Melodramlı Sanatımız

Başlık olarak “Gözü yaşlı sanatımız” da diyebilirdik. Çünkü edebiyatımızda her iki tezahür atbaşı gider. Sanat ve edebiyat sınırları içine yeni girmiş veya girmek isteyen arkadaşların melodram seyrini incelemekle işe başlamaları ne kadar doğru olur. Bu ağlayışlı şiirlerin, bu feryatlı hitabelerin, bu şairane konferansların, nihayet bu gök gürler gibi haykıran, tiyatro ile tepinen, bunu yapmasa bile bir makam tutturan şiir okuma tarzının mahiyetini maziden itibaren takip ederek işe başlamalıyız. 

Gerçi klâsik Fransız tiyatrosu melodramı ihya etmiştir. Fakat bir Racine vatan yolunda her şeyini terk ederek ölüme giden kahraman Iphigenie’yi başka türlü konuşturamazdı.. Sevgilisini bile bile rakibine terkeden zavallı Atali’nin gözyaşları elbet de inleyişli ifade edilecekti. Yine kahraman Horace’ın haykıran, gürleyen sesi, Öripides’in yadı olan bir devirde çınlamıştır. Nihayet tiyatroda melodram gitgide yıkılarak son zamanlarda ancak bir çeşni, bir iddia halinde görülebildi. Garp romanı için, melodramdan uzaktır diyebiliriz. İngiliz romancılığının olgun ve orijinal görünüşü, kral ve cücelere zekâ şaheserleri söyleten tiyatrosunun büyüklüğü melodramın yardımına hiç bir zaman muhtaç kalmamıştır. Diğer taraftan Fransız romantikleri bile melodramdan uzaktırlar. Lamartine‘in sayısız romanlarını ve “tefekkürler”ini hatırlayınız. 

Graziella’daki İtalyalı fakir balıkçı kızının ölümü inçin ağlayan hicranlı neşideden başka ağlayışlı ve melodramatik bir sarsıntı bulabilir misiniz? Biraz da Hugo “Sefiller”inde yer yer ölçüsüz haykırır; fakat niçin? Yeni ve mesut bir cemiyetin gerçekleşmesi için değil mi? Melodramatizmin en çok müsait olduğu heyecan, ateş, kan ve ihtilâl içinde yüzen bu devri sanatkarları yerden göğe kadar haklı oldukları bu başıboş haykırma ve makamlı konuşma sanatını ihya etmekten, onun suniliği içine düşmekten çekindiler. Son devrin pozitif hamleleri ise melodramı tarihe gömdü.

Adil Giray‘ın mezarı başında, onun için, kanıyla bir vatan hitabe yazıp okuyan ve şehidin mezar taşına bunu kazıyan Cezmi müellifi, haksız, zulmedici bir hükümetin idare ettiği, vatan duyguları gittikçe sönükleşen bir cemiyetin evlâdı idi. “Vatan Yahut Silistre”deki haykırış ve bağırmaların lüzumlu oluşu bu seslerin derhal susturulmuş olmasından anlaşılır. Ahmet Mithat‘ın, iflâh edici, sık sık kızan fakat köpürmeyen bu muhterem pederin melodramcılığı bağırarak verdiği nasihatlerinde ve kıssadan hisselerinde kaldı. Ve bir gün melodram havası Kemal‘de idealizme, Mithat Efendi de hayırhahlığa [iyilik sever] döndü. Fakat sonraları sinsi ve gizli bir inleyiş, karanlık devirlere uygun olarak herşeyi siyah görüş, her neşenin ardında bir melâl seziş, bu melodramla beraber bütün edebiyatı kapladı. 

Artık gülemeyiz, kendi kendimize düşünme imkânına sahip olamayız; yüzümüzün çizgileri daima kırışacaktır. Çünkü melodram sanatı bu! Ağlayan bir sanat bu! Şiir mi okuyorsunuz? Istırap çekeceksiniz. Mai ve Siyah, Kırık Hayatlar, Lâne-i Melâl, Liyali Girizan, Ölü… ve isimleri bile hep aynı hissi telkin eden eserler. Istırap çekeceksiniz; çünkü her şey ağlayış telkin eder; güneş bile, ay bile, mevsimler ve neşeli bülbül bile. Siz eser üzerinde düşünmeyeceksiniz; çünkü kitapta veya sahnede müellif veya aktör bağıra bağıra size hakikatler yumurtlayacaktır! Beşeriyetten, adaletten, ahlâk-ı umumiyeye mugayir hallerden bahsedecek, hayat içindeki hattı hareketinizi tayin edecektir. Yüzünüz kırışacak demiştim! Çünkü hep felâket okuyacak, dinleyecek veya seyredeceksiniz. 

Meşrutiyet edebiyatı tiyatro bakımından Türk sanatı içinde gayr-ı edebi bir feryatnamedir. Bir günde yazılıp bir günde sahneye konulan sayısız eserler içerisinde, “Vatan Yahut Silistre” olmak isteyen fakat meşhur Mınakyan yolunun melodramatik süzgecinden geçen nice eserler seyrettik ki bunlar şiire de, inşat tarzına da tesir ettiler. Ve şiir okuyuşumuzda, hitabet tarzımızda bir muttarit [yeknesak] makam tutturmaktır başladı. 

Cumhuriyet devrinin sanatı bu miraslarla yüklüdür. Tefekkürü daraltıp hisler üzerinde bir iğrençlik husule getirin melodram, yer yer tiyatro eserlerimizde serpilmiş bulunuyor. Hikâyelerimizde bir acındırma hissi halinde şekil değiştirerek yaşıyor, göz ve kulaklarımızı tırmalayarak hitabelerde beliriyor. Bir şeyden haberi olmayan, henüz bir gonca halindeki şuur melekeleri kapalı küçücük bir yavru en neşeli bir nazmı ağlamalı bir ifade ile ve mutlaka buna lüzum olduğunu sanarak okuyor. Bize zirai bir maddeyi tanıtan konferanscının sesinde göz yaşları birikmiştir. Millî roman damgası altında sayısız melânkolik eserler, zevkinin körlenerek aksayacağı düşünülmeden, halka sürülüyor. 

Bu asık suratlı sanattan, bu riyakâr, suni ve hastalıklı hassasiyetten ürkmeliyiz.


Şardağ, R. (1 İlkteşrin 1941). Melodramlı Sanatımız. Varlık, 198: 128-129.

Yorum bırakın