
(1875-1926)
Sigorta memuru Thedor Fink, Riviera için Viyana’yı terketmişti. Yolculuk esnasında, rehberde tahrirat müdürünü iki saat kadar bekleyeceği Verone’e geceleyin varacağını farketti. Bu onun için fevkalâde bir şey ihdas etmiş değildi. Bir sigara tellendirdi. Sonra, onu içmeye tahammül edemeyince bir kavis çizdirerek kapı aralığından attı. Bakışları martın manasız ve soluk peyzajı içinde yanan küçük kurumları takip etti ki burada kirli yastıklar gibi vadilerin derinliği içinde henüz kar lekeleri görülüyordu. İhtimal o, bunlara, yanında kanepenin üzerinde duran sarı ciltli romandan daha çok değer veriyordu. Hasta kardeşinin, Nice’den gönderdiği mektubu, bu durgun hava içinde iki defa okudu. Vakitsiz yazılmış, gelişi güzel satırları okudukça, üzerinde bıraktığı tesir kendini belli ediyordu. Bu bir ölünün davetine cevaptı. Dünyaya ondan yedi sene kadar geç gelmiş ve kendinden daha genç olan kardeşi için o kadar çok sempati duymamıştı. Kardeşinin hastalıklı ve zayıf hali ona istikrah [tiksinti] veriyor ve hislerinin, aşırı derecedeki inceliği kendisine hüzün verici bir garabet gibi görünüyordu. Hissetmiş olduğu samimi acıma duygularına rağmen onu beklediği, fakat daima ıstırapla:
– En son bu onun için bir tali cilvesi olacak, hastalandığı vakit… diye kendi kendine bu sözleri tekrar edip üzüntüsünü hafiflettiği günlerde müthiş korkmuştu.
Bu düşünceler üzerine uyudu.
Zindanlarda yata yata keder içinde kalmış ve azaları ıstırap içinde kalıp bitkin bir halde derin uykuya dalmışlar gibi Verone Vecchia’ya yapayalnız indi. Ve ikinci mevki bekleme salonunda sessiz duran kapıcıyı takip etti. Kılavuzu onu yüksek camekânlı kapıların önüne bıraktı. Rüzgârdan açılan kapıyı dirseğiyle itti.
Karanlığa alışmış olan gözleriyle salon eşiğinde bekledi. Yavaş yavaş önünde, rıhtıma giden kubbe şeklinde bir gemi gördü. Sonra, dört tane sağlam ayak üzerinde kurulu bir şey salonun ortasında yükseliyordu; eşya dolu bir masa. Nihayet Fink duvarların boyunca devam eden sıraları farketti. Henüz ara vermiş olduğu uykusuna devam edebilmek için oraya, sıralara en yakın bir yere doğru gitti. Oturmadan önce sıraya eliyle dokunduğu zaman, dışarıdan elinde fanusla bir adam geçti ki bu ani şu’le ile, uyumuş bir adama bezeyen sakallı yüzünün gölgelendiği görüldü. Fink biraz sarsıldı ve ağzından bir küfür kaçıverdi. Fakat tahmin edemeyeceği kuvvette, sesi salonda aksetmişti. Ve Her köşeden cevaplar aldı. Gürültülü hareketler, sıraların gıcırdaması, karışık bir kelime ve hayali bir velvele. Bu garip şeyleri hissedince: “Burada, her köşede muhakkak uyuyan insanlar var.” dedi. Duvarlar boyunca yürümeye başladı.
Derin ve loş bir yere geldikten sonra serbest, gözle görülen bir yer seçti. Oraya doğru bitkin bir halde gitti. Ayaklarını uzatmadan oturup kaldı orada. O, çok iyi hissediyordu ki orada insanlar vardı. Ve onlara dokunmaktan korkuyordu. Kapanmaya başlamış olan göz kapakları ani bir korku içinde yeniden açılıyor, her düşünüşünde, küçük martı kuşları gibi zaman zaman ışıkların birbiri üzerinden kaydığı ve içeriye kimse girmeyen bir salonda bulunduğunu anlıyordu. Fink, derin derin içini çekiyordu. İçeri girdiği vakitki gibi kapı gıcırdamaya başladı. Rıhtımın zayıf, kırmızımsı ışığı gölgeden iki yahut üç silüetin mevcudiyetini belli ediyordu. Bir iki seyyah salona girdiler. Kapı onların arkasından kapandı. O, bir şey söylemeden, sessizce sağır karanlıkta kaybolan bu insanları takip etmek için gözleriyle araştırdı. Yalnız, bir sıranın gıcırtısı, kendisine, onların orada olduklarını, bir kaçının oturmuş olduğunu düşündürdü.
Birden Fink kulak kabarttı ve bir sürü gürültü hissetti. Şimdi o, bu gürültüleri tahlil ediyor, her birini tabiatın hilafında, düşmanca şeyler olarak görüyordu. O, bütün ruhların yavaş yavaş kendisine yaklaştığını ve etrafını çeviren karanlığın bir vücut şeklini aldığını seziyordu. Çabucak bir kibrit çaktı ve içini çekti. Önünde ancak, büyük, siyah bir boşluk vardı. Baştan başa her taraftan emin olabilmek için bir kibrit daha çaktı. Bu defa gürültü ve alev köşedeki bir cismi meydana çıkardılar:
– Bu ne göz kamaştırıcı şey… Ah! Beni affediniz.
Fink dinliyordu ve insiyaki bir hareketle bu tatlı sözü, yaktığı kibritin sönüşüne kadar takip etti. Kalın bir örtünün arkasında bir kadın yüzünü seçtiğini zannetti. Fakat gölge söndü. Ve o daima sese dikkat ederek karartı içinde kaldı. Hayal nihayet gözüktü:
– Aynı geceyi tanımadık kimselerle geçirmek korkunç şey değil mi? İnsanlar o kadar gariptir ki uyudukları zaman sırlarını açarlar ve kendilerinin haricindeki bir alemde imiş gibi yaşarlar. -Bu korkunç bir şeydir- Fakat ışık ne kadar göz kamaştırıcıydı.
Fink bu aziz ve tatlı sesle kendi özel ıstırabını anlattığını hissetti. Fakat son cümle bir unsuru bildiriyor ve bir esrar, bir yarayı sürüklüyor gibiydi. O, genç, belki de güzel bir kadının kendi yanına oturduğunu biliyordu. Ve bu, ona küçük bir avantürle, bekleme saatlerini kısaltmak fikrini düşündürdü. Gayri ihtiyari mendilini elledi. Ve loş köşeye doğru nazik şekilde eğildi:
– Madam Şimale doğru mu? Nice’e kadar mı gidiyorlar?
– Hayır, memleketime gidiyorum.
– Ne kadar erken? Mart’ta mı? Henüz Almanya’da çok soğuk var? Aşağıya (Cenub’a olsa gerek) gitmeniz sıhhatiniz iktizasından değil mi?
O, kederli fakat mütevekkil bir halde:
– Ben hastayım, karşılığını verdi.
Fink’in canı sıkıldı. Müşkül vaziyette ve şaşkınlık içinde kalmıştı. Bir şey söylemiş olmak için yeniden söze başladı:
– Ben hasta değilim. Fakat bir kardeşim Nice’dedir. Onun sıhhati iyi değil. Bunun için oraya gidiyorum.
Hayalin sesi:
– Oh, eğer iyi olmayacaksa bile oradan getiriniz. Zira mevsimimiz baharlar her şeyi kederli kılar. Hayatı, ölümü bile…
Theodor Fink, kımıldadı. Boğuk bir sesle, hastaya:
– Yorgun ve hasta olanların bulundukları yerde kalması icap eder, dedi.
Düşünüyordu: Hayal henüz çok gençti. Ve ona şimdi söylemiş olduğu söz ne kadar kaba, sert ve ne kadar budalaca idi.
– Bununla beraber matmazel, dedi; iklimi hesap etmek gerekir…
Hayal işitmemezlikten gelerek söze devam etti.
– Gidiyorum. Ben çiçeklerin ortasında yapyalnız ıstırap çekiyorum.
– Siz şüphesiz daha gençsiniz matmazel! Fakat buna rağmen konuşmalarınızda hiç bir şeyden memnun olmayan bir insan hali mevcut.
Çok basit bir konuşma ile:
– Evet, dedi. Ben gencim. Fink onun güldüğünü hissetti. Bunun içindir ki kendi âleminde yaşamayı seviyorum. Kendi evimde ben çok zaman yalnızımdır.
Theodor Fink bir sual hazırlamıştı:
– Neredensiniz?
Fakat bunu soramıyordu. Genç kız konuşmasını, gittikçe daha uzaktan geliyormuş hissini veren yumuşak ve hayali bir sesle tamamlıyor, sayıklıyordu:
– Benim bembeyaz bir odam var. Onu tasarlayabilir misiniz? Duvarları, daima güneşe baktığı için beyazlık içindedir. aynı zamanda, dışarısında zaman, gümüşi renktedir. Çok zaman etraf bu renktedir. Odamda ışık çok hafiftir. Pencerelerde beyaz tülden bir örtü ve onların arkasında bol bol çiçekler. Baştan başa sonsuz olarak açan beyaz ve küçük çiçekler oradadır. Onların kokuları hissolunacak kadar kuvvetli değildir. Bununla beraber hepsi de tamimiyle açmış ve olgun bir hale gelmişlerdir. Yastıklarım, mendillerim en güzel ve insanı çok kuvvetle kendine çeken şeylerdir. Sabahleyin, erkenden Agathe hemşire içeri girerek bana gülüşünü getirir. Bana doğru geldiği ve yatağımın kenarına oturduğu zamanlar şapkasının içinde daima güler. Elleri gül yaprakları gibidir. Dünya hakkında hiç bir şey bilmez. Ben de hemen onun gibiyim. Bu yüzdendir ki o kadar iyi anlaşıyoruz. Güneş tesadüfen ısıtıcı ışıklarını bize göndermeye başlayınca pencereye dayanıyor, dışarı bakıyoruz. O zaman her şey bize uzak görünüyor: Hareket, engin, deniz ve orman, kasaba ve insanlar. Pazarları, çan bir hatıra gibi akseden seslerle uzanıp gidiyor. Çocukluğumda kapımı vururlarken tanıdığım iyi insanlar elde çiçek, ayaklarını ucuna basarak, bayramlık, elbiseleriyle kiliseye gidiyorlarmış gibi bana geliyorlar.
İçeride derin bir sessizlik hüküm sürmeye başlamıştı. Artık dışarıda hiç gürültü duyulmuyordu. Theodor Pink yerinden oynatmadığı bakışlarla karanlığın içinde bakmıyor; kulak kabartıyordu.
Şimdi, sezmiş olduğu o tatlı ve kıymetli sesi çağırmak istiyordu. Bu ses, ona ne kadar çok şeyler söylemeye gelmişti.
– Bir itiraf, evet, bu bir itiraftır; fakat onu ben anlayamadım. Belki o, sıraların üstünde ve diğer meçhul birisi onu dinliyor ve anlıyor. Fakat ben onu anlayamıyorum. O bana korku veriyor. Theodor Fink yavaşça kalktı. Çıt bile çıkarmadan, el yordamıyla dar geçitten kapıya doğru gitti ve onu ihtiyatla sonuna kadar kapadı. Sonra her zamanki gibi loş geçidin içinden yürüdü. O uyuyan bekçileri yanıltarak yürüyüşünü hızlaştırdı. Nihayet büyük kapı ile karşılaşmaya muvaffak oldu. Karanlık, ıhlamur ağaçlarıyla kaplı, bilmediği uzun bir yoldan şehre doğru indiğinin farkına varmadı. Hep o cümle durmadan aklına geliyordu:
– Ben onu anlayamadım.
İlk posta arabası, önünden geçip gara doğru gittiği vakit, ancak durabildi. İhtiyar ıhlamurların dallarında kımıldayan hafif sabah rüzgarı bütün düşüncelerini dağıtıyor ve alnının üzerine, küçük taptaze çiçekler serpiyordu.
Rainer, M. R. (15 Şubat 1938). Alman Hikâyesi: Bir beyaz saadet. (Çev: Rüştü Şardağ). Varlık, 111: 620-621.

