Çanakkale: Bu kelimenin tesirine kapılarak kahramanlık sözleri söylemek beyhudeliğini idrak edelim. Ve yine sadece o günkü edebiyatın, ona bağlanarak meydana getirdiği sahifeler arasında dolaşalım. İmza yerine üç nokta ile neşredilmiş olan bir şiirden bazı mısralar yazabiliri; mısralar ki her Türk gibi onların sahibi de ne suretle gelirlerse gelsinler Sivastopol’a hiç benzemiyen Çanakkale’ye dokunacak ellerin kırılacağını söylüyor:

“Ey düşmanlar hırsınızla ruhunuzu bileyin;
Toplarınız saçsın ateş ve demir;
Onlar bizi kızıştırır… Yalnız şunu belleyin;
Çanakkale Sivastopol değildir!
İstanbul’un kilidini kurcalayan elleri
Kırmak için bekliyoruz geliniz.”
(Türk Yurdu, c. 7, s. 2528)
Acı tezahürler; edebiyatın gerçekten acı mısraları… İki asırdan beri imparatorluğu içinden kemirip duran sinsi Cermen emperyalizmini alkışlıyan, öven, göğe çıkaran görüşler… Fakat muztarıp bir milletin boğulmak üzere iken yılana sarılması kadar tabu ne olabilir?
“Ey Alman, ey köhne, arzın genç evlâdı… Ey yadı gönüllerde perestişten heykel olan… Ey adı bülbüllerin zemzemesi, bulutları ferdaya kadar korkunç ve sevimli büyük millet…” (Feyzullah Sacit, Türk yurdu, c. 7-10, s. 2809)

(1893-1946)
Şair her terk ettiği ülkeden insan feragatinin heykelini dikerek ve vatan sevgisinin sayısız destanlarını dağıtarak ayrılan millet çocuklariyle beraberdir. Fakat bazen şu satırlarda da görüleceği gibi kalpten parçalanarak çıkan duygular bile ifade edilmiye tahammülsüzdür. Çünkü feryad-ı şair, kendisini o kadar büyük matemlere lâyık görüyor:
“Çanakkale’de, Irak’ta, Kafkasya’da, Galiçya’da şehnameler yaratarak mucizeler gösteren ay büyük ordu… En mukaddes toprakların kaldı yâda!… Rabbim kurut dilimi… Ey Türk ağla, karalar gey…” (İshak Rafet, Ne Mutlu Bana Ki: Türk Yaratıldım.., s. 15)
Bir gün de başka bir acı hakikat: Kafkas ülkesi, bu güzel diyar elimizden çıkmıştır. Geçen bütün o uzun ve ıztıraplı zamanlara rağmen bu facia kapanmıştır. Ve derhal bir vatan türküsünün meydana çıktığını görüyoruz:

(1883-1935)
“Her köşede bin çiçekli bahçeler vardı;
Göklerin güneşinden güller yağardı…
Dağların yeşil saçı niçin ağardı?
Gecelerin niçi hasret çeker hilâle?
Seni Türk’ün hicranı mı kodu bu hale?”
(Celâl Sahir, Türk Yurdu, c. 7-9, s. 369)
Bazen de millet suçlu ve günahkâr tutuluyordu. “Aradan beş asır değil, elli bin sene geçse yine bu kadar sükût edeceğimize ihtimal verilmezdi.” diyen muharrir:
“Fakat” diyor, “şimdi bize ne kaldı?”… Ne oldu ki beldeler değil, kişverler gidiyor da bu yine hotkâm, yine miskin bir lâkaydî ile onlara acımak, hayır, acımak şöyle dursun, onların matemine hürmeten her hangi haz ve zevkimize bir dakika sükût emretmek istemiyoruz.
Fransa Alsas-Loren için kırk beş sene matem tuttu. Türk kanlariyle sulanmış Türk nehri (Tuna) için kaç tane ağlayanımız var?” (Süleyman Nazif, Firak-ı Irak, s. 55-56)
Nihayet vatan duygularının kudreti hâlâ hafızalardan silinmemiş olan bu sözlerin sahibi küskün ve ümitleri kırık bir halde büyük şehitlere sesleniyor:
“Ey vatan için can verenler!… Ey vatan yolunda uzuvlar feda edenler!… Ey vatanın serhadlerinde ve topraklarında etten ve kemikten siperler yapanlar!… Ve ey bunların matemdar veya endişekâr hopşanı!… Siz bu kütle-i hodkâmın daima fevkinde kalınız.” (Süleyman Nazif, Firak-ı Irak, s. 60)
Halbuki ey sevgili şair! Sen de birlikte olmak üzere ağlamadık vatan evlâdı mı kaldı? Gözler ki nihayet yaş doldukça boşanabilen görme uzuvlarımızdır. Ağlamak, sadece ağlamak onların yıllardır biricik vazifesi oldu. Ve ıslanan, boşanan bu gözlerde artık tükenecek yaş kaldı mı ki?… Vatan, biraz da, asırlardan beri atalarımızın ve bizim gölgelerimiz dolaşan sevimli bir ülkedir. 1914’ü takip eden yıllar, bu gölgelerin bile kımıldamasına imkân bırakmadı; çünkü şimdi o, ışıksız bir gece ve baharsız bir kıştır:
“Gelmiş geçmiş o güneşli günlerden bize ancak bu ışıksız, ıssız gece kalmıştır; güzü olmaz bir baharken bu yurt, şimdi her yerden bulduğumuz baharı yok bir kıştır.” (Süleyman Aktuğ, Türk Yurdu, s. 928)
Bir bakıma da günün psikozunu saran bu hava pek tabii görülmelidir. Düşman bulutları altında kalbi sıkışmış, çeşitli arzulara göre taksime uğramakla boynu bükülmüş bir yurt üzerinde artık şuurun kusursuz işlemesi ve düşmanlarını açık bir surette seçmesi mümkün değildir. Üstelik o düşmanlar hakkında söylenmemiş söz kalmamışsa ve o düşmanlara bir asırdır sayısız lânetler savrulmuşsa. O halde yeni suçlular bulmak, teselliye kavuşabilmek için bambaşka günah sebeplerine işaret etmek edebiyat için de bir zarurettir. Hem bu hale Balkan bozgunundan sonra da rastlanılmıştır. O zaman da halkın, milletin kayıtsızlığı ve ölülerin sükûnetine benzer hali duyurulmak istenilmiştir:

(1866-1945)
“Esen soğuk rüzgarlarda, geçen siyah bulutlarda, sabahleyin koyu bir ufuktan kalkan dargın güneşte, akşamları melûl eteklerini etrafa salıveren zulmetlerde bütün memleketin simaını teşkil eden şeylerde nikbet ve musibet, enin ve matem yağdıran bir mana var; ve şimdi, işte ne vakitten beri devam eden menazırı dehşet-i fecaatten sonra, maneviyatızla bu muhit-i mesaib arasında bir nevi ülfet ve ünsiyet hasıl oldu denebilir. Artık görülen şeyler gayr-i müterakki birer facia, işitilen şeyler gayr-i muntazar birer badire değil; galiba daha fenasına, daha acısına tesadüf edilmemekten mütevellit bir his ile, alelâde zamanlarda insanın hissiyatını zir ü zeber edecek vukuatın yanından bir itidal-i lâkaydâne ile geçiliyor.” (Uşakizade Halit Ziya, Türk Yurdu, c. 5-6, s. 855-856)
İşte böylece büyük harp içinde de muhiti aynı gözle görüş devam etmektedir. Vatan edebiyatı, büyük harp içinde yeni yeni sahalarda inkişaf ediyordu. Artık vatanî konferanslar verilmiye, halkın duygusu kamçılanmıya çalışılıyor, yurt içinde gezintiler, dolaşmalar görülüyor ve bunların neticelerine “Edirne’den Bursa’ya”, “İzmir Seyahatı” gibi adlarla mecmua sahifelerine rastlanıyor:
Yeni bu devir içinde, felâketler karşısında sesi kısılmıyan, boynu bükülmez ve dili tutulmaz sanatı vatan duyguları üzerine de eğilmiş görüyorduk:
“Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz,
Bu yol ki Hakk yoludur dönme bilmez yürürüz.”
(Mehmet Âkif, Safahat, c. 5, s. 74)
Gelen cehennem bile olsa göğüslerde söneceğini söyliyen şair, şuur âleti bir sarhoşluğa âlet olmuş, maksatsız ve asılsız bir övünmeye kendini kaptırmış değildir: Bu kahramanca karşı koyabilme güveninin sebeplerini de işte sıralayabiliyor:
“Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye ayni, vicdan bir;
Değil mi ortada bir sine çarpıyor… yılmaz;
Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz.”
(Mehmet Âkif, Safahat, c. 5, s. 74)
Halbuki bu ıztırap, annelerin ölümleri karşısında duyulan ıztıraplardan da derindir. Metinler görüyoruz ki kelimelerine takılan duygularımız bizi bir dünyaya götürüyor:
“Ah anne!…
Keşke ben yalnız senin öksüzün olsaydım… Ve yalnız senin öksüzün olarak kırk sene evvel ölseydim de böyle yetim-i vatan ve yetim-i tarih kalmasaydım!” (Süleyman Nazif, Firak-ı Irak’ın mukaddimesinden)
Vatanın bir yetimi kalışın sebebini sormıya lüzum var mı? Bu sebebi artık edebiyat kâfi derecede anlatmış değil midir?
“Son asırlar, hususiyle son seneler elimizden ne kadar yerler aldı. Ben bundan böyle vatanımın hudut ve aksamını coğrafya kitaplarında değil, kendi tarihimde ve kendi kalbimde arayacağım. Türk’ün kanını koklamış, öpmüş olan her toprağın ruhu benim ruhumun içindedir. O, başka devletin haritasına yalnız ismini nakleder, o da giryan ve nalân olarak…” (Süleyman Nazif, Batarya İle Ateş, s. 90)
II:
Büyük harp siyasî hayatımızı türlü cephelerden sarsmakla fikirlerin değişik, birbirinden ayrı sahalarda yayılmasına sebep olmuştu. Buraya gelinceye kadar gördüğümüz bütün duygular, nihayet vatanın seyrini takip edişin neticelerinden ibaretti. Gerçekten bütün hisler ve bu hisler içerisinden bazen iniltili, bazen kararsız, bazen imanlı yükselen sesler muharebelerle, siyasî kombinezonlarla, askerî haberlerle ve nihayet bütün bir vatanla beraber yürümüştür. Zaman olmuştur ki yurt müdafaasının bir böyle şekline tesadüf edemeyen kalem sahibi yurttaş coşmuş ve Çanakkale, Galiçya seferlerinin sarhoşluğu içinde kudretli mısralar bırakmıştır. Gün olmuş sesler hıçkırmış, gün olmuş, beklenen bir hıçkırığın bile duyulmadığı, seslerin kesildiği anlaşılmıştır. Fakat fikir ve hislerin bir ikinci safhası vardır ki burada coşkunluk, büyük hülyalar hâkimdir.
Görüyoruz ki herkesten evvel büyük Türk mütefekkirin ümitlerine son yoktur. O da, hayatın en sevgili köşesinde yaşattığı arzusunun gerçekleşmesini beklemektedir.
“Düşmanın ülkesi viran olacak,
Türkiye büyüyüp Turan olacak.” (Ziya Gökalp)
Veya uyanmak, kurtulmak milleti yine ideal haline, selâmete çıkarmak günü gelmiştir, şaire göre bu hakikati de anlamak lâzımdır:
“Artık uyan, necat günü gelmiştir:
Şu Türklüğü felâketten kurtarmak,
Onu yine selâmete çıkarmak
Senin için en mübarek bir iştir.” (Mehmet Emin, Türk Yurdu)
Diğer taraftan, yine bu sıralarda bir vatanperverlik tiyatrosu faaliyeti alıp yürümüştü. Öyle vakıtlar oldu ki içinde Turan denizine dükülmeyi veya düşmanı bel kemiğinden kırarak tekrar Viyana kapılarına dayanmayı ülkü edinmiş eserler yazılıyor, sahneye konuluyor ve oynanıyordu. Bu sayısız tiyatro eserlerinin oynanması için sahnelere ne lüzum, ne de imkân vardı. Yine ayni gün içinde duygular dramatize edilebildiği gibi hamarat dülger elinde çabucak salaştan bir sahne de kuruluveriyor; böylelikle yarının büyük hülyalarına bel bağlamış eserler hep ayni noktadan kuvvet almak, hep ayni yere dönüp dökülmek üzere birbiri peşi sıra meydana getiriliveriyordu.
Hakikat:
Mütareke olmuştur. İstanbul’da tecessüm eden yüzü siyah vatanın talihine bir de yurtlarını bir pula satan bedbahtların karanlık hareketleri karışmıştır. Bütün büyük mücadelelerden sonra Sevr paçavrasının bir başlangıcı olan bu mütareke hudutlardan içeriye girer girmez Osmanlı ülkesini durgun, sessiz ve muti bulmuştur. Bütün savaşların, taşkınlıkların, eşsiz kahramanlıkların sonu bu muydu? Büyük Alman ırkı diye göğsünü yırtarak bağıranların, en sonunda görecekleri şey, yenilmez ve geçmek için düşmana yol vermez Türk’e rağmen akibet pes diye silâhını terkeden bir Almanya mı olacaktı? Hükümdar hiyanet edecek, hükûmeti idare edenlerden vatanlarını satanlar bulunacak; ve düşman mandalarının mukayesesi yapılmıya başlanacaktı, öyle mi? Hani vatan nâraları? Nerde kahraman askerleri harekete getirmek için Harbiye Nezareti’nin emriyle neşredilen epik tebliğler? Ve bütün o vatanperverlik edebiyatı nasıl birden susuverdi?…

(1889-1974)
Hükûmet merkezi olan İstanbul’a bakmak istiyoruz. bu hazin şehrin felâketli manzarasını yıllar sonra da olsa bir kalem çizmekte ve kahramanına temsil ettirmektedir.
“İstanbul, eski İstanbul değildi. Bıraktığı günden beri biraz daha yanmış, biraz daha viran olmuş; bu yerde gördüğü şeylerin hiç biri ona eski zamanının hatırlatmıyordu. Dostlarının veya tanıdıklarının her biri bir tarafa gitmiş, bazısı ölmüş, bazısı da ölümden beter bir hale girmişti. Nitekim avdetinin ikinci günü bir yabancı gibi sokaklarda, şaşkın ve bezgin dolaştığı bir sırada rast geldiği bir kaç âşina ona diğerlerin aramak arzusunu vermişti.”
“Hiç bir yere gitmiyecek, hiç bir kimseyi görmiyecekti. Onu, mevhum bir inziva ihtiyacı kaplamıştı. Yalnız arada sırada akşam üzerleri biraz yürümek ve biraz hava almak ihtiyaciyle Gülhane Parkı’na kadar gidiyor ve orada tenha bir köşeye çekilip isteksiz, bezgin, ağaçlardan yaprakların düşüşünü seyrediyordu, ve yanına bir başkasının yaklaştığını hisseder etmez uzaklaşıp gidiyordu.” (Yakup Kadri, Hasretten Hasrete)
(Devam edecek…)
Şardağ, R. (15 Mayıs 1940). Edebiyatımızda Vatan Duygusu (IX). Varlık, 165: 532-535.

