Sanat mı modaya tabidir, moda mı sanata?

Julien Benda | D&R - Kültür, Sanat ve Eğlence Dünyası
Julien Benda
(1867-1956)

Bir zamanlar, genç bir Estet (Esthete) bana modern müziği methediyor ve onun beşer ruhuna o kadar büyük bir kudretle hitap eden incelikleri anlatıyordu. Ben ona, garip devrimizin ihtiyaçları üzerinde, kat’iliği içinde güzel gibi görünen bazı şeyler düşünüp düşünmediklerini sordumdu. Mesela: “Gathetique”in Adagio’sunu, yahut “Sihirli Flüt”teki papazların kalbini. 

O bana şöyle cevap verdi: “Biz onları çok güzel buluyoruz, fakat artık bu neviden eserler yazılmıyor… Zamanın zevkine itaat eden bu sanat arzusu hiç bir sabit kıymet tanımıyor. Ve garip şekillerini hergünkü hayatımızdan alıyor. Gene bir ay kadar oluyor, büyük hikayecilerimizden biri büyük bir edebi gazetede zemmedilmişti, çünkü mevzuu, 1890’da yazılmış bir hikayeyi hatırlatıyormuş. (Bu Maupassant’ın hikayesi idi.) Aradan bir zaman geçtikten sonra savın bir zatın kaleminden çıkan şu tenkidi okudum: “Bu kitap benim hoşuma gidiyor. Çünkü 1937’den daha güzel.”

Her şeyden evvel aktüel sanatkârlarımız zamanın kasırgası içinde kendilerinin (şahsiyetlerinin) kaybolmasını kabul ediyorlar. Genç doktorum, bir asırdan beri üstadı oldukları 2000 senesinin insanları için, modern sanatkârların artık birer cansız tezkere olarak kalacakları çok sevindiklerini bana temin etti. 

Genç rehberim anlatmaya devam etti:

“Modern sanatkârlarımız, ne kadar, bahsettiriniz “Beethoven”in adagiosu gibi bir şey yapmak istiyorlarsa da buna muvaffak olamıyorlar. İster istemez kendilerinden bir defa bile bunu istemeyen devirleriyle tahdit edilmiş bir halde olacaklardır…

Bu sözlerde bir tecessüs isteği var. Hiç olmazsa artist zaruri olarak muhitin şartlarına uyarak bir tarafı tutmuş oluyor, onunla hiç bir ihtilâfta bulunmuyor, fakat bu tabiiyeti redde doğru uzanmak mecburiyetinde kalıyor. Ve bu işte epeyce muvaffak oluyor. Ben bu muvaffakiyeti biraz, zamanlarına boyun eğmiş iki eser olan “Uyuyan Booz” veyahut “Âşıkların ölümü”nde gördüm. Genç üstadımın mektebi -ki çok parlaktır- bu hürriyetten (!) ıstırap çekmiyor, artist, onun için, bizzat kendi arzusunun haricinde muayyen bir şeyin kölesidir. Bütün bunlar meşhur fikri yeniden hatıra getiriyor. 

Sanatı meydana getiren şey zamanın zevki midir? Yoksa sanatkâr mı zamanın zevkini yaratmıştır? Aşikârdır ki en büyük sanatkârkar için hakikat ikinci kaziyededir. Faguet diyordu ki: Büyük yazıcının kıymeti, hakkında önce ne yazılmışsa, ölümünden sonra da aynı şeylerin yazılmasıdır. 

Bu Barres, Chateaubriand, Rousseau için bir hakikattir. Bir ay kadar oluyor, New-York merkezinde “Maître Cahanteurs” üstad muganniler de hazır bulunuyordu. Elli sene önce bir ahenksizlikten başka bir şey bulunmayan, şimdi birbirine benzeyen insanlarla dolu bulunan bu salonun galeri işçiliğinden orkestranın sevimli insanlarına varıncaya kadar hepsini sarhoş eden bu sanatı hayretle seyrederek düşünüyorum: Bu müzik, sanat denen şey beşeriyete kendisinin istemediği ve şimdi ruhlarının bestesini temin eden gerçekten bir duyma kabiliyeti yerleştirdi. Neden sonra anlaşılıyor ki eğer bu his yerleşmeseydi, beşeriyet bilmeden onu isteyecekti. Bütün kadınlar galibiyetlerine inanıyorlar. Modanın ve sanatın bu meselesi beni kâfi derece bahsedilmeyen bir ayrılığı anlatmaya sürüklüyor. 

İki cins yazı mevcut. Bunlardan bir kısmı yazarlar, çünkü bazı insanlar güzel işaretli, hoş ahenkli, cazip şekiller kullanmak ihtiyacı duyarlar. Diğerleri de yazarlar: Zira, devirlerini anlatmak ihtiyacını duyarlar. Birincileri belki ebedi eserler hasıl ederler, ikincileri ise ancak zamanlarının duygusunu ifade etmek cesaretini gösterirler. Açık bir hakikattir ki bu sonuncular ekseri devirlerde olduğu gibi pek çokturlar. Diğerleri ise çok değil. Eğer dikkatle müşahede edilirse görülür ki, dünya mevcut olalıdan beri sonsuz yazıcılar gelmiştir. Ve gene dikkat edilirse görülür ki onların içinde güzel yazanlar pek azdır. 

İtiraf edeceğim, ben birinci neviden olan yazıcılar gibi hissetmiyorum ve tanınmış sanatkârlarımızı az okuyorum; çünkü onlarda ansızın bu ikinci sınıf yazıcıları bulmaktan korkuyorum. Fakat bu fikir bütün bir dünyayı tehlikeye götürüyor: “Bizi hoşlandıran eserler beni ileri götürmüyor, hakiki sanatkârlar onlardır ki bizi temsil ederler. illallah sizin ebediyetinizden!..”

Bu fikir, bugünkü nesle ait şiddetli kalıplardan biridir ki gittikçe onlar buna tapıyorlar. Dünya, sanat namına bunun sanatla hiç bir alâkası olmayan heyecanları arıyor. 

Böyle bir kıymete inanmanın reddi bütün tabiiliği içinde, günlük hayatımızda sabit gibi görünüyor. Adalet bakımından, ahlâk, ilmi hakikat bakımından, onların üzerinde bircik otorite olan devir ve ihtiyaçlarından başka hiç bir kaidenin mevcut olmadığı kolayca anlaşılıyor. Böyle bir doktrinin sebeplerini anlatmak için bir ciltlik yazıya ihtiyaç var. Ben onlarda bizzat kendi içlerinde, insanlığa inanmanın -memnuniyetle- çok büyük bir iflasın, aynı zamanda fani saygısızlıkları, fıtri duyguları terbiye etmiş olan klâsik etüdlerin inhitatını görüyorum. 

Bütün bu haller, her şeyden önce, meşhur üstadların, devrin hususi ruhuna hiç bir suretle cevap vermeyen fakat her zamanın insanları tarafından okunup saklanılabilen bazı sahifeler meydana getirmelerine engel olunuyor. Dönen dervişlerimiz bundan ibret almalıdırlar.


Benda, J. (1 Şubat 1938). Sanat mı modaya tabidir, moda mı sanata?. (Çev: Rüştü Şardağ). Varlık, 110: 598-599.

Yorum bırakın