
(1884-1920)
Ömer Seyfettin
II. Meşrutiyet, Ömer Seyfettin’e gelişme imkânları vermesiyle de hayır işler arasında bir kıymet daha bulundurur. Tür edebiyatı vatan ve millet duygularının yüksekliğini, yüksek ruhlu, cesur, vefalı ve saygılı Türk’ün ölmez karakterini onun kalemiyle kazandı. Bugün ağız kokusu dinlemektense, bir kolu kesik dolaşmayı gözüne alan “Diyet” kahramanı koca demirci, bize muharririn kalemiyle Türk seciyesinin değişmez ve parlak bir örneğini göstermekte değil midir? “Forsa”da ölümle arasındaki mesafe pek kısa olan ihtiyar Türk denizcisinin, açık denizde düşmanla vuruşmaya kendinin de çıkması için oğluna yalvarışı ve oğlunun vatandan uzak ölmenin doğru olmadığını hatırlatması üzerine ölürse bayrağı üzerine örtmelerini söylemesi bütün hikâye tekniğinin dışında olarak hatıralarımızdan siliniyor mu? En nihayet kahraman ve vatansever Türk’ün tâ kendisi olan ihtiyar gemici bize üzerinde Türk bayrağı olduğu halde, açık denizlerde ölmenin manasını ne güzel anlatıyor: “Ne zarar, vatan bayrağın dalgalandığı yer değil midir?”
1908 hürriyeti, mustarip iken de, sakin ve mesutken de Tür edebiyatının vatan duygusu üzerinde sayısız örnekler vermesine sebep oldu. O devirlerde, bazen bir ağlayış halinde, bazen de yarından ümitvar ve mütefekkir görünen edebî metinler, bugünkü düşüncelerimize göre edebiyatımızın biricik kazançlarıdır.
Cihan harbine girerken
1914 yılına doğru yaklaşmaktayız. Bir sualin bir hakikat gibi ortaya dökülme sırası gelmiş değil midir? Hep ağlanıldı şimdiye kadar. Modern edebiyatımız bir asra yakındır ki hep felâket sahneleri çizdi; muztarip şikâyetlerde bulundu, dilleri koparılmış ümitsizliklerin şiirini duyurdu. Öyleyse vatan duygusu nedir? Bu kırık, yaslı ve harap akislere can veren hâdiselerin bir neticesi midir? Ve bu duygu sadece bir ıztıraptan mı ibârettir? Öyle ya Haneberdûş, ehl-i harabat divan şairleri bile vatan deyince akıllarına gelen meyhaneye, şark felsefesini süzen mey kâselerinin mabedi meyhaneye bir ıztırap yatağı gözü ile bakmıyorlar mıydı? “İnsan” karakterini asırların fırtınalarına rağmen saklayabilmiş Türk şahsiyetli halk şairleri, vatanı, beldeden beldeye giderken hatıraları gönüllerini yakan memleketlerinin sıcak bir köşesi diye düşünmüşler ve bu sıcak köşenini tadına doyulmaz acısını sırtlarındaki heybeleri gibi, kalplerinde birer keder yükü halinde taşımışlardı.
“Vatan” nihayet idrak edilmiye başlandı. Ekonomik ve sosyal şartlar içinde henüz yeni gelişmeye başlamış olan tanzimat devrinin üst zümreleri, bütün verimleri istismar edilebilecek olan bu toprak bütünlüğü için gerçek alâkayı duydular. Fakat yine vatan duygusunun ifadesi hüzünle dolu olmaktan kurtulamamıştı.
Yavaş yavaş acıklı manzaralarla karşılaşıyorduk. Bir vatan ki “nazan vücudu her türlü fırtınadan didik didik olmuş. bir yığın et ve kemik haline” dönmüştü. Ve “beklenilen bütün maî güneşler, bu vatanın yaşlarla dolu gözlerinde çoktan gurup etmiş” bulunuyorlardı. Nihayet, vaktile imparatorluk çocuklarının zafer ve istilâ türküleri söylemiş oldukları “Memâlik-i Osmaniye” hudutlarında mağlûbiyet ve haraketlerin birbiri peşi sıra akmasından doğan mersiyeler duyuldu.
Vatan, sadece bir ıztırap yatağı ve vatan duygusu, ancak ıztırabın mı felaketin mi ifadesidir? Onda, maî renkleri gözler kamaştıran sayısız çiçekler, durma bilmeden akan nehirler gibi, durma bilmeden uzanıp giden muhabbetler yok mudur? Ve insanların topunun birden kinsiz, gurursuz kucaklaşmaları mümkün değil midir? Nihayet kapılarını dostlara açmak için çırpındığımız bu sevinçlerin içinde neşeyi dirhemle mi tartacağız? Bu yerde saadet hayalin en gerçekleşme bilmez kıymetleri gibi mi hatırlanacak?
Şüphesiz ki vatan sadece mâtem diyarı da olan onun duygusu kıymetinden bir şey kaybetmiş olmıyacaktı. Bir eski medeniyetin harabeleri üzerinde münakaşayı çok seven bir dostuyla konuşurken büyük edip Anatol France: “Bak azizim, ne diye mistik yollara sapıyorsun diyor:Vatan, bize hiç bir şey vermiş değil muhakkak; belki çok şeyi bizden alan odur. İşte bir deri bir kemik kaldık; kimin için? Hep bu doymaz ağzı ile bize bakan vatan için değil mi? Fakat bir gün onu müdafa mecburiyetine düşersen bu işin meşrû oluşundan şüphelenme! Madem ki vatan yok, sade onu var zanneden bizler varız. Veya o var da ona bir şey borçlu değiliz: Fakat her şeyi unutsan bile her gece gidip sabahladığın “R” sakağındaki dul Louise’i unutabilir misin? Onunla bu kadar açık sevişmelerine sevgili Fransa’nın insanlarından başka kimse göz yumabilir mi? Yani, hiçbir şey olmasa bile, üstünde hatıralarının serili bulunduğu bir beldedir Vatan. Öyleyse büyük fikir ve idealleri bir tarafa bırak. Sevgilerini ve hatıralarını koruyabilmek için tetiğe davran.
Büyük ironi üstadının kaleminden çıkan bu satırlar bize vatan duygusunun her ne şekilde tezahür ederse etsin edebiyattaki aşılmaz mevkiini gösteriyor.
Neden mi Türk edebiyatının vatanı uzun seneler boyunca ıztırap oldu? Çarlık Rusyası sıralarında yazılmış “Anadolu’nun taksimi” adlı eserden aldığımız şu cümle buna cevap verebilir: “Fakat XIX. asırda Türkiye’nin Avrupa’da mucib-i niza olacak daha pek çok arazisi bulunuyordu.”
Şimdi karışıklıklar içinde yüzen bir imparatorluk ve onun birbirine rakip çeşitli yağmacılarını düşünüverin; derhal sömürülme hadiselerinin birbiri arkasından doğuverdiğini görürüz: “1856 yılında Paris ahitnamesi Rusya’yı şikale atar atmaz Akdeniz kıyılarındaki eski İngiliz-Fransız mücadelesi yeni bir şiddetle tekrar kızıştı. Ve daha kati bir şekil kazandı. Şimdi bu defa her iki tarafın göz diktikleri şey sahillerde bazı noktaları elde etmeye inhisar etmiyordu. Belki müstakbelde bütün memleket dahiline ilerlemek ve girmek için iktisadi ve sevkulceyşi bir üssülhareke teşkil edecek vâsi mıntıkalara vaziyet etmek şiddetli arzusu idi. İngiltere Mısır’ı seçiyor, Fransa şimali garbi Afrika’da, Suriye’de ve Lübnan’da mevki ve nüfuzunu tahkim arzuyu şedidini besliyor. 1858, bir Fransız kuvve-i seferiyesinin Cebel-i Lübnan’a çıkarılması, 1880, 1890 senelerinde dahi İngilizlerin Mısır’daki ef’al ve harekatı ve neticeten dahi bu iki muhasımın itilafı neticesinde şimdiye kadar her iki hükümetin zabt ve istilâ suretile elde ettikleri hukuk daha ziyade takviye ve tarsin edildi.” (Anadolu’nun Taksimi isimli eserden)
Yirminci asrın başlarında Türkiye Asyası İngiltere ve Rusya arasındaki düşmanlığa ve Alman faaliyetine sahne oluyorda. Fakat yavaş yavaş Alman sermayesi yarı müstemleke Osmanlı ülkesine o derece şiddetle girmeye başladı ki artık İngilizler için Rusya ile anlaşmak ve imparatorluk yollarına bir belâ halinde dikilen Almanya’ya karşı vaziyet almak gerekiyordu. Nihayet Balkan harbi biraz da işte bu rekabetin çarpışma sahası oldu. Ve nihayet büyük imparatorlukların -başta Alman ve İngiliz imparatorluklarının- menfaati uğruna ve hâlâ iştah verici pazarları bulunmak sebebile Osmanlı devleti harp yelinin tesirine kapıldı.
Edebiyatçılar için yapacak ne kalmıştı demiyeceğiz. Büyük harbin o günkü edebiyatımızda iki cereyana yol açtığını söyliyebiliriz:
I. Ekisi gibi vatanın zafer ve felâketlerini terennüm etmek.
II. Yeni zaferler peşinde, yeni ülkelere yayılmak sarhoşluğu.
Birinci safha
Bir harbe girmiş bulunuyorduk. Türk hiçbir zaman, bu kadar geniş safhalarda, bu kadar şaşılacak derecede kahramanlıklar göstererek, her türklü imkânsızlıkları aşarak çarpışmış değildi. Şairin yarı gurur içinde yürüyor hissine veren duygularını bu bakımdan hatırlayabiliriz:

(1873-1936)
“Yine varmış bir ölüm korkusu arslanda bile;
Yüzgöz olmuş bu çocuklar ölümün şahsiyle!
Cephenin her biri bir kıtada, etrafı deniz;
Kara dersek daha dehşetli; ne yol var, ne de iz.
Harekâtın görüyorsun ya, hocam, en kolayı,
Yalınayak Kafkas’ı tutmak, başaçık Sina’yı!
Yapılır zannediyorsan bakalım sen de soyun…
Kıt’a kapmak, köşe kapmak değil artık bu oyun.
(Mehmet Âkif, Safahat, c. 6, s. 106)
Bir taraftan yeni Kafkas muharebesi, Çarlık Rusyası ile yeni hir harp açılmıştır. XVI. asrın, bu cüce, fakat sinsi bir hırsla şişmek isteyen hanlığı yine karşımızdadır. Çarlık emperyalizmiyle bu imparatorluğun yaptığı cenklerin dehşetini şu cümlelerin içinden çıkarabiliriz:
“Köylere, tarlalara niçin harap olduklarını sor: Cevap verirler ki iman eden bazûyu sây bir Moskof cenginde kırıldı!..

(1870-1927)
Bu diyarın şarkında, şimalinde bir avuç toprak bulunmaz ki Türk’ün Moskof eliyle dökülmüş mübarek kanını içimiş olmasın. Bu diyarın garbinde cenubunda bir hanüman görülmez ki cidarı tarümarı Türk’ün, Rus silahıyle uzaklarda ölmüş bir oğluna isali telehhüf etmiye çalışan ah ü vahını dinlemiş bulunmasın!
Moskof’un, sulhu mağfil, sükûtu akur, müdârâsı hâin, yardımı mühîndir.” (Süleyman Nazif, Batarya İle Ateş, s. 4-5)
İtalyanların Çanakkale’ye çıkacakları sözleri dolaşmaktadır.
Edebiyat bu haberlere bile derhal büyük bir mukabelede bulunmaya hazırdır.
“Bugün Çanakkale’deki istihkâm ve gemilerimiz İtalya donanmasının vücudunu tehâlüklerle bekliyor. İtalya’nın yedi şekavetine yapışan alât-ı katilenin, bizim vesait-i cihada fâikiyeti -muhal veya mümkün bir faraziye şeklinde- kabul edilebilen o silâhları idare edecek ellerin mâhiyeti arasındaki fark… Ve fark-ı azîm inkâr olunamaz.” (Süleyman Nazif, Batarya İle Ateş, s. 77)
Yine İtalyanların -şaire göre sebepsiz olarak- Trablusgarb’i istilâ ettiklerini görüyoruz. Gerçekte strateejik ve ekonomik zaruretlerin doğurduğu bu emperyalist hücum muharriri yaralamıştır. Üstelik onun, sivil insanlara barbarca saldırışları vicdanları parçalıyacak bir hâdise olmaktan bile daha fazla, daha fecî bir haldir. Avrupa yüz yıllar zarfında meydana koyduğu büyük medeniyeti ve fikir hayatıyle övünen Avrupa, bu hal karşısında dilsiz ve sağırdır. Ve hatta tasdik edicidir. Öylese edebiyatımızı vatan yolunda yazılmış ıztıraplı şikâyet sayfalarından birini daha açabiliriz:
“İtalya, hastahaneleri topa tutarak canlı, cansız, ne kadar vesait-i teşrifiye varsa hepsini müsadere etmekten çekinmedi. Avrupa, hakk-ı harbin hakk-ı hayata tekaddüm ettiğini bir kaide-i semaviye sûretinde de tedvin eden bir sükût ile macerayı setrederek vicdan-ı beşerin infial-i pâkini bir kelime ile olsun izhar etmedi bile. Bu sözler yalnız resmî Avrupa’ya değil, hâsılı Bahr-ı Müncemid-i şimaliden Mataban burnuna ve Bahr-ı Muhit-i Atlasî’den Ural dağlarına kadar yayılan o mâmur ve müzeyyen, fakat kansız, cansız, şansız topraklara aittir.” (Süleyman Nazif, Batarya İle Ateş, s. 84)
Edebiyat yer yer kahramanlıklara ve zaferlere de sayfalarını açmıya mecburdu. Çünkü Türk milletinin en ağır işkence ve baskılar altında bile sönmiyen hayat kabiliyeti Çanakkale, Kutülamâre gibi cephelerde şaşılacak bir surette taşıyor ve düşmanın ölüm yağdıran ellerini bileklerinden koparıyordu.
“Eski dünya, yeni dünya bütün akvam-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi mahşer mahşer!”
(Mehmet Âkif, Safahat, c. 6)
Burada bir askerin kahramanlık destanı görülüyor. Bütün dünyaya kafa tutmuş bir askerin. Burada asker şekline girmiş Türk’ün, zorlandığı zaman yaratacağı harikaların hikâyesi başlamaktadır. Bu hikâyenin kahraman sahibine hediye edilmiş yine edebiyatımızın kahraman satırlarını düşünebiliriz:
“Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın!
Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın.
Hercümerç ettiğin edvara da yetmez o kitap…
Seni ancak ebediyetler eder istiâb.”
Ve sonra, yapılması lüzumlu bütün saygıları aşan muhayyel muhabbet tezahürleri:
“Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.”
(Mehmet Âkif, Safahat, c. 6)
Vatanın bu şanlı müdafasının komik tecellileri bile var. Taarruz eden tarafa mukavemet etmeye çalışanların fennî biçareliği, teknik noksanları 1939 yılında bile bir destan içinde belirtilmeye çalışılıyor:

“Çarpıp geri dönüyor top sesleri dağlardan,
Canlanarak geliyor üzerimize hava!
Bu çelikten ağızlar köpürdükleri zaman
Kıyıdaki tabyeler sanki birer mukavva!”
(Halûk Nihad Pepeyi, Çanakkale Destanı, s. 33)
Veya bir vatan seyyahı, yirmi dört yıl sonra aynı yerlerden geçerken bile eskiden gösterilmiş bu kahramanlıkların boğucu hatıralarına dalıyor.
“Vapurumuz Boğaz’a yaklaşıyor. Sol taraftaki boz tepelerin sırtında birer yeşil bahçe gibi İngiliz ve Fransız mezarlıkları görülmektedir. Sayısız kabirlerin sandukaları o yeşillikleri beyaz parıltılarla beneklemiş. Mezarlıkların ortalarından gösterişli mermer sütunlar yükseliyor. Bunlar yalnız onların ölüleri için değil, bütün o mermer tepelere Çanakkale’nin son tarihi yazılı:
Dünyayı yenenlerin yenildikleri yer diye!
Çanakkale’nin son tarihi… Boğaz’ın bütün eski tarihleri bu sonun yanında zelzeleye karşı beşik sallantısı gibi unutuluyordu. Güneş doğunda ateş böceklerinin parıltısı kalır mı? Çanakkale’nin artık bir tek tarihi var. Bir tek tarih kendinden öncekilerin hepsini gömdü. Ve kendinden sonra da başka bir tarih yaptırtmayacak. Unutulursa şu mermer mezarlıklara sorsunlar. Çanakkale’nin son tarihini düne de, yarına da ibret levhaları saçan bir volkan gibi diktik.” (İsmail Habip, Tuna’dan Batı’ya)
(Devam edecek…)
Şardağ, R. (1 Mayıs 1940). Edebiyatımızda Vatan Duygusu (VIII). Varlık, 164: 505-508.

