Zonabıa Whıte’ın Hayatı

Louis Bromfield
(1896-1956)

Bir İngiliz hikayesi

Zenobia White öldü. Bu sabah her zamanki gibi kahvaltı yapmağa gidiyordum. Patikayı çıkarken komşu çiftlikte kalan “James Smith”i şiddetle nefes alır ve ter içinde kalmış bir halde gördüm. O, beni görünce bağırdı: “Zenobia White öldü!”.. O zaman, hemen hemen bir asır kadar yaşamış olan ihtiyar garip bir kadının ölümüyle altüst olmanın tuhaflığını anlamış gibi sessiz, konuşmaksızın, gayri tabiî bir halde kaldı. 

Ben onun niçin o kadar bitkin bir halde olduğunu biliyordum. O kadar ki kendini bilmez bir haldeydi. Orada, sol tarafta, sarı beneklerin gölgeliğinde, güneş altında sorgularımı bekler bir halde duruyordu. 

Istırap verici haberlerden bahsedeceği anlaşılıyordu. Fakat o, bu haberlerin niçin o kadar ehemmiyetli şeyler olduklarını bilmiyordu. Bunun için o kadar heyecanlıydı. 

Zenobia White öldü.” Zenobia White’ın ölümüyle mevcudiyetimizden bir şey eksilmişti… Buna ne denilebilirdi? Bir şey ki mazi, ölmüş ve ebedi olarak kaybolmuştu.

O üç günden beri ölmüştü” dedi; abes. O, Zenobia’nın köpeklerinin babasının, onları ilemeleri sebep olan şeyi araştırdığı zamana kadar, saatlerce uluduklarını farketmişti. Evini ihata eden keçi boynuzu ağaçları ve yabani yaseminlerden leylâk koruluğuna geçmişti. “Kendi kuşları” dedi James, “ölmüşlerdi”. Tavukların, kedilerin, hindilerin arasından geçerek kapıya doğru gitti ve durdu. Fakat cevap alamadı. İçeri girdi. Zenobia beyaz ipekten gelinlik bir rob giymiş olduğu halde orada uzanmıştı. Yüzünde bir zifaf örtüsü; ölmüştü ve robluk kumaşı o kadar eski idi ki tamamıyla sararmıştı. Altmış sene evvelki zamanlarda yaptırmış olmalıydı. Böylece, her hangi bir şey küçük dünyamızdan uzaklaşmıştı. Ben artık Zenobia’yı siyah dantelden yarım eldiveni ile, kolunda bir sepet, uzun tren yolunun tozlarını süpüren sarı canfesten, karışık ve garip robunun içinde gezinirken göremeyeceğim. O büyük güçlüklerle tertip edilmiş zerafet içinde… Buruşmuş ve acaip şapkasının kenarından asılan dantelden küçük tülünün içinde parlayan siyah kehribar renkli gözleriyle kurumlu bir halde, dar, büyük ve çok büyük yollardan inerken Zenobia White… Korkunç ihtiyar, içimizden hiç birinin hatırlayamayacağı, belki yüz yıldan evvelki zamanlarda, köprünün yanında, çok aşağıda, büyük bir çitin arkasında kurulu, insan eli girmemiş bağlarla örtülü bir evceğizde yaşamıştı. 

Zenobia White, bu ihtiyar ve insandan kaçan kadın “Carolus Benhard” gibi daima sarı canfesten elbiseler giyinirdi. Zenobia White hayatının sonuna kadar evlenmemişti. Benim dünyaya gelişimden altmış yıl önce yapılmış bir zifaf robunun içinde ölmüştü. James Smith şaşırmış bir halde oradan gitti. Va ancak babamın hatırlayabildiği çok uzak günlerde, o, bu eski, harap evde yaşamıştı. Hayvanlar ona korkmadan yaklaşırlardı. Bahçesindeki kuşları ona alışık bir hale gelmişlerdi. Serçeler ve ardıç kuşları koşup biraraya toplanırlardı. Küçük evinin kubbesinde baştan başa kendine alışmamış serçe yuvaları vardı. Evini kaybetmiş köpekler ona gelirlerdi. İsimsiz, soyu sopu belirsiz, sarı benekli köpekler ki rızıklarını vermek için Zenobia’nın çıkmadığı o yerde, o sabah, ölümüne ağlamışlardı. Kediler de vardı. Bir sürü kedi ki köpek kardeşleriyle barış halinde yaşarlar ve Zenobia’yı sarı canfesten yapılmış yere sürünen robu içinde, sabahleyin yürüyüşe çıktığı zaman yolun üzerinde, gülünç bir alay halinde, az bir mesafe ile takip ederlerdi. 

Ve ihtiyar, beyaz, yirmi sene zarfında bu beyat at, bir bölmenin arkasında ona gardiyan vazifesini görerek, bu setin arkasında yaşamıştı. Hiç kimse, küçük beyaz kapıyı, düşlerini vahşi bir halde gösteren ihtiyar beyaz atla karşılaşmadan açamıyordu. O, bütün bu yıllar içinde asla, ne gem, ne de koşum tanımamıştı. Yalnız bu sabah Zenobia ölü bir halde, gelinlik robu ile yerde serilmiş yattığı zaman James’in babasına hücum etmedi. Çok hüzünlü duruyordu beklerken…

Hatıralarım ve babamın hatıraları çok uzağa gidebiliyorlardı. Zenobia White daima bu halde yaşamıştı. Bu şeylerin derinliğine varabilmek için geriye, daha geriye, büyük babamın zamanına dönmek zarureti hasıl oldu. O, Zenobia White, tanımış olduğu güzel bir kadındı. Büyük, siyah ve kibirli gözleriyle bir amazon gibi ata biniyordu. Fakat bu devirde, içinde babasının öldüğü o küçük kır köşkünde yalnız yaşıyordu. Annesi Amerikalı bir prensesti. Doğduğu zamandan az sonra ölmüştü. Zenobia yirmi yaşında öksüz kalmıştı. O zamanlar haydutlar vardı. Ve zaman zaman çıldırmış bir Amerikalı, bir muhaciri ve ailesini kasden öldürürdü. Hamisiz ve yalnız kalan, kendisine çok talip çıkan bir genç kızın üzerine hücum edildiği anlatılıncaya kadar Zenobia hiç bir şeye ehemmiyet vermeyerek, cüretkar bir surette, değirmenin yanındaki küçük evinde, babasının tebaasının hamili olarak kalıyordu. “Fakat Zenobia White demişti, büyük babam, kendi kendisini idare edebiliyordu.” O belki de kendisini Zenobia’nın bir sürü hayvanlarından biri olarak görüyordu. 

Fakat o, onun için en çok beğenilen biri olmamıştı. Zenobia, Duncan Makleod adında, kendisi gibi şedit huylu, kırmızı saçlı İskoçyalı bir muhaciri seviyordu. Güzel bir adam, ve uzayan bütün kıtanın en çevik olanı. Zenobia, onu müfrit tabiatının kızgın vahşiliğiyle sevmişti. Fakat ateşli ihtirası sakin bir yol takip etmemişti. Bir gece onlar, atla bir gezinti yapmak için hareket ettiler. Döndükleri zaman Zenobia güzel atını gururla sürerek onu bir santim kadar geçmiş bulunuyordu. Bu yüzden kavga ettiler. Evceğizlerine geldikleri vakit (ki orada Zenobia, düğün robuyla ölmüş bir halde bulunuyor) O içeri yalnız girdi. Her halde onlar evlenmelerinden bir veyahut iki gün önce bir münakaşa yapmışlardı. Ve Zenobia, artık onu ebediyen görmeyeceğini kendisine söylemişti. Ve o zaman (büyük babam anlatıyordu) zorbaların ve Hıristiyanlığı terkeden Amerikalıların korkusuyla pencereleri, kapıları barikat haline getirerek içeride saklanmıştı. O, kibirli, mağrur karatkerine hükmedebilmek işteğiyle okumak için İncil’i açmıştı. Böylece elinde, gece yarısına kadar sessiz ve yalnızca okudu…

Acı bir sesle, baykuşların inlediği ağaçların ortasında, açık bir ormanın içinde, bütün bu küçük kır köşkü ve Zenobia yalnız, İncil’in üzerine eğilmiş, ahlâkını düzeltip ona saadet getirmesi için Allah’a dua ederken, bu sahne kolayca tahayyül edilir…

İşte tam bu sırada bahçenin fundalıkları arasında kımıldayan birinin hafif ve şüpheli sesi, bir ayak patırtısı… Bir, yahut bir düzüne insanın yürüyüşü. Çünkü ırmağın gürültüsüyle gecenin karanlığı içinde bunu bilmek mümkün değildi. Ve Zenobia, babasının tabancasını yakalamak için kalkıp, dinlemek üzere kapıya giderek iç yağından yapılma biricik mumunu tutuşturuyor. Yeniden, ayak sesleri ve mırıldanma… Belki de bu gürültüler, baykuşun acı sesi ve fundalıkların arasında gürüldeyen rüzgârdan meydana geliyor. Ve nihayet Zenobia tabancasını kaldırarak zorbaları korkutmak için kapının arasından ateş etti. Bir patlama, sonra Zenobia’nın elinde henüz tütmekte olan silahı, orada bekleyip durduğu müddetçe, gecenin durgunluğunda bir sükût… Gitmişler.

Artık baykuşların iç çekişi ve rüzgârın inleyişinden başka bir şey hiç bir şey duyulmuyordu. Ve sabahleyin, (tekrar anlatmaya başladı büyük babam) o, penceresinde oynaşan güneşin ışıkları, bahçedeki ardıç kuşları ve serçelerin şarkısıyla uyanmıştı. Yatağının yanındaki iskemlenin üzerine serilmiş olan gelinlik robuna bakmak için kalktı ve giyinmiş olarak merdivenleri inip kapıları ve pencereleri sonuna kadar birer birer açtı ki, bu pencereler bahçeye bakıyorlardı. 

Orada, patikada, arka üstü Duncan Makleod boylu boyunca yatıyordu. Kızıl saçları güneşte bir alevi andırıyor… Ölmüş, kalbinin üzerinde bir kurşun…

Gözlerimi kaldırdım. Ve bu esnada kurtyemez ağacının altında oturmuş olan James Smith’in yüzünü seçtim. O, kuru otun biçildiğini ve bulutların garbı karalttığını unutmuştu. Ne yaptığını biliyordum. 

Zenobia White’ın ölümüyle niçin o kadar korkmuş olduğunu idrak etmeye çalışıyordu. Ben artık onu arkasından bütün kedilerinin takip ettiği ve yerlerden toz kaldıran sarı canfesten robu içinde hiç bir zaman göremeyeceğim. Küçük dünyamızdan biri eksilmişti…


Bromfield, L. (15 İkincikânun 1938). Bir İngiliz Hikayesi: Zenobia White’ın Hayatı. (Çev: Rüştü Şardağ). Varlık, 109: 583-584.

Yorum bırakın