
Hani bu eğlenceler onun da hoşuna gitmiyor değildi.
Artık kış mış, hiç bir şeye kulak asmıyor, karanlık çöker çökmez yeniden kömür koymaya lüzum bile görmeden mangaldaki kıvılcımlı külleri eşeleyerek bir iki lokma atıştırıyor ve elindeki fenerle elektriksiz sokaklardan geçerek kendini mühendisin karısının evine dar atıyordu. Eğer kiracılarında toplanılıyorsa sakat ayağını sürüyerek nefes nefese merdivenleri çıkıyordu. Vaktiyle onu sıkan şeyler şimdi neşelendiriyor, sarı sakallı, toparlak, pembe yüzünü kaplayan bir zevki saklamayarak her iki sıradan birkaçı dökülmüş dişlerini göstere göstere gülüyordu. Hangi evde ahenk yapılırsa yapılsın artık toplantıda bulunanlar da ona karşı soğuk durumlarını bırakmışlardı. Bütün bir kalabalık her fırsatta onunla konuşup dansa kaldırıyor, hatta kendisini evlendirmek için iyi bir kadın bulduklarını da söyleyerek karşısında olmayacak şeyleri yapmaktan, ağıza alınamayacak sözleri söylemekten çekinmiyorlardı.
– Hu!.. Kadri Baba!
– Buyurun.
– Ayol gelsene yukarıya; baka lambayı yakmışsın; arpacı kumrusu gibi oturmaktan ne çıkar?..
– Yok hanımcığım böyle daha iyi.
– İki çift lâf eder, açılırsın.
– Başka gün hanımcığım, başka gün.
Nedense bu akşam içini sebepsiz bir hüzün kaplamış, karlı kış gecesinin verdiği durgunluk da buna eklenince yatağına daha iyi yerleşmeye, başını yorgan içine adamakıllı sokmaya mecbur olmuştu.
Bu mahallede zaten gece ile birlikte sokaklar gibi insanlar da susardı. Karşıki mezarlıkların üzerinden çatallaşarak süzülen ışıklar akşamın gelişini her tarafa ayrı ayrı anlatır ve herkes yavaşça kapısını sürmeleyerek evine girerdi. Yaz günleri parka, on kuruşluk bahçeye sinemaya gidilerek ne de olsa vakit geçirirlerdi. Fakat Boğaz’dan gelip de etrafı parçalarcasına gürüldeyen kara kışın fırtınaları bir defa kulaklarda korkunç akislerini yapmaya başladı mı kös kös evlere kapanır, yalnız bir iki ailenin bu durgunluktan -birbirlerine gidip saat onbirlere kadar eğlenmekle- uzak kaldığı görülürdü. Bu bir iki evde hâlâ, “Hu, bana bak Ayşe!”, “Nedime kızım annen evde mi?”, “Bu akşam leblebi ile bozayı hazırlayın, kemanı da biz getiriyoruz.” yollu sözlerle henüz yıkılmamış varlığına sıkı sıkı tutunmak isteyen bir dostluk manzarası görülürdü. Gündüzün durgun bir hava içinde yüzen mahalle karanlık çöker çökmez, -bir iki komşunun patırtılı eğlenceleri düşünmeyecek olursa yeniden uykulu bir koridor gibi gecenin içine uzanırdı.
Kadri Baba karısının bir seneye yaklaşan ölümünden beri bütün gecelerini bu küçük odasında geçirmiş üst kattaki kiracısı Hayriye Hanım’ın toplantılarından uzun zaman ayrı kalmıştı. Bununla beraber zaman sürükleyici, yakıp geçici seline onu da katmış, nihayet o da bu mahalle komşularının zoruyla gece eğlencelerine girer olmuştu. Fakat yeni karıştığı bu âlem bütün güzelliklerine rağmen sıkıcı olmaktan geri kalmamıştı. Gerçi birini başı ağrısa dört tarafından iş güç bir tarafa bırakılarak koşulur, burna sirke çekmek, sulfato almak, velhasıl soğuktan, yorgunluktan, mutfaktaki rutubetten, dünkü uykusuzluktan geldiği sanılarak tecrübeye dayanan ilâlar tavsiye edilirdi.
Kadri Baba’ya da aynı şey olmuş karısının ölümünden sonar sık sık gelip hatırını sormuşlar hastalandığı zamanlarda yemeğini pişirmişlerdi. İyileştikten sonra da genç ihtiyar bir sürü kadınlarla mahallenin delikanlılarından ve bir iki mütekaitten ibaret olan toplantılara onu da çağırmışlar fakat bir türlü bu hayata alıştıramamışlardı. Bir akşam odasına bir iki defa Hayriye Hanım’ın kızları gönderilip yukarıya mutlak gelmesi istenildiğinden kalkıp gitmiş, fakat “Hoş geldin”, “Nasılsın Kadri Baba?” gibi beylik sözlerden sonra herkesin kendi eğlencesine döndüğünü, Allah’a ısmarladık demek için bile etrafına o kadar bakındığı halde kimsenin kendisiyle meşgul olacak bir halde bulunmadığını düşünerek tersyüzü dönmüştü. Bereket versin kocası iki yıl önce ölen mühendisini güzel ve dul karısı ihtiyarın yanında açık saçık lâflar söyleyip çıplak kollarını adamcağızın yüzüne sürer gibi hareketler yaparak onda bu gibi şeylerden hoşlanan bir hal sezmiş olduğunu bütün odadakilere anlatmış, artık herkes ihtiyarın zayıf bir tarafını yakaladıklarından memnun bir halde mühendisliğini taklit eylemeye başlamışlar, Kadri Baba da kapıldığı bu tesirle meclislere gelmeye başlamıştı.
Fakat bu gece içinde öyle bir sıkıntı vardı ki, “Çatlasalar da patlasalar da gitmeyeceğim” diye söyleniyor, kimsesiz, karanlık bir odada yapayalnız bitecek olan bir gecenin soğuk dakikalarını sanki dişleriyle ısırmak istiyormuş gibi yatağından kımıldayıp duruyordu. Bu akşamki kızgınlığının asıl sebebini Hayriye Hanım’ın yumurcaklarında buluyordu. Terbiyesiz kızlar bir danstır tutturmuş, zıplayıp duruyor; evi yıkacak gibi tepiniyorlardı. Bu kadarla kalsa gene neyseydi, geçen gece etrafını çevirip az maskaralıklar mı yapmışlardı. “Seni genç yapalım” diye makasla ansızın sakalını kesmişler ve onun bu haline herkesi kahkahalarla güldürmüşlerdi. İhtiyar yavaş yavaş içlerinde en çok hoşlandığı mühendisinkinin beyaz kollarını kendisine sürtüp durmasını göğsünü öyle tabak gibi ortaya çıkarmasını da ahlâksızlık diye karşılıyor ve on sene içinde değişiveren mahallenin şu gülünç insanlarına sinirlenip duruyordu. Bir aralık topal bacağında bir sancı duyar gibi oldu. Hemen yatağından fırlayarak iki büklüm kaldı. Sonra bu ağrının gelip geçici cinsinden olduğunu anlayarak rahatladı ve gözlerini kapamak üzere başını tekrar yastığa koydu. Fakat bu sırada önce Hayriye Hanım ve sonra kızlarının:
– Kadri Baba, gelsene buraya ayol, yoksa biz gelip zorla getiririz ,diye bağırdıklarını duydu.
Yüzünü ekşitti, ve:
– Hay Yarabbim!.. diye, saat on birlere kadar tepindikleri halde bir türlü eğlenceye doyamayan şu komşularının halini düşünmeye başladı.
Şimdi bu mahallenin on sene evvelki halini hatırlıyor, o zamanlar elinde tesbih, cami cami gezen Hayriye Hanım’ın şimdi böyle, haftada iki üç gece kadınlı erkekli eğlenceler tertip etmesine ve bunlardan da beyaz yüzünün kırışıklarını daha çok boza boza, şişman vücudunu bu gecelerde udlu, kemanlı, alto, baso bir sürü perdeden yükselen sesler fasıllar geçilir, mısır patlatma, tek mi, çift mi, yutturma oyunlarıyla başlayan eğlenceler çok vakit genç kızların ısrarıyla dansla sona ererdi.
Hele o şeytan kızlar!..
Kadri Baba bu yumurcakların takunyalarla kapı önünde kaydırak oynadıkları, saçları kırmızı bir kordelâ ile örgülü olarak dolaştıkları günleri bilirdi. Bayram günleri başlarında yeni alınmış allı e oyalı namaz yemenileri olduğu halde elini öpmeye geldiklerinde dükkândan getirdiği iki çift terliği ayaklarına geçirir, ceplerine de beş on kuruş harçlık bırakırdı. Amma şimdi o kızlardan ortada eser bile yoktu. Yeni hayat pazarı kimisine satıp kinlisine imrendirdiği meyvelerle etrafı baş döndürücü bir koku içine boğmuş ve bundan nasibini alanlarla almayanlar yepyeni şekillerle karşımıza çıkmıştı. Merhum bakkalın takunyalı kızları da bu arada büyüyüp serpilmişler ve birer asrî insan olup kendilerini göstermişlerdi. İhtiyarın yanında birbirini ite kaka en serbest bir şekilde hareket ederek kadınlığa ait en gizli şeyleri bile anlatmaktan sıkılmıyordu. Ara sıra:
– Kadri Baba nasıl bir kadın istersen söyle de sana birini bulalım, diyerek adamın üzerine çullanıyorlar, o zaman bu topal ihtiyar, sakat bacağını kıvırarak ezilip büzülüyor, fakat ihtimal bu meclislerde herkesin istediğini yapmakta serbest olduğunu bildiğinden dişlerini göstere göstere gülüyor:
– Yapmayın kızlar, he he he!.. Şaka etmeyin canım diye kekeleyerek sarı kıvırcık sakalını kaşıyıp kalın tüylü kumral kaşlarını memnun bir halde oynatıyordu.
İşte bu gece komşular onu böyle uzun uzun düşündürdü. Birden bire aklına ilk zamanlar: “Yaksın seni de ben gibi ateşlere Allah” diye söylediği şarkıları teklifli kadın komşularının yanında bile okumaktan çekinirken şimdi genç ve ihtiyar erkek komşularının arasından “Suna bakışlarının…” diye tangolar meşkedip çalan Safiye Teyze geldi. Sonra eski sofulardan alay kâtibi mütekaidi Basri’nin karısı ve kızlarının peşi sıra üstelik her gece böyle uykularını bölen insanların açık saçık giyinişleri, yüzüne sözüne sürülen o çıplak kolları düşüncesini sarsmış bulunuyordu. Tam bu sırada tavanın güm güm vurulduğunu işitti. Sonra:
– Kadri Babacığım, bak geliyorum seni almaya; hele gelme de gör, diye mühendisinkinin tatlı sesini duydu. Nedense bu kadına hiç kızmazdı. Kim bilir, belki onun eskiden beri böyle asrî olduğunu ve mahallesinin kurbağa öküz hikâyesinde olduğu gibi şişip duran, zamanın yüksek mevkili insanlarına yaklaşabilmek için süslenmek, onlar gibi giyinip eğlenmek isteyen komşularına benzemediğini bildiği için mi, yoksa ellisini geçkin olmasına rağmen henüz dinç vücudunda, onunla karşılaşır karşılaşmaz tatlı ve üzücü hareketler duyduğundan mı nedir alaylarına aldırış etmezdi. Otuzu aşmış bulunduğu halde henüz genç kızlardan daha güzel ve daha alımlı gösterişiyle mahallenin bütün kızlarını kendisine hâlâ imrendiren bu kadın onda itaate benzer bir hava yaratmıştı. Sanki o ne dese yapacak ve sözünden dışarı çıkmayacaktı. Birden merdivenlerden birinin indiğini duydu. Söylediği şarkıdan da tanıdı ki bu odur. Lambasını yaktı. Acele acele pantolonunu çekti. Hırkasını da sırtına geçirdi ve kapıdan çıkarak:
– Kızım geliyorum ben de zati; diye yanıma yaklaştı. Sonra, tıpkı bir pergel gibi, sol ayağının hep aynı noktadan hareket etmesine karşılık yarım bir daire çizerek sürüklenen öteki inmeli bacağını merdivenlere çarpmamaya çalışa çalışa kadınla birlikte yukarı çıktı.
Bu akşam içeride tuhaf bir hava esiyordu. Hayriye Hanım köşeye büzüşmüş, gözlerini ondan ayırmıyor, genç kızlar halka olmuşlar dün gece “Genç yapacağız seni” diyerek sakalını kestikleri ihtiyara bakıp kıs kıs gülüşüyorlar. Mühendisin karısı da iri elâ gözlerine fıldır fıldır dört bir tarafa çevirerek sanki herkese ayrı ayrı bir şeyler söylemek istiyordu.
O gece içerisinde düşündü. Bir iki dakika içerisinde beliren bu anlaşılmaz hâlin sebebi nedir diye. Bu sırada ihtiyarı şaşırtan bir şey oldu. Mühendisinki ayağa kalkmış, çapkın bakışlarını üzerinden ayırmayarak yanına geliyordu. Bu kadının ağır adımlarla uzunca ve düzgün vücudunu odanın ortasında sağa sola eğip kıvırışı her zaman içi gülen bir göz gibi pembe yanağındaki çukurun açılıp kapanışını, insanda arzu ve istek hisleri uyandıran etli, dolgun yüzü kıskanç bir ifade içerisinde şimdi odadaki bütün gözleri kendisine çevirmişti. Fakat bu akşam muhakkak ki bu bakışlarda her zamankinden daha başka bir hal vardı. İhtiyar kendisi için hazırlanan oyunun değil en küçük kısımlarını, böyle bir oyunun düşünüldüğünü aklına getirememişti bile. Toplantı şimdi bu boş meşrep ve şakacı kadının hareketlerine karşı dikkat kesilmişti. O yavaş yavaş, kaypak vücudunu oynata oynata köşeye geldi. Sonra:
– Kadri Baba, dedi. Bu akşam neden sessiz duruyorsun?
– Ne bileyim kızım herkes bir tuhaf da.
– Aa, bana kızım deme, kızıyorum doğrusu. Biz seni genç diye evlendirmeye kalkışıyoruz.
– Öyle mi? He he he!.. Benimle alay ediyorsunuz.
– Alay ne demek? Hani alırsan ben bile varırım.
Gülüşmeler neredeyse bir gürültüye dönecekti. Semercinin karısı her akşamki işi olan mısırlarını patlatıyor, Hayriye Hanım’ın iki genç kızı misafirler için bir yandan iskemle taşıyor, bir yandan da dışarı çıkarak zor tuttukları kahkahalarıyla serbest meydan buluyorlardı. Alay kâtibi mütekaidi köşede kafasını sallaya sallaya bu hale şaşıyor, mahallenin çocukları sayılan iki delikanlı ayağa kalkmış, bu şakacı kadının hareketlerini gözden kaçırmamak için soluk almaz olmuşlardı. Anneleri Dertli Zehra ile Safiye Teyze de en son öğrendikleri bir tangoyu hafif dımbırtılarla karşılıklı gevrek bakışlarını mühendisin karısından ayırmıyorlardı. Tam bu sırada Hayriye Hanım’ın yüksekçe bir kahkahası işitildi. Şimdi dışarıda bulunanlar da odaya koşuşmuş, herkes yüzüne gözüne sürülen boyalarla maskaraya döndüğünün farkında olmayan ihtiyarın haline gülüyordu. Mühendisin karısı yaptıklarından duyduğu büyük bir övünçle yanındakilere, “Gürültü yapmayın daha işimiz bitmedi” gibi işaretler veriyor, bir taraftan da:
– Canım Kadriciğim, diye yüzünü okşadığı ihtiyarın başına entariyi geçirmek için kendisinden emir bekleyen mübaşirin karısına hazır olup olmadığını soruyordu. İşte bu sırada odada bir gürültü daha koptu. Köşedekiler çalgılarına bir tango bağırtmaya birbirini yakalayanlar dans etmeye başladı. Kadri Baba bu patırtıların kendisine yapılanları örtmek için işi gürültüye boğma olduğunu anlayamamıştı. Yalnız sırtına geçen bu entarinin münasebetsizliğini düşünerek etrafındakilere çıkışmak istediyse de karşısında yarı açık göğsü ve çıplak kollarıyla duran kadın belinden sarılarak onu dansa sürükleyivermişti. Evin içerisi neredeyse gümbürtüden çökeçekti. Kesik sakalı ve boyalı yüzü ile bir uyuz keçiye döndürmek istedikleri adamı gören çatlayacak gibi gülüyor, kimi ayaklarını yere vurarak neş’esinden ne yapacağını bilmiyordu. O ara sıra: “Bu entari de ne oluyor kızım? Benimle alay etmeyin!” demek için, kendisini dansa sürükleyen mühendisin karısına sorucu gözlerle bakıyor. Fakat onun: “A canım Kadri Babacığım, kadına benziyor musun diye seni sevdiğimizden böyle yaptık? gibi sözleri, sonra: “Bak ne de güzelmişsin ayol, Allah aşkına beni alır mısın söyle?” diyerek yüzünü okşar gibi hareketler yapması üzerine ne diyeceğini şaşırıyor, elleriyle değip durduğu bu çıplak kolların ve göğüslerin, soluyan nefeslerini ne kadar ısıttığını anlıyordu. Henüz gücünü kaybetmeden kuvvetli bir istekle, bu vücutlara sarılışın ne kadar hoş bir şey olduğunu düşünerek gülüyordu. Ara sıra topal, inmeli bacağının bir yere takılmasıyla: “Aman ayağım, of!” diye eğiliyor, sonra gene beline sarılan kolların sarhoşluğuna kapılarak, sendeleye sendeleye sürükleniyordu. Bazen başını çevirerek, entarisini çekiştiren kızlara:
– Etmeyin çocuklar!, diye söyleniyordu. İşte tam bu sırada nasıl olduysa birden bire kendisini mühendisin karısının kolları arasından hızla ayırdı. Şimdi karşıki aynada bir maskara seyrediyordu. Çatık kumral kaşlarının gölgelediği alnında öfkeli zamanlarında olduğu gibi kırmızı lekeler peyda olmuştu. aynadaki bu gülünç adamdan gözlerini ayırmaksızın birkaç saniye durdu. Bu boyalı dudaklarla, rastıklı kaşların, hele şu tüyleri kırpılmış çenesinin anlatmak istediği şeyi bir an anlamaya çalıştı. Fakat onu bu halden ayırmak için kızlar ve mühendisin karısı başına üşüşüverdiler. İhtiyarın gözleri bu sefer aynadan ayrılıp karşısındaki insanlara döndü. Deminki öfkesi geçer gibi olmuştu. Önünde bir sürü çıplak kadın, gülümseyen oynak gözler görülüyor, sağına, soluna ilişen yumuşak parmakların gıdıklayıcı tesirleriyle sinirleri sarsılıyordu. Damarlarında ılık bir şeyin kayan gibi olduğunu farketti. Aç gövdesinde oynayan arzularını, gözlerini şişirerek, boyalı dudaklarının arasından salyalar akıtarak anlatmak istedi. Şimdi ellerini yerinden oynatmak, yüzüne sürülen bu parmakları okşamak, sarı tüyleri ışık altında parıldayan bu göğüslere sürünmek velhasıl bir şeyler yapabilmek, içindeki çırpınışlarını dinlendirmek istiyordu. Şimdi odadakileri bir endişe kaplamıştı. Kimse gözlerini ondan ayırmıyor, dizlerinin titrediğini, dudaklarını kıpırdadığını seçebiliyorlardı. İhtiyar birdenbire:
– Ah benim güzel kızım!, diye mühendisin karısına sarılıverdi. Derhal evin içinde bağrışmalar başladı. Şimdi herkes onu çekmek istiyor, fakat kimse buna muvaffak olamıyordu. Nihayet büyük bir korku içerisinde gözleri kararan kadın ihtiyarın bileklerini bütün kuvvetiyle sıkarak kollarının arasından kurtulabildi. Hafif bir ses birden sükutu yardı:
– Kadri Baba sana ne oldu ayol, söylesene! Bundan cesaretlenen Hayriye Hanım iri gözlerini açarak:
– A!… Sen de babacığım ne şakaya gelmez adammışsın ya! diye sitem etti. O şimdi durgun gözlerle bir noktaya bakıyor, bilinmez hangi hislerin azabı altında bir şey söylemememin verdiği acı ile yüzünü buruşturuyordu. Sonra birden gitmek için topal bacağını sürümek istedi. Fakat bu hareketi yapmasıyla düşmesi bir oldu. Ayağım yine ara sıra yoklayan o burkucu ağrılardan biri gelip çatmıştı. Odada kahkahalar tekrar yükselmeye başladı. İhtiyar güç belâ ayağa kalktı. Fakat arkasına küt diye inen bir yastık darbesiyle silkindi. Başını çevirip bakmak istedi. Kahkahalar arasında ikinci bir yastığın yollanmakta olduğunu gördü. Gerçekten bu yastık önce ampulü kırmış, sonra da yüzlerine çarpmıştı. İçeride kopan gürültü ve yaygarayı daha fazla duymamak için ağrıları tutan bacağını sürte sürte kahkahalarla dolup boşalan odadan çıktı..
Ertesi gün Hayri Hanım uykusundan büyük bir haykırma duyarak uyandığından, ev sahibinin odasını açıp bakmış ve ihtiyarı iki ayağına inme halde yatağında kötürüm bulmuştu.
Şardağ, R. (1 Haziran 1938). Hikâye: Şakadan anlamayan adam. Varlık, 119: 746-748.

