
– Mustafa oğlum, bize yok mu anlıyalım da!
– Ulan Mehmet, yumurtacı Hakkı’ya veremedim görüyorsun. Bir çekimlik bir şey var, gözüne mi battı.
– Ne cözüme batacakmış da!. Vermezsen ne çıkar ki, toz; rakı olsa anlarım.
– Ulan tozu beğenmedin mi? Adama derdini, efkârını unutturur.
Demindenberi lâfa karışmıyan yumurtacı Hakkı:
– Hani, dedi. Bizde de dert var ya.
Bir an için ortada bir sessizlik havası esti. Sonra gene Hakkı devam ederek:
– Oğlum şu koca deniz karşımızda dedi. Birazdan da kafaları çekeceğiz. Serin rüzgâr da var, karnımızı da doyurduk. Daha ne istiyoruz.
Demin dertten bahseden Mustafa bu sefer:
– Ne istiyeceğiz, dedi, belâmızı.
Deniz gerçekten çok güzeldi. Onlar “Kemerkaya” kıyılarında bir iki kayalığın arasına yerleşmişler yırtık mintanlarının arasından göğüslerini yelpazeleyen taze bir bahar rüzgârının serinliğini içlerinde doya doya içiyorlar ve engin denizi seyrediyorlardı. İçlerinden Mehmet Trabzonlu diğerleri ise Anadolu’nun bilmem neresindendi. Mehmet’le Trabzon’un yerlilerinde olduğu gibi iri siyah gözler, kalın kirpikli, ince dudaklı kibar bir yüz vardı. Zaten vücudu da ince ve kuru olduğu için bu halile ince belli, narin vücutlu Trabzon kızlarına benziyordu. Bunun için arkadaşları ona ara sıra, “Kız Mehmet!” derler, o da bu söze fena halde kızardı. Yumurtacı Hakkı da onun gibi ince uzun, bayağı sopa gibi bir şeydi. Ona yumurtacı demelerinin sebebi kurnazlığındandı. Onun gözlerine bir defa bakan onun ne şeytan, ne anasının ipini satmış bir hergele olduğunu çabucak anlardı.
Şimdi denize dalmışlardı hepsi de. “Boztepe” sırtlarından yavaş yavaş renkli, süslü bir gelin tacı gibi yükselen sabah güneşi ılık bahar rüzgârında yıkanarak serinlemiş ve çakılların üzerine uzanmış olan bu üç çocuğun kirli ve çıplak ayaklarında renkler ve gölgeler çiziyordu. Kocaman Karadeniz sanki süt limandı. Dün geceki çılgın fırtınayı görenler, bir çok insanların malını ve canını sürükleyip götüren bu kudurmuş denizin nasıl şimdi mışıl mışıl uyuyan bir kedi yavrusu gibi sakin bir halde, kıyıdaki çakıllara süründüğüne şaşardı. Şimdi Mehmetle, yumurtacı Hakkı içtiği afyonun da tesirile gözleri küçülen Mustafa ile alay ederek onun acayip yüzüne dalmışlar, Trabzon’da onunla nasıl arkadaş olduklarını ve onun İstanbul’un, Anadolu’nun bir çok yerlerinde ne maceralı günler geçirdiğini düşünüyorlardı.
Geçen sene tanışmışlardı onunla. Ama nereliydi? Neyin nesiydi? Niye ve nasıl Trabzon’a gelmişti? Bunu ne o söylemiş, ne de kendileri sormak lüzumunu duymuşlardı. Yalnız ara sıra Mustafa’nın ağzından, uzun zaman Kastamonu’da çorap yapan bir tezgah sahibinin yanında çalıştığını fakat el tezgâhlarının bir gün iş yapamayacak bir hale gelmesi dolayısıyla Konya’ya gittiğini ve bir zaman sonra da İstanbul’a geçtiğini işitmişlerdi. Mustafa onlara İstanbul’da işsiz geçen günlerinin serserilik maceralarını uzun uzun anlatmış ve onların üzerinde sihirli bir adam tesiri yapmıştı. Bir aralık kendisine bakıp gülüştüklerini gören Mustafa:
– Ulan keratalar dedi, benimle zekleniyor musunuz?
Mehmet hemen atıldı:
– Yok, dedi, ağabey ama,
– Ulan ben senin ağabeyin miyim?
– Sen geçen gün ben yirmi sekize bastım demedin mi?
– Hadi canım ağabeyim olma da bacım ol, ama surat ne sendeki diye bakıyorduk.
– Beğenmediniz mi?
Mustafa’da hani pek beğenilecek surat da vardı ya. Mehmet’le yumurtacının da düşündüğü gibi, insanın, üç senedir bu çocuğun İstanbul gibi bir şehirde devamlı bir iş bulamayıp sürünmesinin ve bir serseri olup çıkmasının sebebini biraz da bu suratta arıyacağı geliyordu. Mübarek surat değil mahkeme duvarıydı sanki. İsterseniz bir süpürge veya bir ocak deyin artık siz. Meşe ağacına benzer bir vücut üzerine kafa diye her tarafından budaklı, çürük, delik deşik olmuş kof bir kütük geçirin, işte Mustafa’nın ta kendisi.
Kıpkırmızı, girintili çıkıntılı yanaklar, gene kırmızı kocaman ve damarları gözüken bir burun, gece gündüz içtiği rakı, afyon gibi şeylerin tesirile kapanmış çipil gözler, bön bön bir bakış.
– Ulan Mustafa hani sende de surat var ya!
Hakkı’nın bu sözü Mustafa’nın kulağına bile girmemişti. O şimdi denize dalmış, durgun suyun üzerindeki mavi dalgacıkları seyrediyordu. Sonra onlara dönerek:
– Dün geceki hava ne yaman şeydi değil mi çocuklar? dedi. Bir de şu havaya, şu denize bakın, süt mübarek süt.. Eğil de bakraç bakraç iç.
O zaman akıllarına geldi ki bugün bayramdı. Dün akşam onlar da bütün şehir halkı gibi yarın hava fena gidecek diye eseflendiklerinden bugünkü durgun denizi görerek bayramı hatırladılar. O zaman Nuri dedi ki:
– Ulan dün akşam amma korkmuştuk değil mi, hava yarın da berbat gidecek diye?
Evet, dün akşam gerçekten çok korkmuş ve üzülmüşlerdi. Bayramın berbat bir hava ile gelişi onları bekledikleri güzel günler yerine felaketler gören Truvalılar kadar üzmüş ve düşündürmüştü. Oysa ki bayram denen, eğlence denen velhasıl güzel ve iyi bir gün geçirmek, yaşamak denen nesnelerin onlarla hiç bir ilişiği yoktu. Mehmet birdenbire sordu:
-Bu gece ne yapacağız da? Metelik yok ki kafayı çekelim.
Mustafa’nın aklına bir şey geldi ve:
– Bu akşam bendensiniz dedi. Ben sizi “soğuk su”ya götüreceğim. İpekçizadeye. Beni iyi tanır, onun odunlarını falan hep ber kırarım, bir çok işlerini ben başarırım. Çok babacan bir adamdır, hepimize içirir.
– Sahi mi ulan?
– Ulan şalvarı bozuk, hiç yalan söylediğimi gördün mü?
***
Akşam, birlikte “Soğuksu”ya gitmek üzere parkın önünde buluşmuşlardı. Etraf, sokaklar, rıhtıma, kaleye giden yol hıncahınç insanla dolup taşıyordu.
Sokaklarda kıvılcım gibi çocuklar uçuşuyor, şoförler otobüsleri başında:
– Haydi kavak meydanına yüz paraya! diye bağrışıyor, ihtiyar kadınlar:
– Dur tomofilci da! Buncağızı da al da! diye torunlarını kamyonlara bindirmeğe çalışıyorlardı.
Sokaklarda en çok göze batan şey kadınlardı. Bir kısmı hâlâ, çarşaf kalktığı halde üzerlerinde ona bir tarafından benzetilmeğe çalışılmış elbiseler kaldırımların üzerine dizilmiş, caddeden gelip geçenleri seyrediyorlar ve böylelikle, belki de birer serseri gibi evlerinde kapalı geçirdikleri günlerin acısını çıkarmak isteyerek her gördükleri insanın üstüne başına, her tarafına ayrı ayrı, tecessüsle bakıyorlardı. Park, ağzına kadar insanla doluydu. Halkevi bandosu onlara güzel müzik parçaları dinletiyor ve dükkânların önünde biriken çocuklar, birbiri arkası sıra kırkar para vererek birer bardak şıra içiyorlardı.
Onlar Mustafa’nın düşüncesi üzerine parka girmediler. Bu kıyafetle polisin şüphesini davet edeceklerdi. Hem bayramdan onlara neydi canım? Bandonun çaldığı senfonik bir orkestra parçasını mı dinliyecekler, veya “Ayda” operasınını melodik incelikleri mi kavrayacaklardı? Veyahut mutlaka onların doğuşta terbiye edilmiş yumuşak ve zeki bir kulakları olduğunu ve bu güzel ve temiz hayata imrendiklerini mi söylemeliydik?
Üçü de kararan havaya, Yoroz burnunda batan güneşin mavi denize yaydığı kızıl ışıklara baka baka “Soğuksu” yolunu tuttular.
***
İpekçizade Trabzon’un en zenginlerinden olup bahardan itibaren bir karısı bir de kızından ibaret olan ailesile Soğuksu’daki yazlık, küçük evine çekilerek bütün yazı dinlenmekle geçiren çok müsrif, hoşmeşrep bir adamdı. Zafanos taraflarındaki geniş toprakların büyük bir kısmı kendisine aitti. Ve oradaki bağından, ekininden, büyük meyve ağaçlarında aldığı para ile bütün bir yazı ayaklarını uzatarak, akla sığmaz paralar sarfederek zevkle, eğelenceyle geçirirdi. Her akşam evinde rakılı, mezeli sofralar kurdurur, eşi dostu çağırarak serin ve ılık rüzgârların estiği çamlıklara bakan köşkünde güzel geceler ve âlemler geçirirdi.
İpekçizade şehirdeki evinin odunlarını Mustafa’ya kırdırıp sokak işlerinin bir çoğunu ona gördürdüğünden Mustafa’yı çok iyi tanıyordu. Hemen her yaz, akşamları “Soğuksu”daki evine onu çağırıp misafirleri gittikten sonra iyice sarhoş eder, sonra ona bir takım maskaralıklar paytırarak gönlünü eğlendirirdi. Bilhassa Mustafa’nın bir hali onu çok neş’elendirirdi. Mustafa askerde iken dört beş sene onbaşı olarak kaldığı için iyi kumanda veriyor ve İpekçizadenin yanında kumanda veriyorum diye içkinin tesirile boğuk boğuk sesler çıkararak kendini yerden yere fırlatıyor üstünü, başını soyarak çıplak çıplak ortada dolaşıyordu. İşte bu sonuncu hareketi İpekçizadeyi tarlasına elli kuruş yerine otuz kuruş ırgat bulduğu zamanlarda, bu neş’eyle içer içerdi.
İpekçizade’nin bahçede bütün bu kendini bilmez bir halde yaptıklarına evinin kafesli penceresinden bakan karısı ile kızı üzülürler, utanırlar ve öfkelelenirler ve o gece onu kızdırmamak için bir şey söylemeyip sabahleyin ana kız İpekçizade’nin yüzüne karşı:
– Be adam derlerdi, o serserilerle düşüp kalkıyor onlara içiriyorsun; onlar senin dengin mi? Bir akşam da ailenle, çocuğunla güzel güzel otursana! O zaman, gece yaptığının farkına varan bu koca göbekli iri, patlak gözlü adam gözbebeklerini şişire şişire:
– Hanım, onlar da insan, onlara da iyi muamele etmek lâzım, derdi.
Yooo! Artık bu hale dayanılmaz. Yine böyle, haber vermeden ve yanında da iki arkadaşını getirdiğini ilk önce İpekçizade ile karısı pencereden görerek dişlerini gıcırdattılar ve:
– Bak, bir dediler, iki kopuk da beraberinde. Yooo! Artık bu hale dayanılmaz.
İpekçizade misafirlerini selâmetlemiş sallana sallana çamlıktan evine dönüyordu. Bahçeye yaklaşacağı sırada kapıda Mustafa’yı ve yanında da iki kişi olduğunu gördü. Sonra iri göbeğini oynata oynata ve kırmızı yüzünde kopuk birer et parçası gibi sarkan dudaklarını yaya yaya:
– Ooo! dedi, Hoş celdin Mustafa yanındakiler de kim?
– Bizim arkadaşlar..
Mustafa ve arkadaşları utanır bir vaziyet takındılar. Mustafa iri ve kırmızı yüzünü yere dikmiş, diğerleri de ellerini öne kavuşturmuşlar bu sessiz durumla önlerine açılacak yeni bir âlemi bekliyorlardı. O kadar sessiz ve durgundular, sanki Libya kıyılarında felâketlerine Jüpiter’in acıyıp yardım edeceğine dair bir işaret görüp sessizce bekleşen yeni Truva delikanlıları idiler.
– Hadi girin, oturun bakalım.
Sonra üçü de, önde Mustafa olduğu halde, İpekçizadenin bu sözü üzerine boş iskemlelerin yanından geçerek bahçedeki setin üzerine sıralandılar. Ve hemen kadehler dolup boşalmağa başladı.
Mustafa ve arkadaşları kendilerinden geçecek, İpekçizade kendisini bilemeyecek bir hale gelince eğlence faslı başladı. İpekçizade’nin bir işareti üzerine Mustafa belinde yukarıya çırılçıplak olup yıkıla yıkıla ortada sıçramağa başladı. İpekçizade’nin bu çıplak vücuda bardakla soğuk su dökmek gibi hareketleri Mustafa’yı daha çok kızıştırmağa başladı. Derken ötekiler de ceketlerini, pantolonlarını atarak ve artık utanmayı falan da bırakarak birbirlerini itip kakmaya ve şuursuz bir halde de olsa ev sahibinin böyle hallerden hoşlandığını sezdiklerinden ortada koşuşturmaya başladılar. Artık İpekçizade’nin keyfi yerini bulmuştu. Bir taraftan elindeki kadehi buruşuk ve şişman gerdanının titrete titrete kafasına dikmeğe çalışıyor, diğer taraftan patlak gözleri büsbütün şişiyor, ve iri geniş ağzından salyayla karışık neş’e dökülüyordu. Hele, onların üçünün de şaka derken yüzlerini gözlerini parçalarcasına birbirlerine saldırmaları, mintanlarını yırtıp, yüzlerini kanatmaları İpekçizade’yi yerinde duramayacak bir hale getiriyor ve o zaman yine o salyalı ağızla;
– Yaşa..yın.. ars..lan..lar diyerek iskemlesinden kalkmak ve onları ayakta seyretmek istiyor. Fakat akşamdan beri içtiği rakının tesirile ayağa kalkmaya kendinde kabiliyet göremeyerek yeniden olduğu yere çöküyordu. Birden aklına Mustafa’nın verdiği kumanda ve yaptığı hareketler gelerek güç belâ çıkarabildiği boğuk bir sesle:
– As..ker..lik.. diye bağırdı.
Mustafa işi anladı. O da kırmızı ablak suratını gerip ağzını yayarak:
– Emret.. paşam.. dedi.
Ve sonra birden olduğu yerde zıplayarak ve kendi kendine, “hazır ol!” diyerek dik durmağa çalıştı. Gûya “hazır ol!” dedi gûya hazır oldu. Bir defa, sesi insan sesinden ne kadar uzaktı? Ellerini yanına kavuşturmuş olmasına rağmen ayakları sağa sola yalpa ediyordu. Yüzünü bir ciddiyet, bir sertlik ve mana kaplamıştı. Kapakları şiş, kirpiksiz, çipil, kanlı gözlerile adaleleri gerilmiş, sert, budaklı bir kütüğe benzeyen yüzünde hem korkunç, hem de acınacak bir hal vardı. O gözlerindeki kızıllık, yüzünün sertliğiyle ne kadar korkunç gözükse bakışlarının derinliklerine gizlenmiş olan gizli bir acı, ellerini “hazır ol” vaziyetinde, yanda tutmak isteyişi, kimin için böyle akşamdan beri put gibi durup, ne için bu toz toprak içinde üstünü başını parçalayışı, suratındaki ağaç parçalarına benzeyen et ve sinirlerin altında ıztırap çeken ikinci bir yüz varmış gibi gözükmesi ve nihayet bugünkü bayramla onun eğlenme düşüncesinin arasındaki acı ve biraz da korkunç münasebet Mustafa’da aynı zamanda insanı düşündürecek ve ağlatacak bir hal bulunduğunu anlatıyordu. Bir aralık kendilerinden o kadar geçmişlerdi ki, akşamdan beri, onların bu acınacak halini seyretmekten bitkin bir hale gelen İpekçizade’nin karısı:
– Huu! diye bağırdı. Yetmez mi artık?! Nerdeyse şafak sökecek!
Sarhoş adam bu söz üzerine bir şey söylemek ister gibi oldu, dilinin gücü yetmedi, kendini zorladı ve ağzından:
– Onlar da insan der gibi bir sözün çıktığı görüldü. Sonra eliyle Mustafa’ya işaret ederek, toprak zemin ile, arasında bir metre kadar mesafe bulunan bahçedeki yüksek seti gösterdi ve oradan “aşığı atla!” der gibi bir şeyler söyledi. Sonra:
– Kumandan… Asker gibi emirler verdi.
Mustafa’nın yanına sürüklediği arkadaşlarına:
– Yat! diye bağırdı.
Fakat sarhoş olmalarına rağmen Mehmetle, yumurtacı Hakkı yuvarlanmayı gözlerine kestiremediler. O zaman İpekçizade:
– Sen! diye bağırdı.
Bu söz üzerine Mustafa:
– Emret bey baba! dedi. Nasıl olsa onbaşıyız. Şimdi İpekçizade elini havaya kaldırmış emir verecekti ve setin başında duran Mustafa’ya doğru birdenbire:
– Yat! dedi.
Yattı.
– Kalk! dedi.
Fakat kalkamadı. O ağır vücut dağdan yuvarlanan iri bir kaya parçası gibi setten aşağı yuvarlanmış ve düştüğü yerde bir çekme gibi yığılıvermişti. İpekçizade geniş göbeğini elleriyle tuta tuta gülmeğe, katılacak gibi kahkaha atmağa başladı. Patlak gözleri neş’eden biraz daha açılmıştı. Fakat gülmesi yavaş yavaş kesildi, ileriye doğru kulaklarını diker gibi oldu sonra evinden bir gürültü duydu. Sonra Mustafa’nın hâlâ yattığı yerden kalkmadığın görünce:
– Kalk! diye bir daha kumanda verdi.
Fakat buna cevap olarak kulakların boğa gibi bir haykırma, acı acı bir inleme geldi. Yerinden doğrulmak istedi. Kaklamadı. Bu sırada karısı başını iyice örtmüş, bahçeye gelerek elindeki tentürdiyot şişesile yerde yatan Mustafa’ya doğru koşuyordu. Mehmetle, yumurtacı Hakkı Mustafa’yı yerden kaldırıp diz üstü oturtmuşladı. İri, kütüğe benzeyen yüzünden yer yer kanlar akıyordu. Sol kaşının üstü parçalanmış, diz kapakları baştan başa sıyrılmıştı. Gözlerinden, yüzündeki kanlara yaşa benzer bir şeyler karışıyor ve etrafa hafif bir inilti yayılıyordu. İpekçizade’nin karısı bir yandan saçlarını iyice örtmeğe çalışıyor, bir yandan da Mustafa’nın yüzünde ve dizindeki kanayan ve yaralanmış kısımları sarıyordu. Sonra elindeki son paçavrayı da “tevbe tevbe” diyerek yırttı ve Mustafa’nın kaşını sardı. İpekçizade karısına seslenmek istiyor, sesini duyuramıyor, kalkmak istiyor, kalkamıyor, boşalan şişenin dolması için orada bulunanlara işaretler ediyor fakat kimseye bir şey anlatamıyordu. Bir aralık, bir şey olduğunun, deminki eğlenceli, gürültülü vaziyetin değişmiş olduğunu sezer gibi oldu, ve ağzını yarı açarak etrafına bakınmağa başladı.
Kadın Mustafa’nın kanayan dizini de tentürdiyotlayıp, sardıktan sonra ötekilere hiddetli hiddetli:
– Hadi siz de gidin artık, dedi. Bayramı da burnumuzdan getirdiniz. Arkadaşınız burada kalsın, zaten sabaha bir şey kalmadı. Sabahleyin uyanır gider.
İpekçizade de vaziyeti homurdana homurdana anlattı. Fırsattan kocasını hem çimdikliyor, hem de itekaka:
– Hay zıkkım içeydiniz diyerek eve doğru sürüklüyordu.
Mehmetle, yumurtacı Hakkı, ceketlerini, setin dibinde sızmış olan Mustafa’nın üzerine örterek kös kös çamlığa daldılar.
Serin bir rüzgâr yürürken göğüslerine çarpıyor, kulaklarına yeşil ve karanlık kırlardan bir kumaşın makasla kesilişi gibi gece böceklerinin sesleri geliyordu. Onlar hiç bir şey düşünmeden, birbirlerine çarpa çarpa, başları önde sersemler gibi yürüyorlardı. Sessiz gece, dün bayram yapan şehrin uykusundan çaldığı neş’e ve iyilik dolu bir hava içinde, sanki duyulan ve elle tutulan bir madde halinde kırlara, böceklerin yuvalarına ıslak otların arasına karışıyordu.
Şardağ, R. (1 Eylül 1937). Yat kalk. Vakit, 100: 439-441.

