
(1871-1911)
Silamatch’den Bruckenburg’a giden yolun kenarında bir taş, az büyücek bir taş yoktur ki üzerinde Kukaşina oturmuş olmasın. Dilimizde iyi bir söz, sevimli bir kelime yoktur ki Kukaşina herkese söylemiş olmasın.
Bu yüzdendir ki, Kukaşina bütün nahiyede sevilir. Hattâ yalnız serseriler ve bohem hayatı sürenlerle arkadaşlık eden, zamanını köpeklerle insanları izaç etmekle [rahatsız etmek] geçiren Rullis Dravniks bile Kukaşina’ya saygı gösterir.
Henüz konuşmasını bilmeyen küçük çocuklar Kukaşina taşlara vurduğu değneğin üzerine eğilmiş, Bruckenburg’den Silamatch’a giden, yahut Silamatch’den Bruckenburg’a giden yolda ilerlerken ellerini ona doğru uzatırlar.
Bu iki şehir, Kukaşina’nın çok zaman arasında gidip geldiği iki noktadır. Binbir renkli hercai menekşelerin öteye beriye uçuştuğu sırada, o, kırları ve çayırları dostça bir bakışla takdis ederek yürür. Silamatch’da Kukaşina’nın bir kızı oturmaktadır. Diğer bir kızı da Bruckenburg’da. Bunların her ikisi de -eğer Kukaşina birini tercih edebilseydi- ihtiyar kadının mesut günlerini geçireceği muhakkak olan bir yuvaya sahiptirler.
Kukaşina daima “Grehte ve Julija.. Ah, bunlar gerçekten ne kadar güzel, canlı, çevik kızlardır. Allah onların sıhhatini korusun” diye düşünür. Gürültünün gelmediği köy otelinin temiz ve sessiz bir odasında oturduğu zaman yine rahatı kaçar. Riga’ya hareket edecekmiş gibi yol için her şeyini hazırlar ve giyinir.
“Ben Gerehte’i görsem iyi olacak” der. “Sıhhatinin daima iyi gidip gitmediğini Allah bilir.” Julija havanın güzel olduğunu görürse “Peki, öyleyse git annecim” der. Fakat, eğer yağmur kokusu varsa:
– Anne der, batıdaki kalın, sisli bulutlara bak! Az evvelki gök gürültüsünü işitmedin mi?
– Gök gürültüsü mü? A! Ben ondan korkmam. Allah hepimizi korur. Fakat yağmur gerçekten tatsız bir şey…
Nihayet rüzgar dinip bulutlar dağılınca Kukaşina Silamatch’a gitmekte serbest bırakılır. Ve herkes ötede, uzakta, tarlalardan yürüyenin kim olduğunu anlayıverir. Bu yolun dönemecinden küçük, siyah bir leke gibi ilerleyen Kukaşina’dır.
Onun elbisesinden daha çok tanınmış bir elbise yoktur. Kendi elleriyle ördüğü çizgili bir ceket, kurşuni yünden bir şal, bastonuna dayanmış, biraz beli bükük giden Kukaşina’yı örter. Sarı benekli, kırmızı, koskoca alâmet bir mendil, kuru ve güleç yüzünü çevreler. Eğer onun bu mendili olmasaydı tam bir Kukaşina olamazdı. İşte kollarının altındaki küçük baluşanı (1) ile tarladan gelen kadın Silamatch’a gidecek olan Kukaşina’dır.
Silamatch’da, diğer kızının evinde, hiçbir şey son yokladığı günden beri değişmemiştir. Buzağılar ahırda şikayet eden seslerle bağırışıyorlar, domuzlar homurdanıyor ve çoban kızı yorgun evine dönüyor. Kukaşina parmaklıktan Grehte’nin inekleri sağışına bakıyor. Öküz ona doğru fena fena ilerliyor ve böğürüyor. Boynuzlarını o kadar fena bir şekilde ileri sürüyor ki, eğer bu sırada karşısında başka birisi olsa muhakkak vururdu. Kukaşina ise gözleri fıldır fıldır dönen öfkeli hayvanı selâmlıyor.
“Öküzüm niye böyle bağırıyorsun? Biraz dolaşsan daha iyi edersin” Ve Kukaşina bunu söyledikten sonra ona bir avuç ot uzatıyor.
Çoban kızı geliyor. Ayakları çok iri görünmektedir. Fakat bu ayakları büyük yapan ve onların biçimini bozan şeyler pastalinalardır (2). Kukaşina: “Onlar sana yakışmıyor kızcağızım” der. “Fakat biraz bekle, sana, ayağına uygun gelecek bir ayakkabı yapması için gündelikçiye söyleyeceğim.” Ve çoban kızı oturmaya alışık olduğu kapının eşiğine yaklaşmaya vakit bulamadan Kukaşina’nın elinin, mendilinde bir şeyler araştırdığını görür, yavrucağız memnun olur; çünkü bu hareketin ne demek olduğunu bilir, ihtiyar kadın “Bu senin” diyerek ona bir parça beyaz ekmek uzatır (3). Ekmeğe gözucuyla bakılıverince küflü olduğu görülür; fakat ev sahibi onu iştihâ [iştah] ile yer. Koca koca lokmalar ısırarak yutar. Kukaşina bu halden son derece hazzeder.
İş bu kadarla bitmiş değildir. İki gün sonra çoban kızı; ayağına tastamam gelen, yeni , sarı ve çayırda yürüdüğü zaman hoş bir sesle gıcırdayan pastalinalarını alır.
Kukaşina’nın Silamatch’da çok sevdiği ve Bruckenburg’da bulunmayan şey, içinde çiçeklerin güzel kokularla havayı doldurduğu, ağaç fidanlarının yeşillendiği, hoş kokulu yaseminlerin bulunduğu ve kovanlarından gökyüzüne doğru arıların fırlayıp uçuştuğu büyük bahçedir.
Onun, yaz gelince, en büyük meşgalesi çörekotlarını toplamak ve onları elleriyle ayırmaktır. Çörekotsuz ekmek ona yavan gelir.
Silamatch’da üç hafta geçirdikten sonra Kukaşina şalına bürünür. Bu hareketi Bruckenburg’a gitmesine bir işarettir.
Grehte: “Daha kal anneciğim, biraz daha kal” der. Fakat Kukaşina artık kalmak istemez. Çünkü kalbi, Julija’yı düşündüğü için rahat değildir. Bruckenburg’a gitmeye mecbur olur.
Kukaşina yeniden yoldadır. Çiftçi atını durdurur, ekinciler de bir an için dururlar, çoban yaramaz krantz’ın (4), Kukaşina’yı rahatsız etmemesi için kulaklarından tutar. Kukaşina, tarlalarda olsun, çayırlarda olsun, insanların, hayvanların daima iyiliğini istediği için onun Bruckenburg’a gitmesine bakan herkes memleketin uğurunun da onunla birlikte gittiği hissine kapılır. Tepede Petris’e rastlar. Birbirleriyle selâmlaşır ve yollarına devam ederler. Fakat Kukaşina onun bir selâmla iktifa etmesi karşısında birkaç adım sonra tekrar geri dönmekten kendini alamaz ve bağırır: “Hele şuna bir bakın, ne kadar da kibirli! Petris oğlum buraya gel bakayım” Kukaşina Petris’e gülerek bakar: “Analık benimle niçin alay ediyorsun” der. Petris:
– Ne kadar büyümüşsün.. Nerede hani, senin o çok küçük yaşta olduğun zamanlar? Evlenmelisin artık!
– Neler söylüyorsun analık?
– Ecse Ramius veyahut Madina Sixe hoşuna gitmiyor mu? Petris cevap yerine eliyle kaçamak bir işaret yapar.
– Sakın ha! Sakın kadınları aşağı görme! Seni bir kadın dünyaya getirdi, bir kadın emzirdi, büyüttü ve yetiştirdi.. Ve tek bir kelime bile söylemeye zaman bulamayan Petris’den önce, gülerek Bruckenburg’a doğru yoluna devam etti.
Silamatch’dan Brunckenburg’a giden yolun kenarında bir taş, büyücek bir taş yoktur ki Kukaşina oturmuş olmasın. Dilimizde iyi bir söz, sevimli bir kelime yoktur ki Kukaşina herkese söylemiş olmasın.
(1) Baluchan: Litvanyalıların kullandıkları tahtadan, kulplu bir nevi küçük sandık.
(2) Pastalinas: Litvanya köylülerine mahsus kaba bir ayakkabı.
(3) Litvanya’da buğday çok az yetiştiğinden beyaz ekmek nadiren yenir.
(4) Litvanya köpeklerinin umumi olarak isimleri.
Poruks, J. (1 Temmuz 1938). Litvanya Hikâyesi: Kokaşına. (Çev: Rüştü Şardağ). Varlık, 120: 763-764.

