdan hiç tefrik etmemeliyiz. Yalnız saadet zamanında değil, felâket zamanında da bizden ayrılmıyanları nasıl milliyetimizden hariç telâkki edebiliriz?”

“Filhakika onlarda şecere aramak lâzımdır. Çünkü bütün meziyetleri sevk-i tabiiye müstenit ve irsî olan hayvanlarda ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ise, ırkın içtimaî hasletlere hiç bir tesiri olmadığı için, şecere aramak doğru değildir.” (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları)

Madem ki sebepler çözülmektedir. artık kolayca, yapacağımız işleri de anlıyabiliriz: Vatan duygusunu köklerimize sindirebilmek. Gökalp, bize, Orhon kitabelerindeki, Türk hakanının vatanına bağlılığını anlatan sözlerini hatırlattıktan sonra diyor ki:

“Türklerin bundan sonra da en çok kıymet verecekleri ahlâk, vatanî ahlâk olmalıdır. Çünkü içtimaî zümreler arasında tam ve müstakil bir hayata malik olan ve bir içtimaî uzviyet mahiyetini ibraz eden ancak millet yahut vatan namları verilen zümredir. Aileler bu içtimaî uzviyetin hüceyreleri, meslekî zümreler ise uzuvlardır. Cemiyet mahiyetin değil, cemiyetlerde mürekkep birer camiâlar mahiyetindedirler. Bu zümrelerden her biri yalnız bir hususta müşterek iken, bir millet, her hususta fertleri arasında bir iştirâk bulunan zümre demektir. O halde, millet mefkûresi sair zümrelere ait mefkûrelerden, meselâ aile mefkûresinden, meslek mefkûresinden, ümmet mefkûresinden, medeniyet ve beynelmileliyet mefkûrelerinden daha yüksektir. Bu sebeple vatanî ahlâkın da sair ahlâklara faik olması lâzım gelir. Bilhassa bizim gibi siyasî düşmanları çok bulunan milletler için, en büyük istinadgâh vatanî ahlâk olabilir. Vatanî ahlâkımız kuvvetli bulunmazsa, ne istiklâlimizi, ne hürriyetimi ne de vatanımızın tamamiyetin muhafaza edemeyiz. O halde Türkçülük her şeyden ziyade millet ve vatan mefkûrelerine kıymet vermelidir.” (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları)

Türk diyarı, Türk vatanı bu hakikatten bahseden sözleri gerçekten işitmiye muhtaçtı. Onun, yıllardır sükûn ve huzur nedir görmemiş, felâket üstüne felâket, bir harp arkası yeni harplerle karşılaşmış olan çocukları, bütün bu kargaşalıklar içinde vatan hislerini bile kaybetmek üzere idiler. Çünkü artık hayat içindeki bulanık, korkunç, zalim ve tahammülsüz hadiselerin akibetiyle dolu bulunan karışık şuurlarında bir müvazene kalmamıştı. Bütün bu çeşitli vatan sahnelerini kendi ismi altında birleştiren tesellî bulmak ıztırap, şuurları karartmış bulunuyordu. Hattâ bu yıllarda, Selânik’te çıkan “Yeni Felsefe” adlı bir risâlenin gençler arasında, vatanlarını neden dolayı sevip sevmediklerini soran bir anket açtığını esefle görüyoruz. Ve yine daha çok esefle görüyoruz ki bu ankete verilen cevapların çoğu, ya kendilerinde böyle bir duygu bulunmadığını, veya varsa bile neden dolayı var olduğunu bilmediklerini söylüyorlar. Mehmet Ali Tevfik, bu münasebetle Türk Yurdu sahifelerinde acı acı şikâyet etmektedir:

Bir tarafta vatanla istihza edenler, diğer taraftan onu hiç bilmiyenler duruyor. Manevî yurt mefkûresi tabileri, bu iki kütle arasında kaybolacak kadar azdır. Bu bir emrivaki, zalim, korkunç bir emrivaki! Trablus ilhakından daha matemli, daha öldürücü bir hakikat!

Bütün vehametiyle karşımıza çıkan ‘vatansızlık’ tehlikesini izale için ne yapmalı? Bu endişeâver suale karşı cevap olarak işte birer birer düşünceleri söylüyorum:

Madem ki bizde ‘vatan’ olmadığı, yani bu mukaddes vatanın taammüm etmediği bir hakikattir. Bir vatan icat edelim. 

Muhakkak bir huzur ve saadeti istihfaf ile Trablus çöllerinde bir muzafferiyet rüyası için çalışan, can veren kahramanların kalplerinde ‘vatan’ namında bir mabûde olduğuna şüphe yoktur. Fakat bir memlekette ‘vatan’ mevcudiyeti, münevver ekalliyetin değil, kahir bir ekseriyetin samiî ruhunda bu namda bir his beslemesi ile tahakkuk eder. Yukarıdaki vesikaların şehadetiyle de sabit oluyor ki memleketimizin ekseriyet-i azîmesi için ‘vatan’ yoktur.” (Mehmet Ali Tevfik, Türk Yurdu, c. II, s. 9-10)

1908 “Hakimiyet-i Milliye”sinin başardığı hayırlı işlerden biri de facia sebeplerinin yavaş yavaş çözülen neticeleriydi demiştik. İşte bir inkılâb olmuştur ki millî hakimiyetin halka geçmesini temin maksadiyle kurulduğu halde bir kargaşalık müsebbibi olup kalmıştır. Bu kargaşalığı hiç ürkmeden tahlil etmek gerektiğini o devrin, edebiyatla uğraşanları anlamış görünüyor ve bu tahlil esnasında “Hakimiyet-i Milliye”nin sosyetelerinde tatbik edilemeyişinin hakiki sebeplerini entuitif [sezgisel] bir surette bize duyuruyorlar:

Halide Edip Adıvar
(1884-1964)

“Nihayet, en nihayet bundan yirmi bu kadar sene evvel inkılâb, hükûmet ve siyaset esasında bütün medeniyetin ve insaniyetin kabul ettiği Hakimiyet-i Milliye üzerine hükûmetlerini bina için Osmanlı Türklerinin ilk millî inkılâbı… Tabiî bir milletin terakki ve temeddünü, bekası o milletin kendi kendine bütün müessesatı içtimaiye, medeniye ve siyasiyesini bina etmekteki kabiliyet ve muvaffakiyeti ile kabildir. Demek Osmanlı Türkleri yaşıyabilmek, temeddün etmek kabiliyet ve hakkın istiyorlar. Fakat istedikleri Hakimiyet-i Milliye ellerine geçer geçmez pek acayip bir Hakimiyet-i Milliye oluyor. Hakimiyet-i Milliye o zaman, evet, o zaman Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da ve her yerde kabil; Fakat Türkiye’de müşkül, pek müşkül, Hakimiyet-i Milliye Osmanlı milleti halitası içinde gayet acayip ve dolambaçlı bir mana alıyor; bundan Rum, Bulgar, Türk, Arap, Arnavut hepsi başka başka mana anlıyor; hattâ bu ayni ırklar içindeki muhtelif sınıflar bile başka mana anlıyor: Rumların bir kısmı Yunanistan’a iltihak, Bulgarlar Bulgaristan’a iltihak, Arnavutlar bilmem ne, Türkler kendi kudret ve adetlerinin ve kabiliyetlerini idare edemiyeceği gayri vazıh bir merkeziyet ve saire! Birdenbire Osmanlı İmparatorluğu pek gevşemiş ve çürümeye yüz tutmuş esasında sarsılıyor. Etrafımızda zaten mevcut olmıyan muayyen ve müttehit bir maksat, bir emel, bir yol eksikliğini; ayağımızın altında kayan ecdat yurdunun harabesini, hararetine susamış olduğumuz ocağımızın soğumasını duyuyoruz.” (Halide Edip, Yeni Turan, s. 38-39)

Vatanın mukadderatı artık bir münakaşa mevzuudur. Büyük Türkçü Gökalp’ın sonradan tayin etmiye mecbur olacağı millet mefhumu ve milliyet anlayışı türlü tefsirlere sürüklenmektedir. Bir yanda, büyük ve tamamiyle fantasmagorik [aldatıcı görüntü] bir Turancılık, bir yanda ademi merkeziyet taraftarlığı, bir yanda bütün unsurların birleşmesinden doğma tâmir görmüş bir Osmanlı İmparatorluğu. 

Aşağıdaki satırlarda önceleri bin güçlükle yaratılmış, sonra parçalanmış bir vatan ve onun bütün fedakârlıklarına rağmen hor görülen bahtsız Türk için sızlayan kalbin tahassüslerini buluyoruz:

“Demek ki bugün memleketimizi bina ederken Türk’ü, Arab’ı, Ermeni’yi, Rum’u vesaireyi birbirine bağlıyacak müşterek bir menfaat ve muhabbet bulmalı. 

Bunu yapabilmek için bu toprağı her unsur kendi idare ettiği, yaşayış öldüğü bir ülke olmak üzere sevmeli ve her dakika öteki anasırın gırtlağına atılmıya çalışmamalı. Bunun için de anasır arasında zihnî seviye az çok birleşmeli. Sonra kavgalarını fasleden, hudutlarını bekliyen, kendi memleketinden başka kendi ırkından her ırk için ölüp hiç de şu memlekette bir nasip alamıyan Türk’ten nefret etmemeli, bu hudut beklemekten tarlasını süremiyen, başka memleketlerin yolları ve masarifi için vergi verip kendi yurdu karanlık kalan, hattâ memlekete çocuk yetiştirmeğe bile vakit bulamadığından öteki ırkların nesilleri çoğalıp yerine sığmazken onun ocağı, tarlaları ve bütün ümranı ile beraber ırkı azalıp sönen, en muktedir evlâtları kâh Kürdistan, kâh Arabistan, kâh bilmem nerede bir ordu, bir kaza, bir vilâyet idare ettiği için kendi ırkının tekâmül-i zihnî ve medenîsine hiç yardımı olmıyan Türklere haksız birer zalim diye bakmamalıdır!” (Halide Edip, Yeni Turan, s. 42)

Yine bu devir bize vatan duygusunu idrâk etmenin ne kadar genişlemiş örneklerini de vermiş bulunuyor. İşte bir şair ki aksayan bütün nazmına rağmen kelimelerinin sesinde, harap bir vatan kokusu var, ve bize ilk defa olmak üzere vatan duygusunun, yurt üzerinde en hakikî toprak parçası olan Anadolu’yu sarmak demek olduğunu işaret ediyor. Ve bakımsız çorak yollarda zavallı vatanın asırların ihmaline, gadrine uğramış bir öksüzünü tanıtıyor:

Mehmet Emin Yurdakul
(1869-1944)

“Bir ses duydum, dönüp baktım, bir kadın:
Derileri çatlak bağrı kapkara;
Sağ elinin nasırında bir yara,
Başında bir eski püskü peştimal;
Koltuğunda bir yamalı boş çuval!…
– Ne o bacı?
– Ot yiyoruz n’olacak!…
– Tarlan yok mu?
– Ne öküz var, ne toprak.
Bu güne dek ırgat gibi didindim;
Çifte gittim; ekin biçtim, geçindim.
Bundan sonra…”
(Mehmet Emin, Türk Sazı, s. 29)

Bundan sonrası, sonraki nesillerin müşahedesi içindedir. 

(Devam edecek…)


Şardağ, R. (15 Nisan 1940). Edebiyatımızda Vatan Duygusu (VII). Varlık, 163: 487-490. 

Yorum bırakın