Muhacir

Sedirin yırtık muşambasına parmaklarını geçirip oynamaktan bıkmıştı. Uykusuz geçen bir gecenin göz kapaklarında meydana getirdiği şişkinliği görebilmek için aynanın karşısına geçmiş, soluk, esmer yüzündeki eski gülüşünü kaybetmiş olan, parlak elâ gözlerine şaşkın şaşkın bakıyordu. Kahvedekiler bugün onun hiç kimse ile konuşmayışına, hattâ onları etrafına toplayıp “Köroğlu”nun “Beyahu” sütununu olsun okumayışına bakarak o kadar şaşmadıkları halde, aynanın karşısında böyle dakikalarca yüzüne bakıp durmasının sebebini anlayamamaktan gelen bir hayreti gizleyemediler. Kahveci Mestan, sarı kıvırcık sakallı, çiçek bozgunu yüzünü buruşturarak:

– Bana bak muhacir, dedi. Âşık mısın yoksa? Hani böyle bir derdin varsa, kafanı soğuk suya daldır çıkar, bir şeyin kalmaz.

– Hadi canım babalık; bizim gibi aç adamda âşıklık ne gezer?

Mehmet Irak Türklerindendi. İhtiyar dul anasını bırakıp Türk topraklarına geldiği günden beri memleket memleket dolaştıktan, 5, 6 sene Karadeniz kıyılarında yaşayıp, deniz sevgisiyle yanan içini dinlendirdikten sonra bir tesadüf neticesi İstanbul’a kadar gelmişti. Onun Iraklı oluşu ve böyle diyar diyar gezip duruşundan ötürü muhacir derlerdi ona. Kendi de bu söze hiç kızmaz, hattâ bu kelimede içinin bütün sıcaklığını anlatan bir manâ sezdiği için:

– Elbette oğlum, derdi. Ben muhacirim, garip adamın biriyim.

İri yapılı vücudu ve esmer kalın ensesine göre yirmi beşini geçen yaşını kestirmek mümkünse de küçük ve toparlak yüzüne bakarak onu çocuk bulmamak elde değildi. Hele kıvırcık kirpiklerinin altında bir türlü yerinde duramayan elâ gözleri, baktıkça daha küçük gösterirdi onu. Bu küçük ve çocuk gözlerle, esmer yanık yüzü ve o iri vücudu öyle garip bir manzara gösterdi ki, hiç kimse ilk anda, yüzüne bakıp, düşünceli mi, neş’eli mi, nesi var anlayamazdı. Fakat her saniye fırıl fırıl dönen ve manasında saf bir çocuk duygusunu yaşatan bu gözlerin bazen öyle bir duruşu, o kadar canlı bir halde, kızgın bir burgu gibi insanın gözüne batışı olurdu ki, işte o zamanlara onda ya bir üzüntü veya bir düşüncenin bulunduğu kolayca farkedilirdi. Bugün de, arkadaşları o gözlerin birden bire duruvermesinden şüphelenerek bir şey olup olmadığını soruyorlardı. Deminden beri kahvenin tozlu bir sedirinde dalgın bir halde yatan Mustafa ortadaki sessizlikten kuşkulanarak başını kaldırdı ve:

– Ne oluyoruz, diye bağırdı. Şeytan mı geçti ölüsü kınalı yerden?!..

Bu sözler, ortalığı harekete getirmek şöyle dursun, sessizliği bir kat daha ağırlaştırdı. Şimdi köşedeki masada altmış altı oynayan üç kişi ile Mustafa ve arkadaşları sanki bu durgunluğu halletmek istiyorlarmış gibi düşünceye dalmışlardı. Kahveci Mestan bile, “Ne var acaba?!” diye camekânlı bölmeden dışarıya doğru uzayan siyah, yağlı mermere dirsekleriyle abanmış kendini bu ölgün havanın gidişine kaptırmıştı. Kahvenin iskeleye bakan kapısı rüzgârdan bir makam tutturmuş gıcırdayıp duruyor, dışarıda denizin rıhtıma çarpan dalgaları bir uğultu halinde içeriye kadar geliyordu. Bu sükûtun iyi bir şey olamayacağını, çok zamanlar ya bir kavganın, ya bir ağız çatışmasının başlangıcı demek olacağını iyi bilen Mustafa yattığı peykenin üzerinden atlayarak muhacirin yanına geldi ve:

– Sen bana anlat derdini kardeşim, dedi. Bakma sen o hırtlara!..

Mehmet, bu seste kendisine çok yakın bir insanın tatlı tesellisini bulmuştu. Bugüne kadar gerçi düşündüğü hiç bir şeyi onlarda gizlememişti. Amma zaten hayatta düşünceyi davet edecek hemen hiç bir şeyle karşılaşmamıştı. O, hep görmüş ve seyretmişti. Anasını köyünde bırakıp Türk topraklarına geldiği günden beri her gördüğü şeye doya doya bakmış, her baktığı şeyi sormadan araştırmadan, bir çocuk gibi kafasının içine yerleştirmişti. Onun düşünce dünyası ara sıra, kafasındaki bu hatıraları anarak tekrar gözlerinin önüne getirişinden ibaretti. Bu yüzden, arkadaşları onun hiç durgun ve düşünceli halini görmemişler, “Ulan muhacir, yaşamışsın bu dünyada vesselam” diyerek anlattığı şeyleri büyük bir merakla dinlemişlerdi. Fakat bir gün hayatında tuhaf bir değişiklik olmuştu. Belki ilk defa bu durgun halini ve düşüncesinin sebebini onlara anlatmayışı kahve arkadaşlarını kırmış, hatta biraz da sinirlendirmişti. İçlerinden en candan bir çocuk diye tanıdığı içindir ki -hem de bu “iç sıkıntısı” dediği şeyden kurtulmak için- düşündüklerini, duyduklarını Mustafa’ya anlatmak istemişti:

– Mustafa kardeşim, diyordu. Akşamları Tanaş’ın bahçesinden manav Hakkı’ya şeftali falan yükleyip getiriyorum ya; işte birgün “Yeşil Tulumba”nın karşısındaki İnhisar müdürünün evinde sarışın bir kız gördüm. Bana güldü, sonra da, “Nasılsın cicim”, dedi. 

– Peki sen ne dedin?

– Tabii ne söyleyebilirdim, utandım döndüm geriye. 

– Ulan darılma amma, az enayi değilmişsin!.. Hem sana bir şey söyleyeyim mi? Sen bu kadar sene serserilerin arasında yaşamışsın amma hâlâ hanım” evlâdı olmaktan kurtulamamışsın!

Muhacir birden ayağa kalkmak ve kahveden çıkıp gitmek istedi. “Hanım evlâdı” sözü kafasını o kadar zedelemişti ki.. Fakat ne kadar fena insanlar da olsa onu bu kahveye, şu kırık sandalyelere, Karadeniz’in coşkun dalgalarını hatırlatmak bile şu yosun kokan Beylerbeyi sahillerine bağlayan sevgiyi düşünerek fikrinden vazgeçti. Bununla beraber Mustafa’nın bu sözü onu düşündürmeye başladı. 

– Ben, ben, diyordu. Bu kadar sene onların içinde yaşadım da gene hanım evlâdıyım

Belki, diye düşündü. Belki de doğru. Hayatta dört eş sene kadar mektep görmüş, bir ana baba terbiyesi almış olmasına rağmen serserileri her zaman, her yerde birbirinden farklı olmakla beraber sevmiş fakat kendini hiç bir gün onların düştüğü yerlere kadar sürükletmemişti. Çocuk gözleri ve tertemiz yüreğiyle dünyada yalnız şüphesiz ve kimsesiz şeyler sevmişti. 

Samsun’un saatlerce bakıp doyamadığı fenerini nasıl benimsemiş ve o gün kimse bakmadığı halde kendi kendine tutuşup sönen aşığını nasıl seyretmişse, tabiat gibi kimsesiz ve hür olan o sahil çocuklarını da öyle sevmişti. Onu şu tozlu peykelerin üzerinde yatıran şey bu hayatı her şeyden çok sevişiydi. 

Fakat işte, bir haftadan beri içinde sarışın kız için doğmaya başlayan hisler, onu yavaş yavaş, kendisini anlamayan etrafındaki insanlardan uzaklaştırmaya başlamıştı. O bu, hizmetçiyi belki de sevmişti. Fakat onun bu sevgisini kahvedekiler hiç de kendisi gibi anlamıyorlardı. Birden kolunu dürten Mustafa’ya dönerek sert bir sesle:

– Ne var?, dedi. Ne dürtüyorsun?

– Bana bak muhacir! Kusura bakma, seni gücendirdik. Bana bir şey sorma, amma ne istersin söyle yapayım senin için. 

Gözlerini ağlayışa benzer bir nemlilik havası kaplamıştı. Bir an Mustafa’ya sert sözlerle kırdığına içi yanarak üzüldü. Sonra gene sarışın kızı düşünmeye başladı. İçinde ona karşı nasıl bir istek, ne tarzda bir sevgi vardı? Bunu anlayamıyordu. Bildiği bir şey varsa yüreğinde temiz hisler duymaya başlamasıydı. Fakat ne de olsa onu gördüğü zamanlar bütün vücuduna “sıcak su”ya benzer bir şeyin dökülür gibi olması, bazı geceler, rıhtımda dolaşırken birdenbire gözünden yaşlar boşanıvermesi, içinden: “Âşıksın ulan muhacir, saklama işte” yollu sözler söylemesine sebep oluyordu. 

Bu belki de tuhaf bir aşktı. O, bu sarışın kızı ne zaman hatırlasa, aklına küçükken dizinin dibinde yatıp saçlarını okşattığı ve şimdi öldü mü, kaldı mı, iyice bilemediği anası geliyordu. Nasıl onun buruşuk ellerini, ve pembeliği gitmemiş olan yanaklarını seve seve öpmüş, koklamışsa, belki bu kızı da öyle sevmek ve koklamak istiyordu. Bu yeni sevgi ona arasıra, içinde bir çok hatıraları bulunan Trabzon’u hatırlatıyor. O zaman yeniden gözleri yaşararak:

“Hadi da!.. Çeçelim suni da!..” diyen Rizeli kayıkçının tatlı sesini ve bu sesle limanın sandalını Karadeniz uşaklarıyla birlikte denize indirdiği günleri, “soğuk su” sırtlarının çam kokan havasını içine sindirdiği zamanları düşünüyordu. Üstelik bu kahveye geldiği günden beri ona bu “sürüngeç” İstanbul çocukları Trabzon’u, oranın sıcak yürekli denizcilerini bir hayli aratmıştı. Bu kimsesizlik anlarında öyle geliyordu ki sevmekte olduğu kızla bir defa konuşsa, bütün öksüzlüğünü ve yalnızlığını unutacaktı. Onun bunun odununu kırarak geçenin bir baltacı olmakla beraber, serseri ruhunda hisli insanlar gibi kımıldamalar duyuyor ve herkes gibi duyduğu bu şeyleri hiç olmazsa Mustafa’ya olsun anlatabilmek istiyordu. Arkadaşının:

– Bana bak muhacir, nasıl olsa o da bir hizmetçi parçası; senden iyisini mi bulacak? demesi üzerine içinde bir rahatlık hissetti. Mustafa bu sefer de:

– Bak, dedi, kardeşim, kimse duymaz. İkimiz şimdi çıkarız Nasıl olsa her akşam kız iskeleye bakkala geliyor. Arkasını bırakmazsın. Ben Yeşil tulumbanın altındaki dereye saklanırım. Oraya gelmeden sen kızın önünü keser maksadını anlatırsın.

– Sen de mi geleceksin?

– Ne olur ne olmaz, bakarsın bir cıngar kopar…

***

Küplüce sırtlarında Karadeniz’in yırtıcı fırtınasından birazcık olsun kendini kurtaran kış güneşinin beyaz ve renksiz ışıkları sönüyordu. Kovalamaca oynayan çocuklar gibi Boğaz’dan başlayarak her iskelede biraz daha kalabalıklaşarak koşan dalgalar, Çengelköy ve Kuzguncuk icadiyeleri [mahalleleri] arasına sıkışıp korkudan geri çekilmiş, boynunu kısmışa benzeyen Beylerbeyi rıhtımına çarpıp hızını kaybediyor, sonra Kuzguncuk’a doğru bir kavis çizerek uzaklaşıyordu. 

Mustafa ile muhacir, yırtık paltolarının yakasını kaldırarak  ayrılan kızın peşinden gidiyorlardı. Bir aralık Mustafa öne doğru koşarak arkadaşını bir tehlikeye karşı korumak endişesiyle dereye gizlenmeye gitti. 

Muhacir, şimdi kızın arkasından gidiyor, kendi kendine: “Neyim eksik? Çirkin bir adam denmez ki bana; günde altmış kuruş kadar para da kazanıyorum. Sonra hanımları isterse benim bir ana baba evlâdı olduğumu sorsunlar” diyordu.

– Ulan be, ne kadar saf olursam olayım, diye düşünüyordu. Bu işte olmayacak bir şey yok ki! Hem bana önce o gülüp lâf attı. 

Sarı kıvırcık saçlı, pembe yanaklı kız hızlı hızlı yürüyor, kese kâğıtları, bira şişeleriyle dolu bulunan ellerini soğuktan korumak için evin bayanlarından bozma olduğu anlaşılan, soluk renkli mantosunun içine sokmaya çalışıyordu. Küçük ve pembe yanaklı yüzündeki kalın kumral kaşları çatık ve alnının çizgileri kırışıktı. Sokağa her çıkışında, onu hep böyle asık suratla gördüğü için bu hâl muhaciri beşini aşkın olmasına rağmen çok saf düşünüşlü bir adam olup, olur olmaz şeylere kapıldığını da bilmiyor değildi: Korkmuyordu. Sarışın kız önceleri onun, arkasından geldiğini görmemişti. Fakat, kendini kafasında kurduğu hayal dünyasının içinde görüp gözleri parlayan muhacir: “O beni mahsustan görmemezliğe geliyor” diye büyük bir ümit içinde tatlı düşüncelerine dalıyordu. 

Önünde sanki geniş bir daire açılmıştı. O, bu dairenin içinde yer yer, bir prensesle bir çobanın seviştiğini, bir işçi ile bir patron çocuğunun kucaklaştığını görüyor ve yeni dünyası genişleyerek gitgide caddeleri ve şehirleri kaplıyordu. Birden bu dalgınlığından ayrıldı. Bu gibi hallerde adeti olduğu üzere:

– Ulan gene sapıttık, diyerek gözleriyle sarışın kızı aradı. O, hâlâ onu görmemiş gibi yürüyordu. Artık kendini ona duyurması lâzımdı. Bir iki defa öksürmeye başladı. O zaman hizmetçi kız:

– Tuhaf, dedi içinden; bu sersem de ne diye peşimden geliyor? Sonra:

– Acaba, diye düşündü, geçen gün küfe ile karşımda sırıtan çocuk mu bu? Ben de yüzüne gülmüştüm galiba. Amma bunların ne zararı vardı? Evin, “Küçük Hanım”ları da akşama kadar pencerelerden caddeye doğru abanarak kapılarının önünden geçen güzel delikanlılara bakıp gülmüyorlar mıydı? Hattâ, “canım” diye söz bile atıp içeri kaçıyorlardı. Bu fena bir şey olsaydı büyük annelerinden azar işitmeleri lâzımdı. Halbuki o da torunlarının bu hareketine:

– İlahi yumurcaklar, ölmeyin siz e mi? diyerek kasıklarını tutup, gerdanını kırıta kırıta gülmüyor muydu? Olsa olsa kendi de “Hanım”ları gibi muhacirin yüzüne gülmüş veya söz atmıştı. Yoksa bu serseri kendisiyle konuşmak mı istiyordu? Tuhaf şey, demek her şeyden evvel yırtık pantolonunu, yakası kopuk gömleğini görmüyordu. 

Sarışın kız, bütün bu düşüncelere rağmen, ona bakar gibi yapmak, kendisine ne biçim sözler söyleyeceğini işitmek arzusuna kapıldı. 

Bu sırada muhacir, “Yeşil Tulumba”ya yaklaşıp da Mustafa’yı derenin içinden kasketini sallar, “Hadi ulan zırtabozluk etme işte” der gibi bir vaziyette görünce cesarete geldi. Zaten deminden beri onun küçük, tombul ellerinin soğuktan kızarması, kulaklarının mosmor kesilmesi, içinde sızlatıcı hisler uyandırmış, ömründe belki ilk defa ağlayamamaktan doğan bir acı ile dudaklarını ısırmıştı. Söyleyeceği şeyleri düşünmeden: 

– Şey, baksana, diye önüne atıldı. Ellerin buz gibi olmuş, kulakların da donmuş, yazık değil mi sana?

Güzel sözler beklerken böyle ukalâlıkla karşılandığını gören sarışın hizmetçi, birden yüzünü ekşitti. “Hanım”larının sokakta kendilerine lâf atanlara karşı takındıkları tavrı düşündü. Onun biraz olsun duralar gibi oluşunu, kendisine güzel bir cevap vermek için hazırlanış diye telâkki eden muhacire sol elini alay eder gibi sallayıp başını da yarım sağa çevirerek:

– Sus terbiyesiz!.. diye bağırdı; ben senin bildiğin kızlardan değilim. Başka kapıya git…


Şardağ, R. (15 İkincikânun 1938). Hikaye: Muhacir. Varlık, 109: 587-588.

Yorum bırakın