Ahmet Rasim

Ahmet Rasim
(1864-1932)

Sanki vakit vakit, düz, çakıllı, bataklık topraklar üzerinden geçerek ilerleyen bir çay gibi ve
bu çayın muhtelif tabakalar üzerinde uğradığı değişmeler gibi,
o da değişik duygular ve ifade güzellikleri içinde yürüyüp gitti. 

RÜŞTÜ ŞARDAĞ

Rasim’in hangi kitabını okursanız okuyun, muhakkak aynı kardeş hisleri duyacaksınız. Ben onu hiç tanımam, remini bile görmüş değilim; fakat bugün, kafamda, onun bütün canlı hatlarını, gözlerindeki o sıcak ve sevimli bakışı, düşündüğünü hemen söylemeye hazır bir durumda bulunan dudaklarının kıpırdar gibi oluşunu canlandırabiliyor ve düşünebiliyorum. İşte koltuğunda gazeteler, köprüye, vapur iskelesine geldi. Kalabalığa gözlüklerinin (eğer varsa) altından hafif hafif bakıyor. Vakit akşamsa eğer vapurla iskelenin birbirlerine olan nazlanışını, iskelenin vapura, vapurun da ona o kadar yaklaşmak istemesine karşılık ikisinin de böyle ileri geri gidip gelişlerini, sonra insanların, ama her tabakadan, kadın erkek bir sürü insanın sel halinde birbirlerini çiğneyerek kendilerini Boğaz’ın muhtelif mıntıkalarına götürecek olan bu nesneye bindiklerini gizli gizli seyrediyor. Akşam, muhakkak, “ikdam”da bir fıkra veya bir makale yazacaktır. Rasim’in yolu bir akşam (pardon bekli hemen her akşam) Balıkpazarı’na düşmüştür. Artık onu görmelisiniz? Hemen balıkçı, meyhaneci ve kör kemancı ile dost oluvermişti. 

O dakika o da onlar gibi duyup düşünmekte, kurdurduğu küçük, yağlı masanın başında (ihtimal) küçük gözlerini kırparak bir mevzu hazırlamaktadır. Artık tavadan gelen balık cızırtıları, bir iki mütekaidin maaş meselesi yüzünden dert yanmaları bütün bunlar ayrı ayrı onu ilgilendiren şeylerdir. 

Kör kemancının çalgısına bağırttığı şarkılar arasında ara sıra güftesini kendisinin tekerlemiş olduğu şeyleri de duyar:

“Bilmem ki safa, neş’e bu ömrün neresinde
Şad olsa gönül bari biraz son nefesinde
Hâlâ elem yare tahammül hevesinde
Şad olsa gönül bari biraz son nefesinde”

Ah bu adam; sağ olsun hiç bir yerde durmaz ki.. İşte şimdi teyzesinin harem dairesine kadar girmiş, oradan da bir komşu evine dalıyor. Az sonra kıs kıs gülerek “Hamamcı Ülfet”in annesinin yaptığı kepazelikleri gördüğünden kendini zor dışarıya atıyor. Zaten o küçükten beri büyümü de küçülmüş gibi bir şeydi. Bütün tanıdık, konu komşudan dul kalmış, cemiyette kötü bir mevkiye inmiş kadınlar hemen ona müracaat ederler, hayatlarının bir roman mevzuu olacağını bildirerek, onu kaleme sarılmaya zorlarlardı. Onu bir de mahalle mektebinde, pantolonu omuzundan askılı, başında takkemsi bir başlık, kolunda cüzü olduğu halde korkunç ve gazup [öfkeli] hocasının ders nöbetini savmak için titreyerek beklerken düşünün. “Küt” diye bir kafaya inen değneğin sesi, kalın bir öksürük veya mubassırın  sert bakışı, derken azat sevinci, hadi bir amin gürültüsü, hepsi hepsi kulaklarımda…

Rasim!.. Boş zamanlarında İstanbul’un düşük sefil yerlerini de gezip insanlığın en aşağı diye görülen kısımlarına kadar inmek isteyen Rasim, Galata’nın o pis, gizli ve korkunç sokaklarına girmekten çekinmiyor. İşte gene koltuğunda bir sürü Türkçe, Fransızca gazete; ara sıra etrafına bakınıyor. “Vakt-i kerahat” gelmişse eğer, Galata’nın “Todori”lerinden birinde iki tek yuvarlamak şart değil midir? Fena sokaklarda düşkün kadınları mal diye değil, insan diye süzmek istiyor. Tamam: Küçük bir kız çocuğu gördü; on yaşında ya var, ya yok. Bu çocuk içinde bulunduğu muhitin kendisinden daha yaşlı olan insanlarını ihtimal instiktleriyle [içgüdü] süzüyor. Ya bu ne? İşte bir de oğlan çocuğu.. Bunlar bir gün bu sokaklarda birbirleriyle tanışamazlar mı? iki kardeş gibi, bu kimsesiz dünyada birbirlerine tutunamazlar mı? Bu sokaklar onları da pedagojik bir kanunla zarûrî akıbete hazırlayamaz mı? Bunlar hep olur şeyler değil mi? Rasim girdiği bir çağanoz meyhanesinde bir şeyler yazıyor. Eleni ve Yanni’nin hikâyesi olup bitmiştir. 

Ne temiz adam!.. İnsanlardan hiç birini diğerine nispetle daha hâkim olarak görmüyor. Bundan dolayıdır ki herkes ve her şey onun için sevimli, cana yakın ve üzerinde aynı dikkatle durulacak şeyler… Sonra bunların hepsini de gördüğü ve duyduğu gibi anlatması?…

Kitaplarının; şimdi bir çoğu kaldırımlarda, köşe başlarında acıklı bir surette serilen kitaplarının hepsini olduğu kadar bir tanesini bile okumak, Rasim’in siluetini, gören ve duyan Rasim’i, bütün gölgeli nakışlarıyla gözlerimizin önüne sermeye kâfidir. Onu ne zaman okusam ve düşünsem artık bana hep şu şartlar içinde kendini gösteriyor: Anası ve karısı ile konuşur gibi yazmak; yavrularını sever gibi insanları sevmek, hayatı her yönünden görmek.

O, bir mevzu etrafında bütün ona tabi, ona yakın münasebetleri unutmamıştır. İşte, “Falaka!” mahalle mektebinde okumaya başlayıp Darüşşafaka’dan mezun oluncaya kadar Rasim’in ve o devir çocuklarının okuma hayatı. Gerçi o bir mektep hayatının akisleridir. Fakat burada bütün psikolojik teferruatıyla hocalar, renk renk, çeşit çeşit çocuklar, ana baba ve onların en ince nüanslarıyla birlikte bir devrin aile müessesesi; nihayet sokaklardan başlayarak uzanıp giden muhit…

Rasim bize yer yer değişen, zaman zaman başkalaşan ve bin bir safhası bulunan bir çağın nihayet bir hayatın hikâyesini verdi. İhtimal sevimli yüzü gibi hisleri ve düşünceleri de ne kadar şirin ve ne kadar yumuşak. Yazılarında o da hayata uyarak renk, fikir ve duygu değiştirebiliyor. Akan bir suya benzeyen Rasim!.. Sanki vakit vakit, düz, çakıllı, bataklık topraklar üzerinden geçerek ilerleyen bir çay gibi ve bu çayın muhtelif tabakalar üzerinde uğradığı değişmeler gibi o da değişik duygular ve ifade güzellikleri içinde yürüyüp gitti. 

Edebiyatımızda; geride (alüvyonlu) topraklar bırakarak renk renk akan Rasim!..


Şardağ, R. (1 Mayıs 1938). Portreler: Ahmet Rasim. Varlık, 116: 693.

Yorum bırakın