
(1896-1980)
Edebiyatımızda münakaşalar mevzuu en mücerret [soyut], tetkiki en zor, dolayısıyla en çok emek isteyen edebî meselelerimizden biridir. Böyle bir işi marazî denecek kadar titiz bir çalışma hassasiyetine malik bulunduğunu yakından tanıdığımız değerli edebiyat tarihçimizin ikinci ve üçüncü derecedeki ellere düşmeden üzerine alıp başarması bizi ziyadesiyle memnun etmiştir.
Bu eser bizde (mebhusetülanha) [daha önce sözü edilen] meselesiyle başlayan ilk münakaşalardan yürüyerek Türk edebiyatının “Edebiyat-ı Cedîde”cilere kadar gelen şahsiyetleri içerisinde göze çarpan kalem mücadelelerini anlatmaktadır. Fakat bütün bu mücadeleler başlangıçta söyleyelim ki Mustafa Nihad’ın kaleminde, kökünden sökülmüş ağaçlar gibi sebep ve şartlardan uzak, içtimai muhitin üstünde sallanan ve onlarla alâkasız olmaktan kurtulmuş ve bize, devirlerin satıhta görülen hususiyetlerinin oya oya ana köke, muhitin zarûretlerine inildiğini öğretmiş oluyor.
İlk mühim münakaşa Şinasi’nin İzmir muhabirinden aldığı ve “Tasvîr-i efkâr”a dercettiği bir mültezimin aşırı büyük bir kârla başkasına devretmesi haberinden çıkmıştır. Çünkü buna karşılık “Cerîde-i Havâdis” aynı tarihlerde İzmir sancağı âşar mültezimi müteahhidi Büyük Yeni Han’da mukim sarraf Asnan Oğlu Manok’un bu havadisi reddedici mahiyetteki mektubunu basmıştır. Fakat neticede iş bir çok yollardan geçerek mebhusetülanha ve tul ü dıraz [uzun ve ince] ve tercüme-i salifetüzzikir [daha önce bahsedilen] gibi üç terkip üzerinde karar kılacaktır.
Mustafa Nihad, bu ilk münakaşa ile bizde tenkid ve münakaşa zihniyetinin bazı safhalarını göstermek istiyor. Bu sebeple Şinasi’nin cevaplarından birini ileri sürüyor ki, bu cevabın son kısımlarını biz de tekrar edelim: “…Tasvîr-i efkâr şimdiye kadar gerek rûznâme ve gerek sahibi hakkında bunların tahcîl [utandırma] ve tahtie [hata bulma] ve tekzîb [yalanlama] ve terzîle [rezil etme] dair yazdıkları makalâtın sıhhat ve adem-i sıhhat-ı mülahazasına [sıhhatsiz düşüncesine] kapılmayarak sûretini veya tercümesini bile ilân etmemiştir. Rûznâme dahi Tasvir-i efkâra ve gerek muharrirince dahilî ve haricî her hangi gazeteye müracaat ederse etsin takbiheye [kınama] dair ne bulabilir?”. Şimdi sayın münekkidimiz [eleştirmen] şunları söylüyor:
“Bu parçada, bizde tenkidin ilk muciz bir tarzda marhalelerini çizen satırlarla karşılaşıyoruz. En başta tahcîl, onun ardından tahtie , tekzîb ve en sonunda terzîl devresi gelip bir münakaşanın kademeleri sıralanmış oluyor. Binaenaleyh başlayan bir münakaşayı takip edenler tutulan perdeye göre işin ne dereceye kadar azıtacağını hiç de keramet addolunmayacak bir yakınlıkla keşfedebilirler. İş yalnız bunlardan birkaç tanesinin seyrini hatırlayıvermekle yapılacak derecede kolaydır.”
Dünün, gerek Şinasi’nin, gerek Mustafa Nihad’ın kaleminde belliren bu açık hakikatini hangimiz hâlâ görmekte değiliz? Bir sanat eserini değil de eseri halkeden insanın bazı zaaf ve beşeri kusurlarını doğru yanlış ele alarak esere diye şahısların yüzlerine tükürmeyi tenkîd sananlar veya tenkîdi Sultan Hamit devrinden kalma bir mirasla jurnalcılık diye düşünenler içimizde az bir yekûn mü tutmaktadır?
Fikre fikirle cevap verilmeyecek mi? Korkulmasın. Hele bir deneyip “cahilsin” densin, tahtie edilsin. Bunlar da yetmedi mi, soruşturulsun, siyasî, ailevî hayatında her hangi bir husûsiyet, hareket mevzuu olacak bir şey var mıdır? İşte bütün bu sebepler aczin elinde silah oluveriyor ve bugünkü münakaşaların zahiri kahramanlarına bir kalkan vazifesini görüyor. Bu ilk münakaşadan elde ettiğimiz bir netice de şudur: Ayni insanlara, yani “cahilsin, acemi ve toysun, başkasının elinde oyuncaksın” gibi alaylı hücumlara maruz kaldığı halde Şinasi’nin soğukkanlılık ve münakaşa usullerinden ayrılmamasıdır.
Mustafa Nihad, Şinasi’den sonra “Servet-i fünûn”la eskilerin bilhassa, eskileri temsil eden “Malûmât”ın münakaşasına geçiyor. Fakat sahifelerin üzerinde saatlerce uğraşarak mazinin bugün artık silinip gitmiş olan çehreleri ve hadiseleri arasından yeni, canlı, bugüne uyumsar noktalar çıkarırken işi derinleştirmekten en basit motifler üzerinde ayrı ayrı durmaktan kendini alamıyor. Nitekim “Servet-i fünûn”dan sonra ayni şekilde neşir hayatına giren “Malûmât”ın nasıl olup da kendisine rakip saydığı bu mecmua ile mücadeleye başladığını, işin ilk safhalarını göstererek ve meseleyi mümkün olduğu kadar objektif yaygın bir gözle görüyor. Biz de bu suretle işin başından neticeyi kestirmiş oluyoruz: “Malûmât” yeni bir mecmuadır. Satış temin edecektir. Şu halde müşterileri bir hayli çoğalmış bulunan ve o zamanlar ansiklopedik bir mahiyet arz eden Servet-i Fünûn’a evvela bir “hulûs [kalp temizliği] çakıyor”. Fakat bu hulûs kurdunun altında çöreklenen yılan yavaş yavaş uyanmaktadır. İşte Manukyan’ın Servet-i Fünûn’da tefrika etmekte olduğu “Genç Fromont ve Büyük Risler” romanlarını sahneye koyacağını duymuştur; dudak bükerek: “Onu zaten geçen seneden beri Manukyan oynayıp duruyor.” diye sataşmak istiyor. Alay ve sataşmalar nihayet mecmûanın yazıcılarıyla dalaşmaya kadar ilerliyor. İşte bütün bu safhalar, edebiyat tarihçimizin gözünden kaçmamıştır. Çünkü bu bir psikolojik meseledir. Bu suretle rekabet hissinden doğan hırs araya fikir ve görüş ayrılıklarını sokacak ve “Malûmât” rekabetle yükselmek isteyen her gazete hattâ müessesenin akıbeti gibi hiç düşünmeden ve belki istemeden kendisine güya Servet-i Fünûn’dan ayrı bir fikir ve görüş maskesi geçirecektir. Esasen müellifin de söylediği gibi bu devir gerçekten edebiyatımızın en çok kaynaştığı bir devirdir. Birbirinin üstüne çıkmaya çalışan gazeteler, yeniden neşir hayatına giren “Saadet”ler, Türkiye’de kâğıt kalmadığından gazetesi için Viyana’dan kağıt getirtmekte olduğunu yazan “İkdam”lar, “Sabah”lar ilh… Hep birbirleriyle yarış halindedir. Fakat edebiyatımızın bu devresinde iki kısma ayrılarak hemen bugüne kadar uzanan muharrirler grubunda Mustafa Nihad unutmadan kaydediyor: “Bu devir yazı âleminde bulunanlar iki kısma ayrılabilir: Bir kısmı kendilerini tamamıyla yazıya vermiş (Mehmet Celâl, Ahmet Rasim, Andelip, Faik Esat ve saire), lüzûmu halinde bir gazetenin ücret mukabilinde her şeyine bakacak kimseler, diğer kısım ise kendi köşelerinde yazdıklarını neşr için bir vasıta arayan muharrirler. Meselâ Ahmet Rasim, ilk kuruluşunda ve epey zaman Servet-i Fünûn’a muntazam olarak yazı yardımı yaptığı gibi Baba Tahir tarafından “Malûmat”a alındıktan sonra orada çalışmaya başlamış. Malûmat – Servet-i Fünûn mücadelesinde bir fikir ayrılığı değil -maalesef bunu yazılar ve vakıalar göstermektedir- yalnız mensup olduğu gazetenin aldığı vaziyet dolayısıyla imzalı imzasız -bilhassa imzasız- yazılarla cephe almak mecburiyetinde kalmıştır.
İnsan düşünüp sormak istiyor: Sosyal ve kültürel hayatımızda görülen atlamalara mukabil edebî dünyamızın realitesi bugün de Mustafa Nihad’ın çizdiği panoramadan dışarıya fırlayabilmiş midir? Yalnız, muhakkak olan bir şey varsa bugün pek tabiî ve haklı olarak dünün tenkîd ve münakaşa sahasındaki görüşlerini baltalayabiliyoruz. Hattâ en amatör yazıcılar bile hakikî tenkîdin ne olduğunu anlıyor. Fakat bütün bilenlere rağmen matbuat hayatının hergünkü manzarası hâlâ 1895 tarihinde görülen tenkîd ve münekkidler diyarını hatırlatıyor.
Dünün bugünkülere pek benzeyen hakikatleri, umarız ki sayın münekkidlerin bu eseriyle bizi uyandırıp daha ileriye doğru hamle yapmamızı temin edecektir. Nitekim Malûmât’ın sebep olduğu bir münakaşa da ibrete değer. Malûmât her vesile ile çatmak istediği ve olur olmaz yer ve zamanda sataştığı Servet-i Fünûn hamisi Recaizade’ye hücum için tam fırsatını bulmuştur. Şu meşhur abes muktebes meselesi zuhur ediyor. Hasan Asaf adında genç bir şair Malûmât’ın, şiiri hakkındaki tenkîdine karşı verdiği cevabın sonlarına doğru abes’le muktebesin kafiye olacağını çünkü bunu üstad Recaizade’den duyduğunu hatırlatıyor. O vakit Baba Tahir ve avanesi “Vay gidi üstad-ı edep” avazeleriyle Servet-i Fünûn ve bilhassa Recaizade’ye sövüp saymaya başlıyor. O zamanlar hayatta bulunmayan Naci’nin Demdeme’si, Recaizade’ye karşı vaktile yaptığı hücumları ve azameti hatırlatılıyor ve netice de Malûmât’ın elde bulunan nüshaları toplattırılıyor. Rekabetle çekememezlikle başlayan bu mücadele yavaş yavaş Fikret’in reisliğinde Servet-i Fünûn’un kurulmasına ve edebiyat-ı cedîdecilerle eski edebiyat taraftarları arasında kat’î bir hudut doğmasına sebep oluyor. Nihayet bu hal sanat kabiliyetleri ve kültürleri devirlerinde en üstün ve en ileri olan edebiyat-ı cedîdecilerin zaferiyle sona eriyor. Nitekim Mustafa Nihad da “Edebiyatımızda münakaşalar”ını bitirirken bu hükmü şu satırlarıyla vermiş oluyor.
“Bütün bu mukavemetlerdir ki, edebiyat-ı cedîdeyi birbiriyle sıkı bağlı zümre halinde tuttuğu gibi, onların muntazaman eser meydan getirmelerine ve getirdikleri eserlerin kıymet ve ehemmiyetlerinin tebarüz etmesine yardım etmiştir. Sanat düşünce ve fikirleri muhakkat edebiyat-ı cedîdecilerde karşılarındakinden daha fazla ve daha vazıh idi. Berikilerin alayla bahsettikleri o sanat meşguliyetlerine karşı kendilerinin sanattan bahseden yazıları çok aşağı bir derecede kalıyordu. Zaten bu husustaki zavallılıkları yazdıkları eserlerin cansızlıklarından da belli oluyordu. Bugün yine edebiyat-ı cedîdenin okuduğumuz kadarından bir şeyler bulup çıkarabiliyoruz. Buna karşı ise öbür tarafın -nazım ve nesir- yazdıkları nihayet bir esef vermekten ileri geçemiyor.”
“Edebiyatımızda münakaşalar”da bizce bir noktanın ihmal edilmemesi gerekti. “Kavgalarım” da Hüseyin Cahit Yalçın’ın kendi objektifinden gördüğü mücadelelere sayın edebiyat tarihçimizin, hadiseleri, içerilere, en gizliliklere kadar nüfuz ederek ışığa çıkaran değerli çalışmalarından uzak kalmasaydı.. Hakikaten bin bir çığlık, küfür, ıslık çalma hulâsa bir mahşer manzarası arzeden ve otoritenin -ictimaî hayatı icabı- eskilerde olduğu bir devir de yeni edebiyatçıların galibiyetlerini sağlayan ilerilikleri nereden geliyordu? Gayri milli edebiyat, taklit gibi isnatların sakatlığından bugün niçin şüphe etmiyoruz? Mamafih eser henüz kitap halinde basılmamıştır. Gerek bu cihet, gerek edebiyat-ı cedîdeden öteye uzanan senelerin münakaşaları kitap halinde basılırken ihmal edilmeyecek ümidindeyiz.
“Edebiyatımızda münakaşalar” Türk edebiyatının Tanzimat’tan beri başlayan tenkit ve münakaşa gibi iki mücavir meselesini sebep ve muhit neticeleriyle birlikte kendisinde toplamış bulunuyor. Bir boş kuyuya atılan taş parçasının çıkardığı sese benzer küçük bir hareket ve işaret görülmemesine, edebiyatçı ve tenkitçi geçinenlerimizin susuşuna bakarak esef duymamak mümkün mü?
Şardağ, R. (15 Mayıs 1939). Edebiyatımızda Münakaşalar. Varlık, 141: 305-307.
*Bu yazı, Mustafa Nihat Özön‘ün, “Oluş” adlı dergide yayımlanan “Edebiyatımızda Münakaşalar” başlıklı seri yazısı üzerine kaleme alınmıştır.

