Canlı sinema

Yaşar Nabi Nayır
(1908-1981)

-İyi dost Yaşar Nabi’ye-

Şehrin sessizliği kahveye de çökmüştü. Böyle her Ramazan akşamı, yatsı ezanı okunup da oruçlu insanların doldurduğu büyükçe bir alay camilere boşanmaya başlayınca -burasının havasında garip bir ölgünlük doğuverir, çalgılı gazinolar ezan bitinceye kadar saygı gösterip gürültüyü keserler, sokak içlerindeki manavlar: “Çekirgenin bu mal be kuzum!” diye taşan heyecanlarını bir an için tutarlardı. 

Çipil Nuri’nin kahvesini dolduran uğultu durularak kalabalıktan bunalan bir insan bağırışı gibi yırtık yırtık haykıran gramofonun sesi susturuldu. Şimdi içeridekiler kulaklarında hoş bir okşayış bırakıp geçen ezanı dinliyorlardı. Onlar müzik diye, belki doğdukları günden beri, kendilerine yalan olan abu sesi tanımışlardı. Kimi “istasyon” kimisi “yıldırım” serserilerinden olan bu bir sürü insanın müşterek bir zevkle dinledikleri tek şey bu ezandı. O, ne bayram akşamları seyretmek için birbirlerinin sırtından atladıkları “Şehir bahçesi”nin kapıları gibi üzerlerine kapanmış, ne de herkese uyarak beş kuruş verip oturmak istedikleri halde “Aile gazinosu”nun garsonları gibi ters ters suratını asmıştı. Nerede olurlarsa olsunlar kendi kendine, merhaba demeden gelip kulaklarına doluveren bu ezan bütün güzel taraflarına rağmen yine de sonuna kadar dinlenilmez, hatta çekilmezdi. Bu bitmeyen makamdan sinirleri sarsıldığı anlaşılan esrarkeş Hasan yüzünü buruşturarak:

– Eh! dedi, yeter artık yahu!
– Bak ulan, “Tanrı uludur” diyor, bitiyor artık!

Şimdi hepsi de müezzinin sesini takip ederek, “Tanrı’dan başka yoktur tapacak” sözünü mırıldanır gibi dudaklarının arasında gezdiriyor ve bu sesler kahvenin boşluğu içinde gülünç bir melodi yaratarak tekrarlanıp duruyordu. Yüzler, gözlerin gülüşü, yanak çizgilerinin kımıldayışıyla ve başların sağa sola gidip gelmesiyle neşelendiklerini anlatan bir hava ile örtülüyordu.

Fakat ne de olsa vaktin geçeceği yoktu. Kahveyi saran bu soğuk ve durgun gece, insanların içinde de yaslı bir üşüme yaratmıştı. Akşamdan beri o kadar güldükleri, gündüzki hayatlarının akışında başlarından geçen bir sürü vakaları anlata anlata o kadar eğlendikleri halde saatin hâlâ sabaha varmak için telâşlandığı görülmüyor; çatırdayan sobanın başında toplanan bu insan yüzlerini, kısılmış idare lambasının ve karlı kış gecesinin verdiği acı bir titreme kaplıyordu. Sobadan çıkan soluk alev parçaları delik deşik olmuş sedirlerin muşambalarında bir iki döndükten sonra bu titrek yüzlere çarpıyor ve o zaman, biraz da pembeye çalan renklerle mumyalaşmış insan siluetleri meydana getiriyordu. Şikâyetler hep gecenin bitmeyişindendi. 

– Gece değil bizim sürünmemize benziyor köpoğlu. Sürün sürün sonu gelmez. 

Gerçekten onun biteceği yok gibiydi. Yaz akşamları, ne de olsa sokaklarda, kenar mahallelerde gece eğlenceleri, bahçelerden yemiş aşırmalar ve daha akla gelmeyen bir sürü şeylerle vakit geçiriyorlardı. Fakat işte kara kış gelip çatmış, koca Bursa’yı susta durdurmaya yetecek olan şiddeti, onların yüreklerinde de en korkunç, en hüzünlü dakikaları çoğaltmaya başlamıştı. Başlar sıkıntı içinde ara sıra ovaya dönüyor ve bir kümeste dağılıp uçuşan tavuk tüyleri gibi siyah gece içinde karların havada savrula savrula dökülüşüne bakıyordu. Değişen hiç şey yoktu ki…

Şu mendebur kış bile hep burnunun dikine gidiyor, bir türlü , lapa lapa yağan kar, kuş başı haline dönüp etrafı bir anda kalın örtüsüyle kaplamıyor, Allah baba şu durgun havayı buraya çevirip kenar mahallelerdeki kulübeleri yıkmıyor ve yuvasız kalmış insan çığlıklarını geceleyin etrafa yayılmasına sebep olmuyordu. 

– Canlı sinemaya bir bakalım mı çocuklar?

Esrarkeşin bu sözü üzerine kahveyi önce bir çalkanma, sonra tuhaf bir düşünce aldı. Dudaklardan yavaş yavaş:
– “Canlı sinema! Canlı sinema!” gibi umursamaz kesik sesler dökülmeye başladı. Sıska Hakkı sinirlerini bir lâstik gibi gererek:
– Bu kış gecesi sinema olur mu? diye sordu:
– Neden olmasın, armut sapı! Bir defa gider bakarız. 

Şimdi kahve -durup durup- baştan sona kadar “armut sapı” sözüne gülüyordu. Bu iki kelime Hakkı için biçilmiş kaftandı. Anasız büyümüş olduğunu ihtiyar babasının elinde bakımsız halde yetişmesini, sürünen diğer arkadaşlarıyla birlikte evden kovularak bu kahveye düştüğünü, hasta vücutlu ve sıska bir çocuk olduğunu anlatmaktansa bu sözü duymak yeterdi. Yüzünün çenesine doğru gittikçe kuruyup incelen biçimi ve bu yüzde göz, kaş, burun gibi şeylerin seçilemeyecek kadar silik, küçük oluşu, hele bir armudî başı kup kuru, incecik bir göğsün üzerinde duran ve üzerinde damarla deriden başka bir şey görülmeyen gerilmiş, zayıf bir boynun taşıması, onun, armutla sapından meydana gelmiş gibi bir yapılışa sahip olduğunu ilk bakışta anlatıyordu. Üstelik esrarkeş Hasan’ın üstü yosun tutmuş, biçimsiz bir kaya parçasını andıran acayip yüzünü buruşturarak bu sözü söylemesi, herkesi, hatta sıska Hakkı’nın kendisini bile güldürmüş, bir zaman için “canlı sinema” sözünü unutturmuştu. Fakat arkadaşları gülüşmekte iken Hasan buruş buruş olmuş kırmızı yanaklarını gerip kılları dökülmüş kaşlarını oynatarak ara sıra derileri soyulmuş parmaklarıyla bir yengeci andıran elini saçları beyazlanmış şakaklarına götürerek düşüncesinin çok doğru olduğuna inanmış olduğundan kahvenin bu uyuşmuş insanlarını yerlerinden çekip çıkarmak ister bir halde bağırdı. 

– Kıs, mis! Benim içime doğuyor ulan, bir defa bakalım sinemaya.

Fakat bu sırada beklenmedik bir şey oldu. Demin kendisiyle eğlendiğine içerleyen sıska Hakkı, Hasan’ın bu sözünü fırsat bilip, kızgınlığını anlatmak istedi:

– Senin sözünle kenefe bile gitmem be!..

Esrarkeşin kaşları çatılmıştı. Bütün kahve şimdi gözlerini dikmiş onun ne yapmayı düşündüğünü anlamak istiyorlardı. O düşünmeye lüzum bile duymadan yerinden sıçrayarak armut sapının vakasına yapıştı ve onu bir saniye bile geçmeden yere vurdu. Hakkı lastik bir top gibi düştüğü yerden kalkıyor yeni bir itilişle tekrar yuvarlanıyordu. Kahvenin en beceriksizi en bacaksızı olduğu halde kendinin ağabeyi hatta babası yerinde olan adamlara bile çatmaktan çekinmez, hem ağlar, hem de küfrederdi. Fakat bu sefer öksürükleri boğazını daraltmaya başlamış ve artık bir şey söylemeyecek bir hale gelmişti. Esrarkeş yerden yıkıla yıkıla kalkıp köşeye büzülen Hakkı’ya biri defa sert sert baktıktan sonra:

– Aval! dedi. Seni bir yere götürmüyoruz işte. Zaten hastalıklının birisin, üşüyüp başımıza belâ kesileceksin. 

Şimdi herkes  sessizliği giderdi veya ortalığı neşeye boğdu diye Hasan’a temiz, minnet dolu gözlerle bakıyor, daha şimdiden “canlı sinema” sözünün verdiği sevinci yaşar gibi oluyorlardı. Onun kalın sesi yeniden duyuldu:

– Haydi, gidiyoruz!..

Örtünmek, soğuğa karşı koyabilmek için hırpani elbiselerini ve “tulumbacı”larını çekip “Çeşme maydan”larını sıkı sıkı ilikleyerek kahveden çıktılar. 

Onlar hemen her yaz gecesi, hep böyle kafile halinde el ayak kesilip ortalıkta hiçbir hareket ve ses kalmadığı anlaşılınca kaba etlerini meydana çıkaran yırtık donlarını çekip paramparça ayakkabılarını sürte sürte Setbaşı’nın arka yokuşundan “Temen yeri”ne gelirler; buradan, tepenin alt yamaçlarındaki bir çukura gizlenerek “canlı sinema” adını verdikleri kırmızı köşkün taraçasına çıkan yarı çıplak bir kızın vücudunu seyrederlerdi. 

Bu, tahsilini kolejde bitirmiş bir kızdı ki yaz akşamları saat on bir sularında taçaya çıkar mektebinde öğrenmiş olduğu insanı dinç ve güzel yapmaya yarayan idmanları üstünde mayodan başka bir şey bulunmayan vücuduyla tatbik etmeye çalışırdı. Hareketlerinin sonunda, göğsünü şişirip biri iki defa temiz hava alır ve odasında, aynanın karşısına geçerek bir zaman da kendini seyrettikten sonra balıklama bir sıçrayışla karyolasına atlardı. 

Esrarkeş Hasan’ın onları “belki sinema vardır” ümidine düşürerek bu kış günü buraya getirmesi boşa gitmemişti. Soğuğa, yerde donup kazık kesilen kara rağmen “canlı sinema”da bir ışık görmüşler ve kızın neredeyse meydana çıkacağını düşünerek eve göre yüksekte bulunan hendeğe gizlenmişlerdi.

Bembeyaz bir kış gecesiydi. Karla örtülen şehir bu yüksek yerden bakılınca insanda üzüntüye benzer hisler uyandırıyor ve sözler biraz daha ileriye çevrilince durgun bir denizi andıran geniş ve sisli ovayı görüyordu. Yeşil Bursa’nın Nilüfer çayı uzunluğunca ilerleyip giden ve şimdi artık ağarmış olan ağaçları, arkalarında, ayın parlak ışığıyla süslenmiş, anlaşılmaz tatlımsı bir renkle yaldızlı gölgeler sürüklüyordu. İlkbaharda birbiriyle sarmaş dolaş olarak Mudanya hattı üzerinde yürüyen ve sarı çiçekleriyle şehre yaklaşan yolculara kokular dağıtan bahar fidanları kaybolmuş, “elmas bahçeleri”nin yeşillik içinde boğulan ağaçları hafızalarda izler bırakarak ince birer tüy gibi göz önünden uçup gitmişti. Yemyeşil Bursa, bu bembeyaz örtüsü altında kuşkulu, çekingen bir insan yüzü gibi uzanmış duruyor; bu durgun ve şüpheli halden sıyrılmak isteyen Ulu Camii’nin ince, kıvrak minareleri gökyüzüne doğru soluk gölgeler içinde yükselip gidiyordu. 

Hendeğe iyice sinmişlerdi. Soğuk, ayaz, ellerini, yırtık “tulumbacı”larından fırlayarak ayaklarını donduruyordu. Kimi hohlayarak avuçlarını ısıtmaya çalışıyor, kimi mintanına dirseklerinden aşağısı parçalanmış olduğu için yol bulup dışarıya doğru sarkan kollarını, yanları sökük pantolonlarından içeriye sokarak kasıklarına götürüyor ve ısınmak için her biri kendilerine mahsusu bir sürü çarelere başvuruyordu. Düşünüyorlardı da; bu güne kadar Bursa böyle soğuk bir gece görmemiş ve onları hiç bir gün bu kadar dondurucu bir havada, bu akşamki gibi titrememişlerdi. Fakat neredeyse kolejli kız soyunup çıkacak, onlara, bu kış akşamı hiç kimsenin seyredemeyeceği çıplak vücudunu gösterecekti. Buna “canlı sinema” diyorlardı ki, dünyanın hiç bir serserisine kısmet olmayan bu zevki yalnız onlar duyuyor, işitirlerse gelip seyredecekleri muhakkak olduğundan bunu sır halinde herkesten saklıyorlardı. Bu sırada içlerinden kuru bir ses yükseldiğini duydular: 

– İşte kız geliyor, verin müjdemi!.. Hep birden alaya hazırlanan gözlerle ona baktılar. Kimse Hakkı’nın kendileriyle birlikte geldiğini bilmiyor, onu şimdi, burada görüyorlardı. Halbuki o, Hasan’ın bütün alaylarına, dayağına önce biraz aldırdığı halde sonradan her şeyi unutmuş ve arkadaşları kırk-elli adım kadar yol alınca “canlı sinema” hayalinin verdiği zevke kapılarak peşlerine düşmüştü. Üstelik taraçada kızı görünce, adeti olduğu üzere kendisine yapılan şeyleri tamamıyla unutmuş, güler yüzle, memnun bakışlarla bu müjdeyi vermişti. 

Bu haber doğruydu. Kız odasından çıkıp gözükmüştü. Hakkı, verdiği bu müjdenin kendisine daha fazla bir hak kazandırabileceğini düşünerek çukurun ilerisine, kızı en iyi görebileceği bir yere çabucak, çekirge gibi sıçradı. Fakat bu heyecanlı anda, böyle bir hak isteği ötekilerini sinirlendirdiğinden hemen bir ikisi birleşerek homurdana homurdana armut sapını alt köşeye kadar yuvarladılar. Bu hale en çok kızmış olan esrarkeş Hasan da sert sert çıkışmaya başladı:

– Kerata, büçür boyuna da bakmıyorsun. Sen ne anlarsın bu işlerden. 

O, dayak yemekten ziyade böyle küçük ve hakir görüldüğüne içerlerdi. Çizgilerle gösterilmiş bir resim krokisini andıran vücudunu büzüp sıkarak isyan etmek istedi:

– Hıyar ağasına bak; yok sen anlarsın sanki!..

Hasan yerinden doğruldu ve onu yakasından tuttuğu gibi her zaman, her arkadaşının yaptığı gibi birkaç kere yere savurdu. Onlar, bu hareketlere adamakıllı alıştıkları, bu işi hemen her başı sıkılanın müracaat edeceği bir usûl bildikleri gibi Hakkı da bu muamelelere artık içerlemiyordu. Lâkin ne de olsa zayıf bedeninden bir sülük gibi ayrılmayan o boğuk öksürükleri şimdi yediği dayağın tesirile büyük bir nöbet içinde göğsünü kapladığından çok fena hiddetlenmiş, fakat yiğitliğe leke sürmemek arzusuyla bir an için kafa tutmaktan vazgeçmişti. Bütün bunlara rağmen dayak yedisini ve bundan dolayı üzüldüğünü hele bu öksürük ve gözyaşlarının Hasan’ın döğmesinden ileri geldiğini anlatmamak için bir taraftan boğazını saran gıcığını durdurmaya çalışıyor, diğer taraftan da onlara söz yetiştirmeye çalışıyordu:

– Vay canına be!.. Amma da soğuk, bu gıcık mereti de gözümden yaş getirdi. 

Onun bu sözlerini kimse duymamıştı. Şimdi onlar, hareketlerine başlamış olan kızı daha iyi görebilmek için -kendilerini sezdirmemeye çalışarak- iki karış boyundaki donmuş karın üzerinde sağa sola kayıyor, bir fotoğrafta gibi başlarını alçaltıp yükseltiyorlardı. Havanın soğuk ve mevsimin kış olması, kızın hareketlerine yaz akşamlarında olduğundan daha çok canlılık vermişti. Üzerinde gene yalnız karın ve göğüs kısmını örten mayosu vardı. Çıplak kollarını sağa sola götürdükçe hendekte titrek titrek soluk almalar ve kımıldanışlar duyuluyordu. Hele eğilip kalkarken bacaklarını gerip öne,  sonra yana kıvırışı onları hareketsiz bir hale getiriyor. Bu zaman, hepsi de, nefeslerini bile kesmeye çalışarak bu güzel bacakları, arkaya doğru kıvrılan vücudun göğüsle biraz daha şişirdiği yuvarlakları -gözleri sevinçten sulana sulana- seyrediyorlardı. Bazen kendilerini tutamayıp konuştukları da görülmüyor değildi. 

-Kollara bak anam, sürahi mi sürahi!..
– Gözünü sevdiğim memeler gül, hani gidip sarılasın!..
– Ulan Kurt İsmail, namaz mı kılıyorsun, o nasıl seyrediş? Fakat bütün bu konuşmaları esrarkeş şu cümle ile durduruyordu:
– Eh, artık çok oluyorsun!.. Sinemayı mı, sizi mi seyredeceğiz?

Başlar o zaman yeniden kıza dönüyordu ve hepsi boyunlarını leylek gibi kolaylıkla öne, geriye kıvırıyor. Soluklarını yeniden kesmeye çalışarak yeryüzünün en büyük hazzı telâkki ettikleri dekolte bir kızı temaşa etmenin zevkini duyuyorlardı. Birden bire yüzlerini keskin bir dikkat ve endişe hissi kapladı. Kolejli kız ayağa kalkmış ve göğsünü şişirerek temiz hava almaya başlamıştı. İdman dersi görmemekle beraber bu nefes alma hareketinin jimnastiğin bitmesine bir işaret olduğunu hepsi iyece öğrenmişlerdi. Geleli beş dakika olmadı, diye düşünmeye başladılar. Yoksa üşümüş müydü? Bu kadar titreştikleri halde yerlerinden kımıldadıkları bile görülüyor muydu? Üstelik merhametsiz kız, onlar gibi geceleyin yatacak bir yer düşünmeyecek sıcacık odasına girip coppadak karyolasına atlayacaktı. Yoksa kendilerini mi görmüştü? Her ihtimale karşı başlarını çukurun içine sokarak, görülmemek için kara gömmeye çalıştılar. Fakat her şey nafileydi. Bir iki saniye sonra taraçaya baktıkları zaman onu sıcak, sobalı odasına girmiş olarak buldular. O zaman, demin ağlamaklı bir vaziyet takınmış olan yüzler başka bir şekle bürünüverdi. Soğuktan yaşaran gözlerde sert bir manzara, kızgın bir ifade, bir nevi nefret hissi belirdi. Önce birbirlerine, sonra da aynanın karşısında çıplak vücudunu süzüp kendinden memnun bir tavırla karyolasına giren kıza tuhaf, acı, yiyici gözlerle baktılar. Esrarkeş Hasan’ın dudaklarında bütün bu hisler bir kelime ile anlatılıverdi:

– Kaltak, ne olacak!..

Geldikleri zamandan beri içlerine işleyen soğuğun tesiri şimdi kendini göstermişti. Hepsi donuyor, bu saatten sonra sabahı geçirecek sıcakça bir yer bulamamak ihtimalinin verdiği acı ile, gizli gizli birbirlerine bakıyorlardı. Tam bu sırada kulaklarına yabancı olmadıkları kuru bir ses çarptı. Şaşkın şaşkın yanlarına bakındılar. Bütün gözler bir anda köşede, üstü kar tutmamış bir kayanın üzerinde durmadan inleyen Hakkı’yı buldu. Önce yüzleri garip bir gülme, hatta Hasan’a, “Kâfir oğlan, kıza hallendin de böyle titriyorsun, değil mi?” dedirtecek kadar alaylı bir sırıtma kapladı. Fakat bir iki saniye içinde bütün gözlerde bir korku belirivermişti. 

“Ulan sahiden hastalanmış armut sapı” diye bu korkularını birbirlerine anlatmaya başladılar. Hasan birer ağaç kabuğuna benzeyen çatlak ve kuru dudaklarını ısırarak:

– Şimdi, demeye başladı, ne halt edeceğiz? Bir şey değil babası da eve almıyor ki..

Hakkı’nın bitkin bir halde olduğu apaçıktı. Her zaman, beş on dakika kadar canlı bir fısıltı halinde boğazını sıkıştıran öksürükleri, bu sefer büyük hırıltılarla cılız göğsünü zorlamaya başlamıştı. Boynunun sivri damarları daha çok şişmiş, renksiz gözleri korkunç bir duruma girmişti. Üstelik iniltiye benzer bir nöbet, bulunduğu kaya parçasının üzerinde vücudunu zangır zangır titretiyordu. Hepsi de durgun gözlerle onun gerçekten hasta hem de fena hasta olduğunu anlamış bulunuyorlardı. Şimdi ne olacaktı? Doktor olmadıklarına mı, onu otomobille hastaneye götürecek kadar paraları olmadığına mı, neye üzülsünler? Hiç birin ne beş parası, ne başını sokacak bir yeri vardı? Düşünmeye başlamışlardı. Bu gözlerin bulanıklığı neye alâmetti? Belki de ölüyordu o. Eğer insanın yüzünü sapsarı bir rengin kaplaması, param parça olmuş bir elbisenin altındaki bu kaburgaları birer ok gibi fırlamış vücuda siyahımsı bir gölgenin yayılması, bu durmadan titreme ve ağzından köpüğe benzer bir şeyler gelme ölüm işaretleri ise Hakkı da ölüyor demekti. Nihayet, Hasan korkulu yüzünde beliren bir açıklıkla Hakkı’nın yanına yaklaştı ve yanındakilere: “Verin şunu omzuma, iş başa düştü, sırtlayıp babasına götüreyim bari” diye söylenerek yere çömeldi. 

Ertesi günü kahvede sinema vaktini bekleyen aynı insanların arasında esrarkeş Hasan, sıska Hakkı’yı acı acı anıyordu:

– Zavallı armut sapı. Demek sen de kuyruğu titretecektin…


Şardağ, R. (1 Mart 1938). Küçük Hikâye: Canlı sinema. Varlık, 112: 633-635.

Yorum bırakın