Çayırdaki eşek

Fransız Hikâyesi

Luzul’un çayırında her Allah’ın günü bir eşek görülürdü. Bu her şeyden önce hafif mırıltıları hissedilen rüzgarda yavaş yavaş sallanan bir oriflam [bayrak] gibi kulaklarını başına doğru diken ve diğer arkadaşlarına benzeyen bir eşekti. “Loue Passe” kasabasında posta müvezzii [dağıtıcısı] olan Luzul’un hemen hemen bütün serveti bu hayvandı. Zooloji eşeğin Perissodactyla [tek tırnaklı] sınıfından memeli bir hayvan olduğunu temin eder. Zannıma göre ne vakit eşekten bahsedillirse mutlaka suiniyetle hareket edilir ve âlimlere kimse inanmaz. 

Fakat bizimkinin başı kocaman, geniş ve kalın sırtı ise alçaktı. Ön ayaklarının ikisi birbirinin üzerine binmiş bir halde olduğundan ayakları havada hissini verir ve yürürken bu ayakları taşlara sürte sürte çakmak gibi çakardı. 

Luzul’un da övündüğü çok güzel bir eşekti bu. Günde iki defa bakmaya gittiği zaman, şapkası ve getirdikleriyle sahibinin geldiğini görüp sevinçle anırmaya başlayan hayvanını çok seviyordu. 

Hülâsa Luzul ve eşeği çok iyi iki dosttular. Güzel havalarda hayvan çayırda bulunuyordu. Kış gelince Luzul onu, tavşan kafeslerinin, ineğin ve gagasından gluglusu eksik olmayan bir hindinin bulunduğu ahıra götürüyordu. Ekseriya eşeğiyle konuşurdu:

– Marten, gittikçe yaklaşan tekaüt olacağım günü düşünüyor musun? Her ikimiz de mes’ut olacağız. 

Luzul büyük bir zenginlik içindeydi. Bu dünya üzerinde, saadetin kendi kazancıyla yaşamakta olduğuna inanıyordu. Bazı zamanlar da geleceğe dair planlar yapıyordu: 

– Ben yolların devamınca her adımda deve dikenleri mevcut olan tepeler arasında bir köy biliyorum. Göreceksin, diyordu. Marten’e: “Bress üzerinde, Rahat tepesindeki bu köyde sen ve ben inzivaya çekileceğiz.”

Luzul, hayatında evlenmenin iyi bir şey olduğuna asla inanmamıştı. Altmış yaşında kadar vardı. Yaşlı bir çocuk gibiydi. Eşeği tembel tembel kuyruğunu oynatıp tatlı gözleriyle onu dinlerken, Luzul’a kendisiyle anlaştığını söylemek ister gibi bir hal takınıyordu. Tekaütlük gününü beklemekte iken eşeğini kendi haline bırakıyor, olsa olsa bir gezinti münasebetiyle küçük arabaya koşuyordu. Hiç bir eşek Marten kadar mes’ut olmuş değildi. 

Fakat yazık ki fena bir hadise gelip çattı. 

15 Ağustos’ta bir Parisli kadın kabadaki otele gelerek yerleşti ve bir günde bütün kasabalıları dışarıya döktü. Çünkü yollarda herkes gibi gezeceği yerde, üzerinde elbise yerine bir pijama, başında uzun şeritleri omuzlarının üzerinde dalgalanan bir hasır şapka ile görülürdü. Sandallarının uzun kayışları arasından görülen ayaklarının tırnakları kirazlar gibi kıpkırmızıydılar. Bu halin, bugünün modası olduğu tahmin edilmişti. Vaziyet, oradaki insanları telâşlandırıyordu. O kadar ki, önü genişçe açılmış olan ceketi, ipek reverler [yakalar] arasındaki beyaz yuvarlakların şişmesine sebep oluyordu. 

Bazen Luzul çayırın kenarında duruyor, dişlerini gösterip gülerek, yonca destelerini veya taze söğüt yapraklarından meydana getirilme demetleri Marten’e uzatarak onunla eğleniyordu. Yahut da bir karanfili andıran elinin çukurluklarıyla hayvana havuç ve şeker parçaları veriyor, o da, bunları dilinin üzerinde eritiyor ve zarif bir şekilde kulaklarını oynatıyordu. İlk zamanlar Marten bunun kendisini kandırmak için yapılan bir oyun olduğunu sandı. Fakat Luzul bu yabancının oyununa dikkat etmiyor değildi. Bu halden endişelenmişti. Bir sabah elinin biri Marten’in yüzünde iken onun bir münasebetsizlikte bulunmasına mani oldu:

– Ne de iyi düşünüyorsun, diye çıkıştı, güzel bir kadının seni böyle meşgul etmesini hazmedemem. Diğer taraftan çok güzel kadınlara güvenilmemesi gerekeceğini de bilmelisin. Onların gözlerine güvenilmez. 

Fakat kime ne? Luzul ona bunu güçlükle söylemişti. 

Aradan bir hafta geçti ve bir hafta daha. Marten gittikçe güzel kız tarafından daha ziyade teşhir ediliyordu. Parislinin her gelişinde anırmaya başlıyor, ona çok tatlı gözlerle bakıyor ve sözlerini iyice duyabilmek için kulaklarını dikiyordu. O, güzel kıza âşık olmuştu ve artık hayatta ondan başka hiç bir şeyde lezzet bulamayarak sararıp soluyordu. Sabahtan akşama kadar bulunduğu çayırda teşhir edilmiş bir kalple Parisliyi düşünüyordu. 

Fakat bir gün Luzul kızdı. Marten’e iyi bir kötek attı. İlk defadır ki böyle bir şey vâki oluyordu. Zavallı eşek baştan aşağı hakaret içinde kalmıştı. Köyde, bu haber karşısında herkes şaşıp kalmıştı. Çünkü Luzul’un eşeğine olan dostluğunu ve sevgisini biliyorlardı. Çünkü onun hayvanını azarladığı bile görülmemişti. 

Heyhat! Sürprizler nihayet bulmamıştı. sekiz gün sonra Parisli eşeğe hikâyeler anlatmak üzere görüldüğü zaman zavallı Marten onun sevgisiyle kaçık bir hale gelmiş bulunuyordu. Parisliye karşı muamelelerinde tıpkı bir insanmış gibi hareket ediyordu. Fakat Luzul’un memnuniyetsizliği gittikçe artıyordu. Vaktini bu hoşnutsuzluğundan dolayı kıyamet koparırcasına bağırıp çağırmakla ve Marten’e korkutmakla geçiriyordu. 

– Peki, demek hareketinden vazgeçmiyorsun, diye bağırıyordu. Ben de sana neler yapacağım bak… 

Her hafta, arabaya koşulacak kadar büyük bir köpekle geçen yumurtacıya satmaya niyetleniyordu. İhtimal vaziyetini düzeltmiş bulunuyordu. Luzul eşeğini bu sevdadan kurtulduğu için yeniden sevmeye başlıyordu. Fakat adamcağızın bu sevgisi hayvanı kaybetmesine mani olmadı ve çünkü güzel bir günün sabahı erkenden kasabada umumi bir şayia şüyu’ [söylenti yayıldı] buldu. Yaradılıştan bugüne kadar böyle bir eşek daha görülmemişti. Marten’in iki kulağı da dibinden kesik bulunuyordu. Onun bu halde ne kadar gülünç olduğunu kolayca kestirebilir. Gerçekten çok gülünç bir haldeydi. Bütün kasabayı bir telâştır aldı. Alaycı bir kalabalık her zaman onu görmeye geldi.

Doğrusunu söylemek gerekirse Marten de oradan bir yere gitmek istemiyordu. Çocuklar onunla eğleniyorlar ve ağızlarından çıkan her söze onunla zevklenmek için bir kulp takmak fırsatını kolluyorlardı. Marten kendisine her şeyden daha çok pahalıya oturan böyle bir hataya düştüğünden dolayı boşuna pişman oldu ve boşuna ağladı. Bu halde, kulaksız olarak kederler içinde kaldı. Fakat bu olan şeylerden dolayı en çok hakaret altında kalan Luzul olmuştu. Gününü öteye beriye gidip gelmekle, gevezelik sırdaşı olan insanlarla latifeler ederek geçirdi. Belki bin defa zavallı Marten’in utançtan öldüğünü sandı. Baytar hayvanın hummadan çatlayacağını bildirdi. Fakat eşek ölmedi. 

Parisliye gelince, o misafir olduğu otelden çıkmaya cesaret edemiyor yemeğini bile odasına hazırlatıyordu. Hayvanın başını birazcık kendine doğru çevirmesini istiyordu. İyi kalpli bir kadındı. Böyle uzaklarda yaşamayı çok arzu ederdi. Halk onu açıkça Marten’in kulaklarını kesmekle itham ediyordu. (Bir yabancı her şeyi yapabilir, değil mi?) İşte bu görüşe dayanan jandarmalar hemen sökün ettiler. Onlar gerçekten mesleklerinin ehliydiler. 

Takım komutanı tam bir köylü olup göğsüne değen uzun bıyıkları vardı. Ne yazık ki her ne kadar öteki jandarmalar gibi çapkın meşrepli olup karısının ve Parislinin gülüşleri onu vazifesini yapmaktan alıkoyuyordu. O zaman bildiğimiz klâsik formüllerle raporunu yazdı ki, şöyle başlıyordu: “Üniformamızı giyip atlarımıza binerek…” Fakat bir türlü yüksek ve korkutucu bir sesle konuşmaya cesaret edemiyordu. Evraklarını dosyasına yerleştirdi. 

Ne kadar gayri memnun kasabalı varsa, hepsi aldatıldıklarını zabıtaya söylediler. Çünkü Parislinin hapse atılmasını bekliyorlardı. Köy yabancıya yeniden yüklendi. Luzul, onu Marten’i dövdüğünden bahisle şikâyet etti. Fakat bunlardan hiç bir şey çıkmadı. O zaman eşeğini çatlayacak derecede tıka basa doyurdu. Hayvan, karanlıkta şafak sökeceği sıralarda -kasdî olduğu muhakkak- karnı şişmiş ve nalları havaya dikmiş bir halde bulundu. Marten’e zehir baldıran otundan yedirilmiş ve az sonra bir insan gibi Parisliyi düşünerek ölmüştü. 

Luzul müvezziliği sırasındaki seyahatlerinde bu hâdiseyi her hatırladıkça vücudunu baştan başa kaplayan gözyaşları içinde ağladı. Kendini baştan başa içkiye verdi. Parisli bütün hücumları reddederek trene binip başka bir kasabaya gitti. Fakat çok zengin olduğu, aynı zamanda ayrıldığı yerde fena bir hatıra bırakmamak için Luzul’a kulakları Marteninkilerden daha güzel bir eşek aldı. 

O zamandan beri Luzul eşeğiyle yeniden bahtiyar olarak yaşamakta ve hayvan da onun yanına geldiğini görünce, sarı dişlerini göstererek anırmaktadır. Çünkü onlar iki iyi dost gibi geçinmektedirler. 


Guerriet, L. & R.  (1 Mart 1938). Fransız Hikâyesi: Çayırdaki eşek. (Çev: Rüştü Şardağ). Varlık, 112: 637-638.

Yorum bırakın