
1908, her şeyde olduğu gibi, edebiyatımızda da, harp tehlikesini duyan borsalarda görüldüğü üzere bazı kıymetlerin düşüp, bazılarının yükselmesine sebep oldu. Meşhur felsefeci “Rıza Tevfik” de bu devrin ve bundan sonra yürüyüşüne devam eden bu uzun senelerin en büyük şairiydi. “Hâmit“in baştan başa pürüzlü ve çetrefil diline takılıp şiirlerindeki özü kavramaya mecali kalmayanlar, konglomeralar gibi birbirlerine sahte bir surette bağlı insanların kurduğu hürriyet gürültüleri içinden sıyrılıp, biraz dinlendirici, gönle ferah verici mısralar terennüm etmek isteyenler, nihayet ciddi ve mühim her işin şahsi menfaatlerle ortadan silindiğini gördükten sonra kolay anlaşılır ve düşünmeyi icap ettirmeyen şiirlerden zevk alanlar için Rıza Tevfik adı sihirli bir manaya bürünmüştü.
Gerçekten o da sadece yarden, yarin, çok vakit -düşünen, ihtiras duyan değil- görünen taraflarından zevk duydu. Büyük kıymetler hayattan çekilip gittiği, onların yerine koca koca iddiaların ortaya çıktığı bir devirde, en basit, en anlaşılır, en iddiasız şiirleri o yazmıştı.
Bakışı ve çiçek takısı güzel bir yar, “bir udun nağmesi” altın saçlı Hatice, genç dul, “kara sevda…” işte ona böyle şeyler ilham veriyordu. Nitekim o günün okuyucuları da bu şiiri kapışıyor ve her tarafta arıyordu. Diğer taraftan şairin devrinde halkçılık cereyanı başlamıştı. Vazifesini bitirmiş olan eski edebiyat döküntülerinin çırpınmakta olduğu bir diyarda bu saha bir hayli alâka uyandırıyordu. Rıza Tevfik halk edebiyatı kaynağından en çok istifade etmiş, şiirlerini onunla en çok besleyebilmiş bir şairdi. Kendisinden başka bir çok kimseler de o yola saptıkları halde bir nevi halk şiirlerinin acemi adaptasyoncuları olmuşlardı.
Bugün:
Neticesiz döğüşlerin yarı sarhoş ve yarı bedbin devirlerinde değil, canlı bir inşa Türkiye’sinde, kafa, duygu ve insiyaklarıyla bin bir sahada bin türlü tecellileri görülen fert ve cemiyet halindeki insan mahşerinin ortasında bulunuyoruz. Dünkü şiirler bugün artık ekseriyeti kaybetmiştir. Üstelik meçhul halk edebiyatı temiz ve asil kaynaklarından bol bol fışkırmakta, ustaca da olsa adapteler yerine halk şiirlerinin asılları görülmektedir.
Bütün bunlara rağmen felsefeci Rıza Tevfik, terkip hastalığından kurtulduğu zamanlar Türkçe’mizin bazı güzel nazım örneklerini dev vermemiş değildir. Gerek bu cihet, gerek onun eski devirlerin yadigârı olarak bazı insanlarca hâlâ yaşayan şöhretinin nazım ve şiirde ne gibi materyallere istinat ettiğini göstermek bakımından kitabı meydana getiren R. G. Arkın değerli bir iş yapmış oluyor. Fakat tertip ve baskını fena olmayan eserin tetkikinden sonra insan bir sual soruyor: Şaire sormadan eserini bastırmaya kanunun müsaade etmediğini söyleyen müellif, acaba her şiirin sonunda böyle bir antoloji eserinde şerhlerde bulunmaktan niçin kendini alamamış ve bu hareketin de edebiyat kanununa uymadığını düşünmek istememiş? İşte şiirlerin sonunda gördüğümüz şerhlerden bazıları:
“Bu şiirde şair hudutsuz samimiyetin verdiği coşkunlukla bu güzellik mertebesine yükselmiştir.”
“Mükemmel bir koşmadır.”
“İşte bütün manasıyla lirik ve aşıkane bir koşma daha.”
“Şiirin güzelliği, belli ya; varsın tarihsiz olsun.”
“… Böyle meşhur bir divan okuduğumu hatırlamıyorum.”
“Ben gözlere yazılan şiirler içinde bu divan kadar güzeline rastlamadım.”
Eserin ikinci kısmı, şairin nesirlerine ayrılmış ve sonunda da maalesef hayli yanlışlıklarla dolu bir lügatçe var. Rıza Tevfik‘in şiirlerini bir arada görmek isteyenler için kitap tavsiyeye değer.
Şardağ, R. (15 Nisan 1939). Rıza Tevfik’e Dair. Varlık, 139: 246-247.

