Radyomuz Hakkındaki Düşünceler

Mesuliyetli millî ve milletlerarası şerefimizle alâkadar her iş gibi, radyonun da devlet eline geçtikten sonra büyük tekâmüllere doğru yol alması şüphesiz hepimizi sevindiriyor. Nitekim bu sevmelerimizi yer yer yapılan tenkitlerle ifade etmeye, bir çok vesilelerle anlatmaya çalışıyoruz. Radyonun her şeyden önce bir dinleyicisi sıfatıyla bizim de bazı düşüncelerimiz olabilir ki bunların izharı -sadece eksik noktaları işaret etmekle de kalsa- radyo davamızın yürürlüğüne candan alâkalandığımızı anlatacaktır. Radyo, memleket için ve memleket dışı olmak üzere iki cepheden tetkik edilmek icap eder. Ankara radyosu esaslarını bu iki noktayı gözününde tutarak tespit ettiği için çalışmalarında her gün biraz daha terakki etmektedir. Fakat her yeni ve bakılmaya muhtaç olan gibi onun söylenecek meseleleri vardır. Kısaca gözden geçirelim.

Konuşma meselesi

En başa aldığımız bu mesele gerçekten radyomuzun en büyük davalarından biridir. Gerçekten bir bütün, konkre bir şey olduğu halde kolaylık olsun diye konuşmayı iki kısımda tetkik etmek istiyoruz. Doğru ve güzel konuşmak; şüphesiz ki bu iki meziyet insanların yüzde doksanında bulunması imkânsız olan melekelerin mevcudiyetini icap ettirir. Fakat doğru Türkçe’yi en başa almamız lâzımdır. Bu da şive ve kültür işidir. Umumi bilgileri kuvvetli ve İstanbul şivesine sahip aynı zamanda Türkçe’nin diksiyon ve fonetiğine vakfı spikerler meselesi eminiz ki devlet radyosunun kurulduğu günden beri üzerinde durduğu bir cihettir. Devletin bu güç iş üzerindeki araştırmaları devam ederken biz de neden dolayı spikerlerimizi kusurlu bulduğumuzu söyleyelim.

Konuşmalarda (spiker konuşmalarında) gördüğümüz göze batıcı hatalar:

1. Tatlı bir müzik ahengi saklı bulunan bir konuşma. Fakat yapmacık entonasyon oyunlarıyla dolu. Kelimelerin bütün vokalleri açıksa kapanıyor, kalınsa inceliyor. Lisana zoraki ve sun’i bir incelik vermek arzusu. Yersiz yapılan vurgular, bazen nazlanan, bir türlü ağızdan çıkmak istemeyen heceler. 

2. Umumiyetle fasih ve açık bir ses. Fakat baştan başa nazalitenin mevcudiyetini hissettiriyor. Kızgın gibi, kafa tutar gibi bir konuşma havası. Yer yer bir kitap ifadesi gibi. İrtifa ve aksanlar ihmal ediliyor veya beklenmedik bir zamanda ansızın bir top patlamasına benzer bir gürültü ile konuşmaya şiddet verilmek isteniliyor. Sonra umumi olarak ağır bir sükûnun ve disiplinin hâkim olması icap eden spikerin konuşması bilhassa ajans havadislerinde bazen hududu aşıyor. Mesela Hitler’in nutkunu mu söylüyor; spiker sanki bir Hitler’dir. 

3. Veyahut ajans haberleri doğru okunulmuyor, halbuki bu havadislerin önceden provası yapılmış olmak icap eder. (Mamafih, ariz [geniş], amik [derin], mabeliğ [tutar] gibi kelimeleri, ajansın da esasen kullanması doğru değil.)

4. İnci, henüz olgunlaşmamış bir ses, fakat tekâmüle, yetişmeye müsait ama yetişmek de her şeyden önce çalışmayı icap ettiren bir şey. 

Spikerlerimizin şu dört vasıfta topladığımız konuşmalarından şunu çıkaracağız: Radyomuzun en başta gelen davası şpiker işidir.

Müzik

Garp Müziği: Orkestral müziğin, gerek memleket içi gerek memleket dışı bakımından, bizi memnun eden bir faaliyetle ilerlediğini ve bize safha safha sunduğu klâsik eserlerle zevkli sanat dakikaları yaşattığını söyleyebiliriz. Fakat bir hakikati niçin hâlâ benimsemediğimizi sormak istiyorum: Büyük senfoniler başta olmak üzere Garp müziğinin felsefî ve derin eserlerini çalmadan önce neden kısa bir anons yapıyoruz ve halka bunların mevzu anlatılmıyor? Gerçi ara sıra bu usule müracaat edilmiyor değil, fakat sathiliğe alışan kulaklarımızı yepyeni bir tekniğe ve derinliğine enginleşen bir müziğe intibak ettirebilmek için buna muhakkak lüzum vardır. Garp müziği sade heveskarlarının değil, unutmayalım henüz bu müziğe alışmamış olan bütün bir yeni nesli tatmin etmek mecburiyetindedir. Bir temennimiz daha var: Vokal müziğe daha çok ehemmiyet vermelidir. 

Türk müziği: Bu kolun çalışmaları gerçekten göze görünmektedir. Dağınık, yayvan, piyasa ağzı müziğini programlarından kovan bu müzik, muhakkak ki böylelikle kendi yaşama imkânlarını çoğaltmış oluyor. Küme okuyucularının klâsik eserleri bilhassa gözlerimizden kaçmış değildir. Bundaki intizam ve disiplin esasen inkâr götürmez. Ancak fasıl musikisi haftaları rastladığınız halk musikileri hakkında bazı dileklerimiz var: Bir defa halk musikilerini teganni edenler (her halde bu işle meşgul olanların dikkatini çekmiş olmalı) bize güzel bir ses dinletmekten uzak sanatkârlardır. Fasıl musikisinden de biraz kırpmak ve bu zamanları -Rumeli türkülerinin bir gece dinletildiği gibi- sık sık böyle Anadolumuzun saf ve millî türkülerine hasretme ve bu işi de küme okuyucularına bırakmak her halde faydadan uzak değildir. 

Sonra teferruat da olsa bir iki nokta dikkatimizi çekmekten geri durmuyor: Erkeklere yedi, sekiz kadınlara ise azamî üç dört şarkı okutulması. Eğer bu kadınların daha çok yorulacaklarını düşünerek ve yorulmamalarını temin için yapılıyorsa, nihayet haftada bir gün dinlediğimiz kadın sanatkârlarımızın bu zahmete seve seve katlanacaklarını tahmin ediyoruz. Sonra erkek okuyucudan sonra bazen unutulup takdimi yapılmadan bir kadın okuyucumuzla karşılaşıyoruz. Derhal ses başka, makam başka, şarkı başka oluyor. Bu vaziyet bize okuyanlar konserlerine başlamadan önce kısa bir methalin lüzumunu gösteriyor. Bir noktayı da unutmayalım: Türk müziği sanatkârlarının ses kapasitelerini ve renklerini pek iyi kavramış olduğuna emin olduğumuz Türk müziği şefliğinin sanatkârların bu hususiyetlerine göre okuyacakları şarkıları seçmek ve “Bade-i vuslat içilsin kâse-i fağfurdan” gibi ağır şarkıları okumaya müsait bir sese “Atladım bahçene geldim” yollu hafif halk türküleri söyletmemek münasip düşmez mi?

Ağır bir makam olan Hicaz ve onun yavrusu demek olan Kürdilihicazkar ve Hüzzam gibi havaların içinde dalgalanmaya müsait bir sese, Dağî makamına saldırtmamak muvafık olmaz mı? Şüphesiz ki bu çok ince bir iştir. Fakat bu kısmın başında bulunan şahsiyetten böyle bir sanatkârane tefriki beklemek de bizim için bir hak olmuştur. 

Temsil

Bu kolun çalışması maalesef henüz kendisini göstermiş değildir. Temsil meselesinde iki noktaya dikkat etmek icap eder. Biri İstanbul Şehir Tiyatrosu artistlerini mümkün olduğu kadar sık sık getirtmek. Diğeri mevcut elemanların oynadıkları eserler üzerinde fazla hassa olmak. Meselâ öyle temsiller hatırlıyorum ki bunları yazanlar her halde tiyatro eserinin tekniğinden haberdar değildirler. “Vapurda” adlı bir radyofonik temsilin mevzu şudur: Dört beş karı alıp boşamış olan sakat baba, oğlunun sırtında bir vapurda ücretsiz seyahat etmektedir. Biletçiler biletsiz olduğu için oğlunu çalıştırıyorlar. Baba da galiba (Çünkü pek anlaşılmıyor) denize düşüyor; işte mevzu. Ha bir de aynı mevzuun başında yemek kampanası çalmaya başlıyor ve sonlarına doğru bitiyor. Bu kabilden hayli tuhaf eserler oynanıyor. 

Bir defa radyofonik temsillerde dinleyiciler jest, mimik, mizansen dekor karşısında olmadıklarından dolayı mevzua hâkim bir dinamizmin mevcut olması lâzımdır. Aktörler ve eseri yazan sadece (Lecture Teatrale)la karşı karşıya bulunacak olan halkı düşünmeleri lâzımdır. Bunun için de eserlerin oynanmadan önce selâhiyetli ellerden geçmesi icap eder. 

Program

İşte gittikçe tenevvü [çeşitlenen] eden bir saha. Program bütün radyonun iskeleti olduğu için Ankara radyosunun bu sahada gösterdiği örnekler cidden tebriğe değer. Muasır Avrupa radyolarında bile çok görmediğimiz zenginlik ve program inkişafını radyomuzda bulmaktayız. 

Bu programların mazrufları [esasları] da gittikçe tekâmül ederse pek yakında ideal bir radyoya kavuşmuş olacağız. 


Şardağ, R. (1 Haziran 1939). Radyomuz hakkında düşünceler. Vakit, 142: 18-20.

Yorum bırakın