Realizm sarhoşluğu

Bir edebî mektebi hastalık haline getirmiş gibiyiz. Bir hakikat, bize yalnız ifrat halinde değil, eksik ve sakat bir halde de hâkim olmaktadır. 

Tanzimat’a kadar ve ondan uzun yıllar geçtikten sonra da realitenin dışında idik. Bugün bir realite hastalığına tutulmuş, her ölçüyü ona göre tayin etmeye çalışıyor, tempéramentları [mizaç], sanatkârın fizyolojik bünyesini, devrin atmosferini, ifadenin hususiyetini anlamaktan çekiniyoruz. Herkes realist olsun istiyoruz. İşin garibi, eli kalem tutanlarımızın pek çoğu bir üslup farkını, bir ifade orijinalitesini veya bir hissi safhayı reailizm dışında saymakta ve çekinmeden gazete sütunlarına bu yoldaki fikir ve tenkitlerini dökmektedir. 

Realite nedir? Bu kelimenin hakikati hangi noktadadır? Bunun üzerinde düşünmemizin lüzumu ne kadar açık görülüyor. 

Tanzimat’tan beri, bizde, realite kelimesi tercüme edilmektedir. Eskilerin “Hakikiyûn”dan kasıtları realiteye bel bağlamış muharrirlerdi. Realite ise, not almak, fiş tutmak, her şeyi görmek ve sora oturup hayalsiz, hilesiz icat edilen mevzuu yazmaktı. Ve realite yani hakikat uzun yıllar, ilmin objesi olan hakikatle aynı tutuldu. Halbuki mücerret hakikati sanatkâr şahsiyetini rencide eden hakikati neyleyecektik. Meşrutiyet devrinin bazı kıymet ifade eden isimlerinin eserlerine bakılınca realitenin az çok kavranılmış olduğunu gördüğümüz halde, devrimizde bir realite hastalığı bizi bu işteki gerçekten uzaklaştırıyor. Büyük garp realistlerinden bir kısmını yeniden gözden geçirmek bize bu hususta bir fikir vermeye kâfidir. Realist deyince akla gelen Balzac, Flaubert, Zola, birbirinden ne kadar ayrı hüviyette gözükürler. Bir defa bu noktadan, diğer taraftan eserlerindeki gerçek realite bakımından onların realizmi ile bizim realite telaşımız arasında ne derin bir uçurum serili duruyor. Dev romancının Baba Gorio’sunu düşünün: Bu evlat düşkünü, bu aşık, bu fedakar babanın hudutsuz sabırlılığı hangi realitenin sinirlerine sığabilir? Bu sabra, bu birbirini hiçe indiren baba lütuflarına karşılık o evlatların nankorlüğe varan hareketi dahi realiteye yan çizer. Diğer taraftan diğer bir romanındaki Grandet‘nin hayatı hayalin kanatları altına girmeden kaleme alınmış olmaktan uzaktır. bu kadar haince, böyle zalimce hasislik, eğer tam bir hakikatçi ölçüye vurursak ne vardır, ne de var olabilir. Diğer taraftan Emma Bovary’nin hazin ve zavallı hayatı da ne kadar büyük nasipsizlikler icadı ile büyütülmüştür. 

Zola, bu en büyük realist bile La Terre’inde bize kalbinin hakikatleri biraz olsun örten, süsleyen perdesini hissettirir. 

Dış alemin sadece görünüş hali ve onun göründüğü gibi tespiti… Gerçek realizm bu mudur? Gerçi bizi birer şahsiyet yapan şartların başında madde dünyasının sayısız tenevvuları, tezahürleri gelir. Fakat bizzat bu şartların çokluğu ve çeşitli oluşu dış görünüşü aksettirenlerde değişik belirtilere sebep oluşmaktadır. Diğer taraftan çok zaman, zaptedilmesi güç insan duygularının feveranlı akışı, teessür dolu hayatımızın tam veya fazlaca coşkunluğu, hafızamıza önceden depo ettiğimiz materyallerin zaman zaman alınan fikirlere tesiri ve nihayet şuur teknesini her zaman için karıştıran yoğurucu eli reel dediğimiz şeyin ve bu suretle kaleme aldığımız hakikatlerin, dış dünyada ayniyle vaki hadiseler oluşuna engel olur. Tekamül etmiş insan zihniyetinin daracık kanallarında öyle sayısız arzular, öyle tahakkuku imkansız çocukça hayaller ve o şekil idealize edilmiş gerçekler vardır ki bu şuur dünyasının, körleşerek, sağırlaşarak, sadece tespit edici bir “Levh-i Emles” [Boş levha] haline gelmesinin imkanı mı vardır? 

Şüphesiz ki dünya realistlerinin eserleri bize hakikatin ta kendisi imiş gibi geliyor. Çünkü bizim için idealle himaye edilmemiş hiç bir hakikat yoktur. 

Doğuşundan beri daha mükemmeli isteyen ve bu uğurda sayısız evlatlarına kan döktüren insanlar için hayalsiz hakikatin manası bulunabilir mi?

Balzac, o yer yüzünde asla mevcut olmamış ve olmayacak olan Grandet‘siyle bize beşerin, kurtulmasını temenni ettiği en iğrenç bir cephesini ıstıraplı kalemiyle nakletmiştir. Zavallı Venedikli Yahudinin Sheakspare elinde başına gelmedik haller mi kalmıştır? Borçlusundan muhakkak bir parça et kesilmesini -ama bütün başka karşılıklara rağmen- bunu istemekte ayak direyip duran bu cani tacirin hakikat dünyasında aynen tasavvuru elbet de mümkün olamaz. Fakat yapılışında ters cepheler, kötülük ve hodkâmlık [bencillik] mirasları da saklı bulunan “insan” için bu cimri Venedikli hazin bir ibret levhası haline getirilmiştir. Kim bilir, İngiliz haileci bu hasis adamın şahsında insanlığın gecikmiş ahlâkı ve iyi vasıfları için belki de ağlamaktadır. 

Türk edebiyatının realite ile alâkası ve bu kelime ile olan münasebeti Tanzimat yıllarında başlar. Esefle görülmektedir ki humoristique [nükteli] mahiyetteki Araba Sevdası ile ilk insani romanlarımızdan biri olan “Sergüzeşt” bizde realist edebiyata başlangıçlık etmişken sonraları bu iz kaybedilmiş, devrim psişik durumu, siyasi ahval ve daha birçok sebeplerle realizmden uzaklaşılmıştır. 

Şüphe yok ki, Behruz Bey hakikat dünyasında tıpkı tıpkısına mevcut değildir. Ve başından geçen hadiseler büyütülmüştür. Fakat müellifin moral bir gayesi mevcuttur. Sonra maksat bir tipin o devir içinde canlandırılması değil mi? Her olgu o kozmopolit Osmanlı züppesine çarptıkça nasıl tecelliler gösterecek, her hadise, bu insanla alakalı ise, ne gibi akisler husule getirecek; muharrir bunu anlamak ister. O, muhayyilesinde yaratıp beslediği Behruz Beyine şuur faaliyeti içinde bütün bu vakıaları musallat etmiş, hayat içinde gördüklerinin hakikatini bir defa da bu faaliyet sahasında tecrübe etmiş ve sonra romanı yazmıştır. Çünkü eser kağıtta, dışarıda değil, yine er geç dimağ kazanında kaynayıp meydana gelecektir. Sadece görülün biz insanlar için daima kusurlu kalmıştır. Fakat eski görülmüş şeyler dünyası ile, hissedilmiş, kavranılmış, gerçekler alemiyle temasa geçmekledir ki tamamlanmak haysiyetine ulaşır. Bu iki vasatı bir ahenk içinde birleştirememek daima kuru veya sun’i bir realizme yol açmıştır. İşte koca Ahmet Mithat “Hakikiyyûna imtisal” edeyim diye ne garip mevkilere düşmüştür. Eğer o günkü halk tabakalarının içtimai durumlarıyla olan mükemmel tesis edilmiş bir alaka ve irtibatı olmasaydı bu sevimli vaizden nasıl hayranlıkla bahsedebilirdik?

Servet-i Fünun’cuların otoritelerini kurdukları yıllar garpte edebiyat kaynaşmasının en ateşli zamanlarına rastlar. Romantizmi yıkan realizmden bile bıkkınlık duyulmaya başlamıştır. Psikoloji mektebi yeni şeyler söylemek istiyor, felsefe mihver olarak alageldiği kıymetler bakımından kafi derecede bir buhran geçirmektedir. Pozitivizm önce ruhları ve düşünceleri karıştırmış, sonraları yavaş yavaş objektif zihniyeti tarihe, sanata, tenkide, her yaşa hakim kılmıştır. Edebiyat gerçi esas bakımından realisttir.  Fakat müspet ilmin sınırsız tekamülü, sayısız ilim şubeleri gibi sayısız edebiyat mekteplerinin açılmasına da sebep olmuştur. Servet-i Fünun’cularda kâh romantizme, kâh realizme, kâh psikoloji mektebine uzanmak, hapsinden bir şeyler faydalanabilmek arzuları zaruridir. 

Madem ki Servet-i Fünun, II. Abdülhamid‘in en kahredici senelerinde meydana geldi. Biraz sessiz olacak, gürültülü, heyecanlı, telâşlı konuşmayacaktır. Öyle ise pek romantik olması mümkün değil. Yaşanılan Osmanlı sosyetesi hakikatlere değil, korkulara, yalan ve hilelere dayanıyor. Şu halde realizm dahi Edebiyat-ı Cedîde’cilerin az çok ürkecekleri bir mekteptir. Susar gibi, bir şey söylemez gibi konuşmak, için için bir çırpınış halinde, zararsız mevzulara dair kendi kabukları içinde sanat icra eylemek… İşte Halit Ziya ve arkadaşlarının daha çok psikolojik roman tarzını seçmeleri bundandır. Ne Murat Bey’in şahsi temayüllerinin bir ifade vasıtası olan eseri, ne de tulumbacıların hayatını anlattığı için Nabizade’nin “Zehra”sı realizm demek değildir. 

Bütün teknik imkânsızlıklarına, memuriyet hayatının öğrettiği memleket meselelerini âlimane ifade etmesine rağmen Ebubekir Hâzım’ın “Küçük Paşa” adlı eseri Türk cemiyetinde realizmin ilk defa hakiki bir surette anlaşıldığını gösterir. Köyünden koparılmış ve küçük yaşında bir paşa konağına nakledilmiş olan masum bir köylü çocuğu yıllar sonra kendisini himaye eden paşa ölünce, paşanın hodkâm karısının çekememezliği yüzünden tekrar eski köyüne dönmeye mahkum olur. Fakat aradan yıllar geçmiştir. Köyü ve şehrin ruhunu aynı kuvvetle realist bir gözle tetkik etmiş olan romancının kafası buradan işler. Sırmalı elbiseleri gibi şehirde edindiği intiba ve düşünüşleri de köydekine hiç benzemeyen bu çocuk ruhunun sessiz eninlerini, müdahalesiz, acındırma hissinden uzak bütün reaksiyonlarıyla canlandırır. Meşrutiyet yıllarından devrimize kadar Kiralık Konak, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu gibi iki büyük realist eser hariç tam realist bir esere pek güç rastlanır. Hal böyle iken realizm Türk edebiyatına gerçek veçhesiyle girmiş değilken bir realizm patırtısıdır gidiyor. Güya yeni eserlerin hemen pek çoğu bu tarzın en güzel örneklerini veriyor. Köylü, rençber, amele, külhanbeyi hikayeleri sayısızdır. Fakat bütün bunların müellifleri realist olacağım diye doludan kaçarcasına hislerinden, inançlarından ve şahsiyetlerinde kaçıyorlar. Geride, kuru, donuk ve istihalsiz [ehliyetsiz] karalanmış yazılar hissini veren nesirler kalmaktadır.  Küçük bir orta mektep talebesinin dilinde bile romantizm (!) yani hissi olan her şey bayağıdır. Öyle ise al aşağı etmek gerekir. Şahsiyetin eser içindeki fışkırışı realizme mugayyir görülür. Fakat daha fenası bu hal bir suç, bir büyük, affedilmez kusur telakki edilmektedir. Sayısız garp realistlerinin, Türkçe’ye tercüme edilmelerine rağmen bu sakat idrakle başbaşayız. Dört beş yıl önce, içinde muharririn şahsi bir iddiası, bir samimi tuğyanı, ihmal edilmiş köylü sınıfı için merhamet fışkıran satırlarla isyanı var diye “Yaban” taşlandı. Bir edebiyatçı, Sabahattin Ali için: “O, kendini realist sanan bir romantiktir.” dedi. Nerede esere bütün ruhunu sindirmek isteyen müellifle karşılaşmış ise, hücumlara geçildi. Sanatkarı kadro harici bırakan realizmi kimde gördük? Hakikat güneşinden mahrum gözlerimiz garbın dev romancılarının eseri bütün ağırlıklarıyla çöküşünü neden görmek istemiyor. Hem realizmi ifadenin dışında, başka yerlerde aramak gafletine kapılıyor, hem sayılı sanat eserlerini ve kabiliyetlerini realist değildir diye taşa tutmak istiyoruz; ne demeli?


Şardağ, R. (1 Sonteşrin 1941). Realizm Sarhoşluğu. Varlık, 200: 180-182.

Yorum bırakın