Görmekten daha ötelere

“Görenle görmeyen bir olur mu?”

En’am/50

Gerçi günlük hayatları içinde önceden bellenilmiş yollardan yürüyerek eski gerçekler dünyasının tanınmış ve teklifsiz çiçeklerini koklaya koklaya hep aynı köşe başına varan ve sonra oradan tekrar, tanış olduktan ışıksız, renksiz, asık suratlı dünyalarına dönenler pek çoktur. Görenler, bunlarla nisbet olunduklarında hazin bir azlık teşkil ederler. Ve Emil müellifinin ağzıyla “Ey gözleri eşyayı bir dürbünden daha iyi seçebilen dostum, neden bu kadar körsün?” dediğimizde şuurlarında görme merkezleri sönük sayısız insanların acıklı halini anlatırız. Fakat kastımız sanatkâr olunca daha derin düşünmemiz gerekmez mi? Artık, “Sanatkâr, gören insandır.” sözü pek az şey, hattâ hiç bir şey bildirmez olmuştur. Sadece görmek, bir büyük eserin yaratılışında küçük bir rol sahibi bile olamıyor. Büyük ve artist duygulu nice kimselerin geçip giden hayatları içinden neler gördükleri, bir an gelip ne sonsuz duygulandıkları, bunların sonra nasıl bir küçük kuş tüyü gibi hayat rüzgârları arasından kayboldukları bilgimize yabancı şeyler değildir. Görmekten murat yaşayışın sayısız sahnelerine değip geçerken veya bu sahneler içinde çalkalanırken pek çok belirti ve oluşları tesbit etmekten ibaretse mesele yine halledilmiş olmaktan uzaktır. Kur’an’ın, “Hel yestevil a’ma vel basîr”* deyişindeki hikmet her halde çok daha geniş ve derindir. Hele bir sanat eserini yüz yıllara hükmedercesine yaratan -ve etrafında olanlardan habersiz, kendilerine en küçük ayrıntılarile gösterilmesi, gördüklerinden bir şey anlamaz bulunan- birçok insanı büyüleyen, sanat adamları “görmek”den ne kadar daha ötelere aşmak zorundadırlar. Sanatla ilgisiz bir takım kimselerin neler gördükleri, biraz deşince, münasebet düşünce konuşmaları arasında ne orijinal muhitler kurdukları bilinmekte değil midir? Fakat ele kalem veya diğer vasıtalar alınınca veya tefekkürün kapıları aralanınca gerektir ki nehir gibi fikirler aksın; bir güneş sıcaklığıyla, samimiyetlerini kaybetmemiş  hisler çağlasın; her çağa rağmen değerinden düşmeyen “tabiat”ın sır dolu safhaları, yeniden yaşatılsın ve cemiyet her sınıf insanı dikkatle düşündüren ezelî ve kaypak meseleleriyle kalemin ucundan parlasın; nihayet fena dünyasının “insan”ı değişen veya değişmeyen vasıflarını bu küçük tefekkür kapılarından dışarıya itip dursun. Tuttukları sayısız fişlerle, mevzularını yaşamak için her şarta ve hâle uymakla, kitaplar devirmek, sonra tekrar hayata dönmekle eserlerini veren büyük beşerî sanatkârlar, yaşayan, gören, imkânın bütün sınırları içinden tahayyül eden, yazan, çizen ve asırlarca dinleten sanatkârlar sadece görmekle mi yetinmişlerdir? Görürken, yaşamak, çok şey, çok daha sıcak ve derin, çok daha bütün insanları saran şeyler yaşamak, bunları kültürle beslenmiş şuurların vetîre [süreç] kaplarında düzgünce sıralayıp sırası gelince seller gibi boşaltmak sanatkârı yücelten sebeplerdir. Zekâ, sadece zekâ, bu topraklar ve taşlar alemiyle bağdaştığı nisbetle bir değer olacak ve sadece samimiyet bir sanat eseri için hiç bir zaman yetici olamıyacaktır. Samimî ve basit bir görüşe dayanan satırlar, beste ve çizgiler bir devrin bir safhasında sıcak kalp okşayışlarıyla insanları sarmış ve sonra unutulmuştur. 

“Olgunlaşmak” dediğimiz şeyi yaratan yalnız duymak ve görmek değil, fakat bu görülüp duyulan değerlerden bir dünya kurmaktır. Sanatkâr, mevzuunun kudreti veya orada rol sahibi olmuş kimselerin portreleriyle değil, fakat detaylariyle, türlü sebeplerle içine girdiği cümleleriyle ve hattâ tabandaki kelimeleriyle ölçülecektir. Koca Shakespeare’i seyrederken, bizi büyüleyen şey, bütün trajik olayların dışında olarak, onun küçük satırlar içine gizlenmiş, zaman zaman cücelere, uşaklara söyletilen fikirleri değil midir? Onun fikir dünyası, insanlığı bir güneş açıklığıyla tahlil eden düşünceleri hâilelerinden [korku] nasıl da uzakta, basit görünen hareketler içinde, fısıltı halinde konuşulan hikmetli özlerde saklıdır. Balzac, Tolstoy, Dostoyevski’de aynı hali görmek, büyük sanatkârları bu yönden incelemek mümkündür. 

Bir hastalıktan bahsederken tıp ilminin insan psikolojisi ile olan karışık ve karanlık münasebetlerini deşiveren, eserdeki ilginin toprağa döndüğü bir sırada, bu toprakların bütün tarih boyunca olan nasibini ve onların üzerinde insanların yüzyıllardan beri sıçrayış şeklini çizen, bir gülüşü veya bir elem; tasvir ederken hissi şuur dünyasını karıştıran, bir ahlâk sarsılışına işaret ederken cemiyet hayatının garip ve gizli kanunlarını belirtmeye çalışan sanattaki sanatkârına verdiği hürriyetle onu görmekten kastedilen basit imkânların dışına atmıştır. “Deha bir sabırdır” diyenler elbette bu sanatkâr dünyasına işaret etmek istiyorlardı ve onun için mana alemi daima vakalar ve şahıslardan ötede ufacık satırlar içinde doğdu. Bir macera ve ıstıraplı aşk romanı olan Anna Karenina’yı düşünün: İçinde romancının en önemli fikirleri ve esere kuvvet olan tarafları nelerdir? Acaba ben şahlan söylersem yanılır mıyım: İsmini hatırlayamadığım fakat Kitty’ye aşık gencin kır ve ziraat hayatına ait orijinal görüşleri, sonra aynı kıza karşı onun duyduğu aşkla yine adını hatırlayamadığım asilzadenin duyduğu aşka arasındaki uçurum ve bu uçurumun içtimaî ve ruhî sebepleri; daha bir sürü şeyler.. Fakat “Anna”, bu orijinal kadın unutulur mu diyeceksiniz? Bırakma; onu romandaki âşıkları hatırlasın; biz eserden bir takım yeni, yükseltici, ileriye doğru düşündürücü hamlelerle döneceğiz. Yine, “Yeniden Diriliş”inde büyük Rus edibi hizmetçi Maslova’nın aşkıyle bir prensin maceralarını nakleder. Fakat gerçekte maksadı bir jüri icat edip, hakları ve içtimaî mevkileri pek farklı olan kimselerin aynı kanunlara tabi oluşundaki hazin gülünçlüğü anlatmak istemez mi? Sibirya’ya kadar uzanan diyarları boyunca toprak dağıtımındaki adaletsizlikten nefretini bildirmez mi? Bir zamanlar Tolstoy’un hususi kâtipliğini yapmış olan Bulgakov bundan üç veya dört sene önce Nouvelles Litteraires’de neşrettiği hâtıralarında, bize büyük romancının evine hergün yüzlerce muztarip halk geldiğini, ona dertlerini döktüklerini, ondan şifa aradıklarını söyler. Nasıl inkâr edebiliriz ki. Tolstoy onları dile getirmek, onları, o muztarip, çeşitli hayat sillelerini yemiş o insanları anlatmak için bazı kahramanlar icat etmemiştir; bazı mevzu ve vakalar kurmamıştır. 

Bütün bir Balzac hep parça parça fikir dünyalarından hazineler yaratmış bir romancı değil midir? Ne hazindir ki pek çoğumuz pek çok eserlerden tıpkı sinemadan döner gibi biz olgular hulyâsiyle döneriz. Avuçlarımızda sıkı sıkıya tuttuğumuz şey basit ve orijinal bu hulâsalardan ibarettir. 

Onlar, bin zorluğu bulunan sanat meselelerinin tepesine, özelinde insan ve hayat münasebetlerinin kaynaştığı bu tepeye elbet de pek kolay çıkmamışlardı. Sanatı sade duymaktan ibaret sanan kimseler var. Öyleyse koca Fransız edebiyatı hassas trubadurlardan veya ince hisli Ronsard’dan öteye bir adım almamalıydı. Ve yaşadıkları şeyi sadece görebilmek mi? Fakat o takdirde büyük sanatkârlar neden böyle sayılı kaldılar?

Elbette “görmek” gerekti. Fakat görmek dediğimiz o tepeye oluşmak, yani görmek, fakat sanat kanunlarını kıracak, telâkkiler devirecek, insanların karanlık gecelere sığınmış karakterlerini gündüz ışığına vuracak kabiliyette olan şuurla görmek şüphe yok ki pek zordu. Klâsik edebiyatımızın eski mutasavvıf şairleri gibi bin bir çilenin çemberinden geçmek, ayaklara dolanan bir sürü yaşayış olgularıyla sarmaş dolaş yuvarlanmak küçücük meseleleri büyük asıllara bağlayan mütefekkir ve filozof kafalarla şuur mekanizmasına uygun bir çalışma ile haz veya elemle sarhoş edici olaylardan derinlemesine geçerek düzlüğe çıkmak, yoğrularak ayağa kalkmak gözler açık yoğrulmak ve sonra bir sahife içinde bin söylemek!..

Sanatkârın, koca bir kitap boyunca ne bitmez şeyler konuşan bu insanın, eserindeki güçlüğü, onun yaratılışındaki zorluğu hiç düşündünüz mü? Bir “Sehli mümteni“** tarzında gözüken bu ifadelerin yorgun ve dermansız kalmış sahibini hatırlamak istemez misiniz? Bize bir tuluat uşağı gibi, bir Molière’in komedisinin önemsiz görülüp gerçekte devirlerin seciyesini konuşmaları içinde duyuran uşakları gibi küçük olarak kendilerini duyuran insanları biraz deşmek istemez misiniz? Biraz onların iç taraflarını incelemek istemez misiniz ki bu büyük varlıklar, essiz, sade, duru sesleri ve sözleriyle insan hayatının ölmez hikâyelerini ne de yaman ilân eder, dururlar. 

Şüphe yok ki sanat duymaktır da; hele her halde görmektir de. Fakat görmekten ne kadar daha ötelere kadar uzandığını artık düşünebiliriz. Zati o hangisi değildir ki.. bütün sartları toplayıp getirin: Büyük ağzından içeri hepsini doldurup yutacaktır. 

Sanat eserleri sahipleri, onları ne zor, ne zahmetli bir halde, ne dikenli dallar arasından parmakları kanıyarak, paralanarak kopardılar.. Bizse ne kolay, ne büyük bir haz içinde yiyip durmadayız.

*Hel yestevil a’ma vel basir: Görenle görmeyen bir olur mu? En’am/50. 

** Sehl-i mümteni: Derin ve ince anlamlar ifade ettikleri halde sadelikleri sebebiyle kolayca söylenivermiş hissini veren, fakat söylenmesi, taklit edilmesi çok güç olan söz, şiir vb.


Şardağ, R. (15 Mart 1942). Görmekten daha ötelere. Varlık, 209: 397-399.


Görmekten daha ötelere” için 2 yorum

  1. Yıllarca DEÜ Dev.Konsevatuvarında Sanat Felsefesi okuttum.Bu metni görmüş olsaydım
    mutlak tartışmaya açar değerlendirirdim.
    Zamana yenilemiş bir metin..

    Liked by 1 kişi

  2. Yıllarca DEÜ Dev.Konsevatuvarında Sanat Felsefesi okuttum.Bu metni görmüş olsaydım
    mutlak tartışmaya açar değerlendirirdim.
    Zamana yenilmemiş bir metin…

    Liked by 1 kişi

Yorum bırakın