![PORTRAIT PHOTOGRAPHIQUE ORIGINAL DE GEORGES DUHAMEL. by DUHAMEL (Georges)] AURADON (Pierre): Signé par l'illustrateur Photograph | LIBRAIRIE LE GALET](https://pictures.abebooks.com/inventory/20309779946.jpg)
(1884-1966)
Geçen ay, “Radyo Neşriyatı” konseyinin bir toplantısında hazır bulunuyordum. Konuşma, programlarda yer alan ve bu ilkbaharda verilecek olan bazı konferanslar üzerinde dolaşıyordu. Konsey azası mükâlemenin [söyleşi] esasında oldukça çabuk anlaşmışlardı. Fakat sıra konuşmaların genişliğine gelince meclis en büyük müşkülat içine dalmış göründü. Bazıları ciddî bir konferansın ancak yarım saat devam edebileceğini tahmin edebiliyorlardı. Diğerleri halkın bu kadar çok fikrî bir cehit [çaba] sarfedeceğinden şüpheli gibi idiler. Bir sürü münakaşalardan sonra konferansın devamını yarım saat olarak tesbit ettiklerini hatırlıyorum. Ben uzun müddet bu küçük iddia üzerinde düşündüm. Biliyorum, büyük halk kütlesini, çok uzun tecrübelere tabi kılarak saf spekülâsyondan usandırmamak doğru bir şeydir. Fakat gerçeği söylemek lâzım gelirse bu mesele hakkında pek az endişeli de değilim. Modern sosyetede insanı, çalışmak veyahut buna benzer, fakat kendi arzusuyla elde ettiği yüksek gayretinden döndürmemek için hep birlikte bir karar vermek lâzımdır. Yoksa eğer entellektüel günlük kültür hadiselerine ve kültür sistemine bağlı eğlencelere bakarak bir hüküm vermek icabederse açıkça söylemek mecburiyetindeyim ki inhitat yalandır.
Günlük yazı hayatımızdan neşredilmekte olan hikâyeler gittikçe daha kısalmakta ve gittikçe daha iptidaileşmektedir. Kusur bunların müelliflerinde değildir. Çünkü onların bu hikâyeleri yazdıkları yerler ölçülüdür. Bütün bunlar insana hikâyelerin istikbalde yirmi satırlık bir yer tutacağını düşündürüyor. Önceden zihni meşgul bulunan okuyucuyu yormak onlara göre lâzım gelmiyor. Haftalık gazeteler daha uzun hikâyelerin neşrine müsaade ediyorlar. Onları okumak istiyorum. Fakat edebiyatımızda o kadar şanlı bir manzara arzeden uzun hikâyelerin yine de gözden kaybolmasının önüne geçilemiyor. Mecmualar böyle uzun hikâyeleri seyrek neşrediyorlar, çünkü bulamıyorlar. İyi kaliteli hikâyeleri kastediyorum. Kat’î olarak, bütün bu hallerin halkın zevk ve arzusunu gösterdiğine emin değilim.
Halkın hizmetkârları, onu tahkir etmekle israf ettikleri, hakikatte aynı halkı yükseltme ve ihtimamla tezyin etmek kabiliyetine maliktirler. Bugün herhangi bir geniş mevzu ancak ekonomi, hile ve mucize oyunlarıyla yaşayan büyük mecmualarda yer bulabiliyor. Biz artık ciddî ve tafsilâtlı etütlerin hiçbir tarafta neşrinin kabul olmadığı bir zamana gelmiş bulunuyoruz. Bugünkü şartlar içinde kütle ancak ehemmiyetsiz, görünürde parlak ve küçük kırıntılarla besleniyor. Birkaç yazıcı uzun ve mufassal eserlerin, bu meyanda büyük romanların zevkinin halkta muhafaza edebilmek için mücadele ettik. Ve yine de üstümüze doğru hırlayacak insanlar bulunuyor.
Eğer gülünç olmasaydı, bu hal elem verici ve ümit kırıcı bir şey olurdu. Temaşa sanatları da aynı sarsıntınını tesiri altındadır. Sinema ahlâkı -bunu daha evvelce söyledim sanıyorum, fakat yeniden, kuvvetle tekrar etmenin zamanı gelmiştir sanırım- seyircinin bütün tefekkür ve zekâ gayretini tasarrufla kullanmasını arzu ediyor. Bu artık bir temaşa değil, bir bozgun ve bir perişanlıktır. Sanatkarlar, telif işleriyle uğraşan kimselerin müthiş bir korkuları var: Halk artık kendilerinden usanmıştır. Bu şekilde onları hakir gören halk gitgide ancak yapmaya mecbur olduğu şeyler için hissedilebilecek derecede gayret sarfedecektir.
Radyofoni, bu pratik ve acınacak hali daha çok şiddetlendirdi. Yavaş yavaş intizamsız bir surette neşredilen hikâyeler için ayrılan beş dakika pek çok bir zamanmış gibi görülüyor. Bir âlimden bütün hayatı ve eserleri hakkında bir konferans vermesi istenildiği zaman bir çeyrek saat gibi az bir zaman bırakılıyor. Üstelik tasavvur edin ki halk sıkılıp esneyecek. Bu hal bir katastroftan başka nedir?
Şüphesiz halkın da müdafaaları olduğu ve eğer o sıkılıyorsa bunun konferanscı için asla içinden çıkılmaz bir hal olmadığı, nihayet musluğu biraz çevirmek ve içilecek suyu değiştirmek lazım geldiği unutuluyor.
Hülâsa, önceden tahmini yanlış olmayacaktır ki birgün gelecek azar azar sunduğumuz bu şekil yazılara alışan halk, masum halk artık vecizelerden başka bir şeye müsamaha etmeyecek ve kim bilir, belki de çok daha sonraları gürültü, ses ve sese benzer patırtılardan başka şeye müsaade etmeyecektir.
Bütün milletlerin az gayret (sayı akal) rejimi adını vereceğimiz bir rejime tabi olduğu bu zamanda, istikbal bütün bitip tükenmek bilmez mücadeleleri, tabiatın fevkinde istekleri ve sonsuz ıstıraplarıyla üzerimize doğru gelmektedir.
* Sa’y-ı Akal: Yetersiz çaba
Duhamel, D. (15 B. Teşrin 1938). “Sâyi Akal” Asrı, (Çev: Rüştü Şardağ). Varlık, 127: 103-104.

