
Dünya sanatkârlarını, büyük bir endişe ile sesli sinemanın zuhurundan beri şaşırtan tiyatronun istikbali meselesi, uzun zamanlar ciddî münakaşalara yol açmıştı; hâlâ da bu münakaşaların ara sıra canlandığı görülmektedir. Bir ay kadar oluyor, edebî bir gazetede meşhur Amerikan romancısı “Sinclaire Lewis” ile yapılan bir röportaj neşredilmişti. Romancı kendisine tiyatronun istikbali hakkında sorulan bir suale şöyle cevap veriyordu:
Sesli sinemanın icadı, her şeyden önce iyi ve kötü filmlerin açıkça tasfiye edilmesini kolaylaştırmıştır. Sinema dinamizmini muhafaza etmekle beraber, beşerî bir mevzuu sinesinde saklayan ve geniş halk kitleleri tarafından çok beğenilen bir film elbette tiyatro için tehlikelidir. Gerçi tiyatro her gün biraz daha harekete, sinematik organizasyona doğru gitmektedir. Fakat bu bir rücudur; haşmetli tiyatronun rücuu..[geri dönüşü]” Bu tanınmış Amerikan romancısının fikirleri aşağı yukarı o muhtelif fikirlerin bir sentezi olabilir. Fakat “Sinclaire“de farkında olmadan tiyatronun yeni ve dinamik bir faaliyet arzettiğinin, mihverini yavaş yavaş hareket ve aksiyonun hâkim atmosferine doğru çevirdiğini itiraf ediyor. Yalnız, “Bu hal bir terakki değil, rücudur” demek istiyor.
Gerçekten rücu dediğimiz şey de ilk anlarında kat’i bir sükutu hissettirmeyip bu biçim değişmelerle kendini gösterir. Hangi sahada olursa olsun, içtimai, estetik, iktisadi, her hangi bir müessesenin çökmeye ve hakiki rolünden uzaklaşmaya doğru gidişi ilk anlarda gizli ve örtülüdür. Aynı müessesede daha ileriye doğru bir hamle yapacakmış zannını verecek surette kaynaşmalar farkedilir. Tiyatro da acaba böyle son günlerini mi yaşıyor?
Sanattan anlayan, tiyatro sever zümrelerin komedi fransez [comédie française] gibi büyük, tarihi binaları dolduruşuna, halk tiyatrolarının dünyanın her tarafından hâlâ halkı tatmin etmekte bulunmasına rağmen istatistikler tiyatro seyircilerinin gittikçe azaldığını kaydediyor. Sinemanın, hatta radyofonik temsillerinin bile bu tiyatro meraklılarını yavaş yavaş suhulete hayran bıraktığını ileri sürüyorlar.
Gerçi sinema hiç bir zaman -Bütün büyük şaheserleri sunmasına rağmen- romanın yerini tutamamıştır. Garp dünyasında roman, ebedi payidarlığını kaybetmemiştir. Fakat nihayet sinemanın, seyri sonunda elde edilen umumi mevzu zevkine mukabil, romanın okuyucularda bıraktığı cümlelerin, parça parça fikirlerin, renk renk ifadelerin ve en sonunda bütün bir mevzuun lezzeti daha uzun ve daha az geçicidir. Samimi bir dost gibi sık sık karşılayıp zevk duyacağımız bir edebi eserin ağırlığı yanında sinema çok daha hafif ve siliktir. Fakat tiyatro da nihayet sinema gibi ne de olsa seyredilip kaybolacak bir sanattır. Romandaki vasıflar onda olmadıktan sonra, “Sinclair Lewis“e hak vermez miyiz?
Değerli Amerikan romancı, belki farkında olmadan tiyatronun hamlelerini rücu diye göstererek bir şeyi itiraf etmiş oluyor. Bir müessesenin her değişme hareketi rücua, sukuta mı alamettir? Tiyatro, hayatın büyük tekâmülünü son senelerde değil 17. asırdan beri yavaş yavaş takip etmekte ve “Eski tiyatrodan her edebi devir ve mektep harap birer parça kopararak yerine daha canlı bir parça ekledikleri için zamanımıza oldukça dinç ve hayata uygun olarak gelmiş bulunmaktadır. 19. asır realist mektebinin teşekkülünden sonra tiyatronun değiştirmek mecburiyetinde kaldığı safhaları daha çok teknik mahiyettedir. Ve o da her gün bu eksikliğini tamamlamaya, nabzı saniyede sonsuz olarak atan devrin gidişine uymaya çalışmaktadır.
Nitekim. dünyanın bir çok taraflarında suflörsüz oyun, açıkta tiyatro, makyajsız, dekorsuz temsiller, nihayet sadece “Lecture de théâtre”a istinat eden bir basit tiyatro şekli muhtelif milletlerin sanatkarları tarafından tecrübe edilmekte olup belki de bu teknik tahavvüller [dönüşümler] bir gün meselenin gizlice değişmesini, yeni bir tiyatro anlayışının ortaya atılmasını temin edecektir. Büyük Fransız tiyatro sanatkar ve muharriri Louis Jouvet: “Tiyatro meseleleri” adını taşıyan yazısında: “Tiyatroda meseleler yoktur, ancak bir mesele vardır: O da muvaffakiyet” diyor. Bu tez tiyatronun istikbalini açıkça çizmektedir. Hangi devirde olursa olsun muvaffak olmasını bilen tiyatro yaşayacak ve tehlikeye düşmeyecektir.
Diğer taraftan tesir bakımından tiyatro, ilk bakışta romandaki devamlılık hassasına malik değil gibi görünür, sinema gibi geçici bir mevzu halinde akıp gider diye düşünülür. Hakikatte vaziyet böyle midir? Yine “Louis Jouvet: Tiyatronun tek hedefi hoşa gitmektir ve hakiki tiyatro halkın hoşuna giden tiyatrodur” der. Fakat bu “hoşa gitmek” kelimeleri arasında bütün beşeri manalar sıkışmış bulunuyor. Komedyen olsun, trajediyen olsun, bir sahne sanatkarı, her türlü insan olup her türlü beşeri faziletleri ve noksanlıkları kendi şahsında temsil ederken bütün bir cemiyetin ve insanlığın biricik feragat örneği değil midir? Hangi soy insanı temsil ederse etsin, insan kardeşlerini saatlerce güldürüp ağlatmak, düşündürmek, onların duygu ve fikir dünyalarını meşgul etmek için binbir türlü tecellilerle karşımıza çıkan sanatkarı niçin alkışlıyoruz? Onu canlı, bütün vücut ve ruh detaylarıyla kıvranırken karşılarında görenler şüphesiz ki sinema artistlerinin rollerini daha çok mühim ve değerli bulmayacaklardır. Yavaş yavaş, safha safha bir “insan”ın bütün ruh ve fikir hususiyetlerini, vakalarını bin bir şekildeki alemlerin manasını, fizik ve ruhi hatlarıyla en güzel onlar yaşamadılar mı?
“Molier“den beri belki bütün büyük sanatkarlar silinip gitti; fakat roller, sosyal, ekonomik her türlü inkilapların baskısı üzerine fırlayabilen roller yaşamaktadır. “Shakespeare“in eserini sinemada da, tiyatroda da seyrettik. Fakat beyaz perdede değil, ancak onu sahnede anlayabildik. Romanların sineması ne kadar kopuk, heyecanlı ve oynaktır. Tiyatroda metnin asaleti kaybolsun, bu vaki değildir. Elimiz şakaklarımızda, sükun içinde düşünebilmek, insanların gülünç, acı ve zavallı bahtlarına şaşmak, gülmek, ağlamak gözlerimizle, kulaklarımızla, bütün bir temsil esnasında tesirlere serbest, korkusuz terkettiğimiz ruh melekelerimizle seyretmek; bunu ancak tiyatro temin edebiliyor.
Mademki sinemada daha çok seyrediyor, tiyatroda düşünüyoruz; mademki birinde daha seyrediyor, ötekinde anlamaya çalışıyoruz.
Tiyatro teknik tekamülünü bulup anarşiden kurtulunca yeniden tarihi, büyük rolünü icra edecektir.
Şardağ, R. (15 Haziran 1939). Tiyatro Tehlikede mi?. Varlık, 143: 18-19.

