
-Aziz dostum Dülger Kemal’e-
– Herifin yüzü güneş görmemiş ki…
Gülüşmeler bağırtı olmaktan da çıkıyor, kahvecinin “şekerli bir!” diye yırtınan sesiyle karışarak, Karacaahmet çayırlığına, saf halinde bir askerî kıt’anın dizilişi gibi sıralanan kadın, erkek, akşam gezmesine çıkmış bir sürü insanın gürültüleri arasında kayboluyor, az sonra aynı gülüşler yeniden haykırış halini alıyordu.
– Herifin yüzü güneş görmemiş ki…
Onlar, Nuri’nin bu sözüne veya söyleyiş tarzına değil kelimelerdeki tezata gülüyorlardı. Kırk beşlik fakat hâlâ dinç olan ihtiyar mezarcının kuzguni yüzü için belki: “Güneş görmemiş… Mübarek süt mü süt!” gibi sözler gülünecek bir vasıf sayılamazdı. Fakat üç yanını servilerin boşluğu çevirmiş olan bu kahvede, hayatlarını bir gölün ölü yüzü gibi durgun geçiren insanlara, ara sıra böyle alaylı bir söz, hele Baygın’ın yüzüyle zevklenmek son derece haz veriyordu. Zaten ihtiyarın gülünmeyecek neresi vardı ki?.. Bu kahveye her uğrayan, onu bir takım meziyetlere sahip bir kimse olarak tanımıştı. Üç iskemleyi yan yana koyarak üzerinde taklak atar, biraz ağırca olan vücudunu hiç sarsmadan başı yerde ters yüz ayakta durabilirdi. Sonra görünüşe göre gamsız ve belki insanların en duygusuzuydu. Her gün göme göme alıştığı ölülerin, dar psikolojisinde halkettiği itiyat heykelinden mi nedir, “Çocuğun öldü.” deseler yine gülecek gibi soğuk ve donuk bir hali vardı. Büyük harpte kafasından kurşun yediğini söylüyorlardı. İşte böyle hissiz yaşamasını, ağlanacak yerde çok defa iri dişlerini göstere göstere gülüşünü uzun zaman bu vak’aya yormuşlarsa da artık hafızalardan onun da izleri silinmiş ve göz önüne gamsız, Habeş yüzlü, yanakları paslı bir rendenin ters tarafı gibi delik deşik, burnunun yarısı soyulmuş, kolları biraz sola çarpık, böğürür gibi konuşan ve istediği zaman ağlayabilen bir adan gelmeye başlamıştı.
Evet onun dilediği vakit ağlaması, kendisine baygın dedirtecek kadar koyu kestane renkli gözlerinin her zaman özgün ve teessürden boşanmaya hazır bir ifade içerisinde bulunması kahvenin en çok zevk aldığı şeylerdendi. Akşam oldu mu, hepsi de mezarlıktan dönecek olan ihtiyarı dört gözle bekler, yarı aç, yarı tok geçen günlerinin karanlık ve iç bunaltıcı istirahat zamanlarını onun siyah, fakat daima şen yüzünü görerek boğmaya çalışırlardı. Yüzü her zaman gülünç ve soğuk, baygın gözleri ise her an ağlamaya hazır olan ihtiyar mezarcının şöhreti bütün Üsküdar’ı tutmuştu. Semtin dört tarafında “Ver eline beş kuruş, hüngür hüngür ağlasın…”, “Herife hadi de, gözünden ip gibi yaşlar boşansın…” gibi dedikodularla çalkalanıp duruyordu. Bununla beraber bu sözlerin büyütülmüş hiç bir tarafı yaktı. En kötü halk dedikodularının bile böyle bir gerçeği şişirmeye lüzum duymayacağı muhakkaktı. Günün muhtelif saatinde meraklılar kahveye gelirler, Baygın’ı ağlatarak hem onu hem de kahveciyi memnun etmiş olurlardı. Baygının yüzünden müşteri topladığı için kahveci de dahil, bütün serseriler el birliğiyle onun şöhretini her tarafa yaymakta birbiriyle sanki yarışa çıkardı.
Fakat nedense bugün Baygın bir türlü gözükmüyordu. Halbuki onlar can sıkıntısından, işsiz ve boş geçen günlerinin yüreklerine bir yük gibi çöken ağırlığından sıyrılmak istiyorlardı. Nihayet çeşmelerden evlere su taşımak, ölüden ıskat [sadaka] topladıkları için karakola sürüklenip sonra serbest bırakılmak veyahut hiçbir şey yapmadan, sabahtan akşama kadar yan yana getirdikleri iki iskemle üzerinde yatıp yatıp kalkmak az eza verici şey miydi? Hele sonunda Baygın’sız bir gece geçirmek talihsizliğiyle karşılaşacaklarsa…
İşte akşam çoktan esmer gölgelerle Moda sahillerinden kayarak yeşil adaların üzerine doğru ve tatlı süzülüşlerle çekiliyor ve gündüzle nöbet değiştirirken onlar için hiçbir yenilik getirmeden üstelik hep aynı işkencelerle, boğucu ıstıraplarla yuvarlanacak olan gelecek günlerini sükûn içinde haber duruyordu. Demek bundan böyle de Karacaahmet -hep eski uğultularla- servilerini takırdayan karga gagaları gibi tokuşturup duracak ve kulaklara asırlık mezarların arasından her gece hırslı erkek solumalarıyla korkak kadın sesleri çarpacaktı. Artık iyice inanmaya başlamışlardı. Baygın’ın yokluğu onlara mutlak bir surette hatırlatıyordu ki tatsızlık bütün hayatları boyunca akıp gidecekti. Ne yapmalıydılar?
Servilerin arasında her gece düşkün bir kadın görebilmek veyahut oraya yolu düşenleri korkutup kaçırttıktan sonra koşarak kadını yakalamak için sarıklı, fesli acayip ve ne de olsa korkunç taşların arasında saklambaç mı oynamalılardı?
Halbuki Baygınla her şey daha az can sıkıcı oluyordu. Üstelik ona bu akşam yeni bir teklifte bulunacaklardı: Madem ki istediği zaman gülüp ağlayabiliyordu; bu hareketlerin ikisini bir arada yapamaz mıydı? Bunun imkânı üzerinde düşüncelerinden küçük bir rüzgâr bile esmiyordu. Fakat yeni hünerinin Baygın’a temin edeceği kârlar üzerinde konuşmak daha çok işlerine geliyordu.
– Hani o zaman herifin parayı gözünden vurduğu gündür.
– Onun beceremeyeceği ne var ki? Bu sefer adam başına beş değil, yirmi beş kuruş alır.
Birden bire hepsinin de düşünceleri arasından dudaklarına mezarcının, zihinlerinde yer etmiş hatıraları dökülmeye başladı. Bir gün hep beraber kahvede altmışaltı oynuyorlardı. Baygın’a kâğıt sakladın demişlerdi. Ve o ne kadar: “Vallahi, Arap olayım çalmadım” dediyse de kimseyi inandıramamış, üstelik: “Ulan zaten Arapsın, senden her halt umulur” diye üzerine yürümüşlerdi. O zaman niçin bu söze ehemmiyet vererek içerlemişti? Sonra her zamankinden ne kadar acı ağlamıştı? Bu sahte göz yaşlarının yalancı parıltısına hep alışık bulundukları halde on dakika kadar devam eden onun bu dilsiz ıstırabı karşısında şaşırmışlardı. Baygın bir türlü susmuyordu. Gözlerinin etrafı ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, Habeş yüzünün girintilerini ıslatarak inmekte devam eden yaşlarla vücudu da sarsılıp titremeye başlamıştı. Şimdi bütün kahve, konuşmalar arasında sorucu gözlerle Baygın’ın o günkü halinin her zaman olduğu gibi yapma bir şey olmadığını, ölüsü olan evlerin kapısını çalarak “merhum” veya “merhume”ye olan bağlılık ve saygısından bahseden sözler içinde gözlerinden dökülüveren yaşlardan bambaşka bir şey olduğunu düşünmek istiyor, fakat Nuri’nin yine o gün:
– Naz etme işte, gül biraz da içimiz açılsın demesi üzerine onun yeniden kahkahayı salıverdiğini hatırlayarak Baygın hakkında akıllarına gelen bu ihtimalden de vazgeçmiyorlardı. Son neşelerini sarfederek:
– Ömür şu Arap vesselam, diye gülümsediler. Bir aralık birbirlerine, iki gündür hasta olduğunu hatırlatıp onun için mi yoksa böyle geç kaldığını söyledilerse de:
– Ulan Baygın öyle şeye hiç metelik verilir mi? diyen bir sese hep birden itaat ediverdiler. Birden Istakoz Nuri:
– Çocuklar, dedi, sahiden çok garip bir adam şu Baygın. Bir gün bana: “Bizim karı hastalanmış” diye şikâyet etti. Ben de “Çok mu?” diye sordum. O zaman herifin kılı bile kıpırdamadan “Gebereceğe benziyor ama, kolay kolay ölecek cinsten değil, daha bana epey gözyaşı döktürüp ticaret yaptıracak, birlikte sürüneceğiz, belki o zaman nalları diker.” diye mırıldandı.
– Tevekkeli herif böyle kalın enseli. Günden güne de göbeği büyüyor. Istakoz Nuri sözüne tekrar devam etti:
– Amma antika adamdır vesselam! Bir gün de yine bu kahvede beraberdik. Sıcak bir öğle zamanıydı. Nargilesinin marpuçunu boynuna dolayarak:
– Görüyor musun? diye içini çekti. Hani şu nargileyi goruldatıyorum ya! Bu bile ölü parasıyla oluyor. Yani biz nefesi bile ölülerin parasıyla alıyoruz. Sonra, bilirsin ben eve çok seyrek giderim. Ne zaman fazla ıskat [sadaka] toplasam Ayşe’yi görmek aklıma geliyor. Düşünüyorum da köpoğlu ne talih varmış bizde diyorum. Karı ile yatmak için bile birinin gebermesini bekliyoruz. Nuri biraz duraladı ve:
– Acayip adam, diye yeniden konuşmaya başladığı. Zaten Arab’ın kafası armut gibi bir şey. Gözleri tuhaf bakıyor, beyinsiz herif diyoruz amma, bir taraftan da neler düşünüyor, nelere üzülüyor baksana! Tam bu sırada Baygın iri ablak yüzü, tıknazca vücuduyla biraz sola yalpa yaparak büyükçe başını kahvenin kapısından sokmuş bulunuyordu. İçeridekiler birden üzerine hücum eder gibi ayağa kalkıp:
– Nerede kaldın be?
– Ulan sana da metelik veriyoruz diye burnunu havaya dikmeye başladın!
– Sen de herifi eşek yapıp çıktın!
– Otur bakalım şöyle! diye bağrışmaya başladılar.
Neşe Baygın’ın içeri girmesiyle kendini belli edivermişti. Bütün yüzler gülüyor, onunla alaya başlamak için telâşlı çırpınışlarla kımıldanıyordu. Nihayet içlerinden mezarcı ile her zaman şakalaşan Istakoz Nuri bir defa yutkunduktan sonra:
– Yahu, Baygın bak bana, sana bir teklifimiz var; dedi. Nasıl olsa cambazın birisin, istediğin zaman hem gülüyor, hem de ağlıyorsun, bu işlerin ikisini birden becerebilir misin?
– Neden beceremeyecekmişim; isterse hem anırır hem kişner, Baygın değil mi bu?
Kahkahalar o kadar şiddetlenmişti ki, bir kasırga gibi bütün kahveyi sarıp bir anda Karacaahmet’in servileri arasında dalgalar bırakarak uzanmıştı. Hattâ yine Nuri bir eliyle: “Susun!” diye işaret ederek noktadaki polisin “Ne var?” diye koşup geleceğinden endişelendiğini anlatmak istedi. Gülüşmeler biraz daha aralanmış, perde perde, biraz durup sonra gürleyerek ve bazen durgun bir halde işitilmeye başlamıştı.
– Bana bak Baygın, hem o zaman adam başına yirmi beş kuruş almadan kimseye marifetini göstermezsin.
Fakat deminden beri hiç dikkat etmedikleri halde şimdi anlamaya başlamışlardı ki, Baygın bu akşam gülmüyor, konuşmuyor, hattâ onları dinlemiyordu. Birden:
– Nen var, neden gülmüyorsun? diye bağrışıp bayağı üzerine çullanacak oldular. Ama her şey boştu. Belki onun bugünde gülmeyeceği, ağlamayacağı tutmuştu. Hepsi de bu durgunluğun nereden geldiğini düşünmeden kızıyor, kendi kendilerin köpürüyorlardı. Baygın hiç kimseyi görmüyor, karanlık yüzünde durgunlaşan gözlerler mezarlığa bakıyordu. Acaba yıllardan beri buraya gömdüğü insanlar mı aklına gelmişti? Şimdi arkadaşları bunu düşünüyorlardı. O nereye baksa bir mâna çıkarmak, hülâsa işi gücü bırakıp onunla meşgul olmak istiyorlardı. Bir aralık miskinler tekkesi arkasından gelen bir sürü insana gözü takılmıştı. Bunlar en düşkün insanları bile güldürecek tuhaf bir sefalet içinde yüzen kimselerdi. Yoksa Baygın, onların şu renk renk paçavra yamalarından meydana gelmiş, çuldan farksız elbiselerini mi, o çocukların dört beş senelik hayatlarında edindikleri iskatçılık [sadaka toplama] sahasındaki meslek bilgilerini arttırmak için böyle gece vakti analarından ders gördüklerini mi düşünüyor veyahut gülmesi gelmiyor da şu sefaletin gülünçlüğüne bakarak sihirlerini mi gevşetmek istiyordu. Bu suretle Baygın’ın her hareketi gözlerde manalaşmaya başladı. Çok geçmedi, yüzündeki hafif tereddüt halini terk eden ihtiyar mezarcının yaşla dolu gözleri birden boşalıverdi. Bir an içinde kahve yeniden canlanmıştı:
– Yaşa be Arap oğlu! Diye her kalkan el bir defa omuzuna vurup indi. Şimdi acaba aynı zamanda gülemez miydi? Diye düşünmeye başladılar. Halbuki ağlaması bir türlü bitmiyordu. Üstelik geldiğinden beri tek kelime söylememesi zihinlerini kurcalamaya başlamıştı. Baygın durup durup içini çekerek, yaşlarını salıveriyordu. Kalın, siyah dudakları titriyor, vücudu sarsılıp ağlayışı bir feryat şeklini alıyordu. Sesler yeniden şikâyet eden bir ifade içerisinde mırıldandı:
– Ulan zırzır kabak tadı verdi!
– Biraz gülüver de yüreğimiz rahatlasın. Zaten akşama kadar bu pis yerde bomboş pinekleyip duruyoruz. Bir de senin zırıltın!
Fakat o, durup hıçkırarak, bazen sessiz inildeyerek ağlıyordu. Biri Istakoz Nuri’ye:
– Yahu sor bakalım, belki bir derdi vardı. Karısı hastaydı zaten, diye fısıldadı. Fakat o çatal çatal olmuş sesiyle:
– Vay, dedi. Sen de az aval değilmişsin, tam derde metelik verecek adamı buldun.
Baygın’ın gerçekten acınacak hali vardı. Ağlamaktan kanlanan gözlerinde anlaşılmaz bir azabın ezici işkenceleri görülüyordu. İri parmaklı ellerini etrafındakilerden bir şey diler gibi kıvırıp kaldırıyor, sonra yeniden:
– Ah! Of! gibi şikâyetler içinde sızlayarak dizlerine bırakıyordu. Birdenbire kahvenin en sessiz ve durgun bir adamı olan pısırık Hayri başını hayretle ileriye doğru uzatarak:
– Ulan çocuklar, bunda bir iş var, dedi. Bu adam anlaşılmaz herifin biri zaten. Sorun bakalım bir defa nesi var?
Fakat bu son söz o kadar kısık bir sese, o kadar ölü bir vücudun, cılız hançeresine aitti ki, kimse tarafından duyulmadı bile. Yalnız Istakoz Nuri’nin ayağa kalktığını gördüler, sonra bağırdığını:
– Sabaha kadar zırla Arap oğlu!
Ötekiler de Nuri’nin peşi sıra kahveyi boşalttılar.
***
Ertesi sabah Baygın’ın o gece ölen karısını gömüp kahveye dönen serseriler için yeni bir mevzu ve hâlâ çözülmemiş bir mesele vardı: “Acaba diyorlardı, Baygın, genç karısının ölümüne mi, yoksa onun yüzünden masraf edip borca girdiğine mi ağlamıştı?
Şardağ, R. (15 Sonteşrin 1938). Ağlaması bitmeyen adam. Varlık, 129: 140-141.

