Edebiyatımızda Vatan Duygusu – X

Mütarekenin içinden 
Bir imparatorluk hatırlayabiliriz; asırlardan beri sosyal ve ekonomik temelleriyle öğünen, bu övüncün meyvalarını, Budin kapılarında, Afrika çöllerinde, büyük Asya hudutlarında toplayan, sade zafer kaydeden bir imparatorluk. 

Fakat yine bir imparatorluk görüyoruz ki medreselerinde ders veren ve okuyanları kalmamış, hudutlardan içerilere kadar uzanan geniş topraklar üzerinde çalışan kollar hafiflemiş, toprağın verimsizliği nisbetinde, üzerinde yaşayanlar cehle doğru yürümüş, memleketin idaresini mukadderata bağlayan hükümetler sayısız olarak gelip gitmişler. Nihayet büyük harpler ve felâketler görmüşüz, durmadan zaaf ve mağlubiyet kaydetmişiz. Bütün harp devamınca soluk almadan harbederek müttefikimizin aman dilediği güne kadar döğüşmüşüz. Sonunda büyük mağlubiyet… Esaret halkasını boynumuza geçirmek isteyenler karşısında mağlubiyet…

Zavallı edebiyatın nasibi bu mağlubiyetleri sineye çekmekten başka ne olabilirdi. Susmak, sadece sessiz heceleri belirsizleşmiş inlemeler, yutulmuş taşkınlıklarından vazgeçirildiği için bir dağ gibi kalbe çökmüş isyanlar… İşte vatan edebiyatımızın mevzuları. Fakat öyle bir millete mensubuz ki ağlamak ve inlemek bile bizde isyanla karşılaşmadıkça; en büyük hicranlar, en büyük ümitleri de peşinde sürüklemedikçe tezahür edemiyor. 

Mütareke bir sükun devriydi; görünüşte bir hareketsizlik devriydi; her köşe başında düşman süngülüsü bekleyen vatanın edebiyatı için sükun devri..

Fakat ne şekilde olursa olsun edebiyatımızın vatan için, susacak, felâketlere ayak uyduramayacak kadar sesi bitmiş değildir. Nitekim mütarekenin ilk safhası yarı sükun, yarı şikâyetler içinde geçer. 

Falih Rıfkı Atay
(1894-1971)

I: Bir edip, Makedonya’dan geçiyor; şimdi artık çoktandır bizim olmaktan, bizim havamızı teneffüs etmekten uzak Makedonya’dan:

“Eski Türk şarkılarının yansıdığı ve çarıklarının çürüdüğü dallar, işte şu ufuk çizgisinin arkasından Manastır, Eyüp kadar Türk olarak alıştığımız Manastır, ötede Kosova, Üsküp, başımın içini son Osmanlı tarihinin sert dalgaları karıştırıyor. Bu hatıralar, imparatorluk kartalının kopmuş kanat parçaları, dökülmüş etleri, yolunmuş derisi, artık hayat verilmesi imkânı olmayan ceset parçalarıdır. Makedonya dağlarının eriyen karlarının serin ve genç suları bu gönül acısını anlamadan akıyor. Kim bilir nereye?… Adriyatik’e mi, bizde bir damla tuzu kalmayan imparatorluk denizinden hangisine?” (Falih Rıfkı Atay)

Enis Behiç Koryürek
(1891-1949)

Fakat iman, herşeye rağmen tarihlerin pek az kaydettiği bu büyük harbe rağmen kaybedilmiyor. “Varsın gelsin arzın daha bir beliyesi” diye gürleyen şairin bu felâketli mütareke günlerinin de geçeceğine itimadı sarsılmamıştır:

“Bir kırılmaz yalın kılıç gibi hıncımıza, imanını kalkan etti her akıncımız. Tayfunlara yoldaş oldu nâra salan Türk!… Hey koca Türk, Tanrısından kuvvet alan Türk!…” (Enis Behiç, Miras)

Mağlubiyet vatanı düşmana teslim etmek demek olan mütarekeye girerken gerçi bütün güzel ülkeleri birer birer bırakmıştık, öyle ayrılmıştık. Fakat bu gidiş, bu ayrılış hiç bir zaman geriye dönmeyiş demek değildi. Her türlü fedakârlık zamanlar, yurdunun üzerinde dolaşmasına rağmen şair anda içmektedir. Büyük felâketler karşısında böyle kükreyiş ve imanlı haykırış, başka milletlerin vatan mısralarında acaba pek görülmüş müdür?

“Gidiyoruz, geleceğiz
Biz bu yolda öleceğiz…
Dağlar gibi düşman olsa, 
Ferhad olup deleceğiz…”
(İshak Rafet, Ne Mutlu Bana Ki: Türk Yaratıldım, s. 16)

İstanbul’un işgal altında bulunduğu, bütün mütareke zulmünün bu ufkun üzerine çöktüğü günler hayli hazindir. Düşmanların zalim gölgesine, padişahın bedbaht yardımları karışmakta; ve millet, asıl millet, ölmek istemeyen, saflarını bozmak istemeyen millet bu iki taraflı azaba katlanmaktadır. Seslerini çıkaranlar, iç ve dış düşman emriyle sürülüyor, sayısız canlara kıyılıyor. Susmak terbiyesi, saltanatın bekası uğruna halka aşılanıp duruyordu. Malta da sürgün bulunanlardan bir şair bütün bu haller karşısında:

“Ruhum benim oldukça bu imanla beraber,
Üçyüz sene, dörtyüz sene, beşyüz sene bekler.”
(Süleyman Nazif)

Dediği zaman diğer bir dostu cevap veriyor, hırçın, asabi ve kırılmış soruyordu:

“Üçyüz sene bekler mi, nasıl bekleyeceksin?
Ruhun da asırlarca bu hüsranı mı çeksin?” 
(Mehmet Âkif)

Ve sonra şikâyetlerine isyanlarını karıştırarak devam ediyordu:

“Kaç yüz senedir bekliyoruz; doğmadan fedâ!
Artık yetişir çektiğimiz hasret-i yeldâ
Bir nefha-i rahmet de mi esmez diye sînem
Yandıkça; semâdan boşanıp durdu cehennem.” 

Bununla beraber, en sonra o da imanlı kalabiliyor ve bu imanı kaybetmediğini hatırlatıyordu:

“Madem ki Hakkın bize vadettiği haktır
Şarkın ezeli fecri yakındır doğacaktır.”
(Mehmet Âkif)

Ümit:
Her ümit, bir kurtarıcının şuurlarda entüitif [sezgisel] bir şekilde doğuveren bir aksi midir; yoksa yeni bir kurtuluş hazırlayan ve ölmez milletlerin tarihlerinde yarattıkları bir muhit midir? Kim bilir?.. Fakat mütarekenin ardından, öksüz vatanın dörtbir köşesine yeni düşmanlar saldırtan düşmanlarımıza ve çöken hükûmetin milletin sırtına yüklediği sayısız yüklere rağmen bu arada bir ümit sezilivermiştir. Zaten acılarıyla ümitleri, ümitleriyle acıları boğuşup duran milletimizin bütün bir tarihinde bu diyalektik akın kadar tabii bir şey mevcut değil diyebiliriz; madem ki tabiat ve biyoloji kanunlarına uyarak safha safha şekil değiştiren çöküşlerin ardından genç ve dinç kalkınışlar resmeden bir hars ve kültür topluluğuna mensubuz. İşte vatan diye elde kalan bir lokmacık topraklarımıza yeni felâketler mukadder olmuştur. Fakat “İkinmek [iki ayağı üzerinde durmak] mümkün değil mi?” “Hasta adam”ın canlılığını isbat etmek sırası değil mi?

Memleket henüz ölmemiştir. Anadolu içinde harpler yüzünden erkekleri azalmış evlerde heniz ihtiyarlar, onlar da yoksa yavrucuklar vardır. Ve ayrıca bunların üzerinde bir millet oluşu en büyük esasını teşkil eden diğer bir takım bağlanış ve bu bağlanışın imanı vardır. Derindir bu diyar; henüz dışındaki haraplıklara bakarak hükümler verdirtmeyecek kadar derindir:

“Bu mukaddes memleketin toprağı dünyanın ne kadar mihneti varsa çekmiş, ne kadar zevki varsa sürmüş, en müstesna, en mühlik en yüksek ve en ince halet-i ruhiyelerinden geçmiş bir adamın yüzü gibi buruşukluklar, çizgiler içinde harap, yorgun ve solgun görülür. Anadolu bazılarının zannettiği gibi marazî bir ataletin zebunu değil, derin bir hassasiyetin mahkûmudur. Oradaki insanların hayatı, bütün o basit, iptidaî ve hatta hayvani görünüşlerin arkasından bizim şimdiki sınaat aleminin, şimdiki sınaat medeniyetinin buharı ile dumanlanmış gözlerimizin kavrayamıyacağı kadar geniş ve batıni bir âlemin esrarını saklıyor.” (Yakup Kadri, Ergenekon, s. 20-21)

Ruşen Eşref Ünaydın
(1892-1959)

Muharrir, bir kalabalıkla beraber Anadolu seyahatindedir. Bu seyahat, bir hicret zaruretinden doğmuş bulunuyor. İstanbullu kadın ve bazı erkekler esir memleketlerinden utanç dolu, yas dolu; bir kağnı üzerinde göç etmekteler. Birden bir kadın sesi duyuyorlar:

“Çataltepe’nin kıvrıntısında gördüğümüz bir kadın sesi: Oha… oha… hele, hele, hele!” diye haykırdı. Az sonra bir kağnının doruktan üstümüze doğru koptuğunu gördük. Herkesi telâş aldı. Arabacılar beygirlerin başına geçti. Yolcular yamaçtan yamaca kaçıştı. Fakat çarıkları yeri sarsıyor gibi boğuk ve sert basan bir kadın koştu. O öküzleri önledi. Oka beline vererek bir ayağı ileride ve üvendireği mızrak gibi yere saplı, kağnıyı uçurumun önünde zaptetti.” (Ruşen Eşref, Ayrılıklar, s. 8-9)

Bu kadın kimdir? İşte Anadolu’ya ve onun hâlâ dinç insanına bel bağlayan ümitli kalem, bize onu tanıtmaya çalışıyor:

“Asıl Türk, ecir kılıklı asıl sahip, çoğumuzda mücerret bir coğrafya mefhumu halinde duran vatanın, haysiyetlerini etiyle, canıyla, ezberlemiş asıl Türk, kendi cefasının çetin güzelliği içinde, bir tecella gibi zuhur etti!… Vatanı yüz elli yıl Macar içlerinde, dört asır “Sahra-yı Kebir’in  eşiğinde daha dört bahar evveline kadar da ‘Bahr-ı muhit-i Hindî’nin kıyılarında tutanların öz anası, öz kızı; yavuklusu, bacısı!…” (Ruşen Eşref, Ayrılıklar, s. 8-10)

Henüz muhit, kurtarıcıyı yetiştirecek olan muhit ve şartlar yok olmuş değildi…


Şardağ, R. (1 Temmuz 1940). Edebiyatımızda Vatan Duygusu (X). Varlık, 168: 598-600. 

Yorum bırakın