Ticaret edebiyatına yüz çevirerek sanat eserlerine, yeni nesle dönelim.
RÜŞTÜ ŞARDAĞ

Bu çiçekleri soluk bahçenin ortasında, bu manaları anlaşılmamış, yabancı, çözülmez işaretler ülkesinde, bu yaslı dünyada tek tutamak noksan sanat mıdır? Öyleyse onun bir kolu olan edebiyatın en avutucu pınarı dostluk ve vefa hikâyeleridir. İnsan duygusu üzerinde en büyük baz dalgaları bırakan vefalılık sanat ve edebiyata renk verince gözler önünde en güzel ve ölümsüz çiçeklerini açmış oldu. Klâsik Yunan trajedilerinde, aşkı hep bir tarafın hıyaneti, bir tarafın sadakati içinde güzelleştirmek istiyen dünya sanatının bu halinde vefayı her şeye üstün tutmak ve güneşe doğru yükseltmek dileği sezilmiyor mu? Balzac için, yüzünü görmediği bir İtalyan dostu ile otuz sene mektuplaşmış derler. Kalbi insanlar için çarpan Romanyalı edip İstrati sağlığını kurtaran bir doktora şunları yazıyordu:
“Şaşma doktor, o (1) beni aramasa bile ben onu kovalıyacağım. Çünkü ben o mesut insanlar sınıfına mensubum ki dünyaya sefer edişimin, hikmeti bir kadın, bir iskemle veya para değil, fakat bir dost peşinde koşmak içindir.”
Edebiyatımızın panoraması bize hayli garip örnekler verip durur. Bunlar zaman ve gelişme bakımından birbirini tutmaz şeylerdir. Divan edebiyatı baştan başa bir vefanın mufassal izahından başka nedir? Ama nasıl vefa? Boynu bükük Enderun sanatı yer yer, âşık şairin her kahra rağmen vefada kahramanlaşan destanının verir; yine yer yer sünepe şair, bir arpa boyu ileri gidemiyeceği vefalılık sahasında ne saçma sapan fedakârlıklar, ne gülünç tahammül ve kalenderlik örnekleri ortaya döker.
1839’a ne bakımdan girmek istesek sanatımızın beşiği olduğunu görürüz. Nasıl yalancı olabiliriz ki her edebî okul ve hareket yaman tanzimat ustalarının elinde fikir hayatımıza karıştı. Birdenbire yerden mantarlar gibi fışkıran iktisadî birlik ve şirketlerin inceliyen bir göz, nasıl olup da sosyalistliği müdafaa eden tezli bir piyesin devrin tiyatro eserleri arasında yer aldığına şaşmıyacaktır.
“Makber” ilk görünüşte baştan başa bir vefanın hikâyesi, kopmaz ve parçalanmaz bir dostluğun belirtisi gibi görünür. Fakat gerçekte sık sık tefekkür eden, filozoflaşan ve bilgin olan şairle karşı karşıya bulunmaktayızdır. O uzun feryatların arasında, o hüsranlı sorgular ve hazin kıvranışlar içinde dolaşın; bereketli bir yağmur gibi avucunuza çok şeyler düşecektir. Fakat asıl vefa?.. Bu pek sönük duygular içinde kaybolmuştur. Sanki o kaybolan kadın -karısı- “Makber”de bir fitil, “ölü”de ara sıra duyulan gamlı bir nakarattır. Ama, “İclâl” müellifi öyle mi? Sezai Bey sevimli ve çekik gözlerini kırpıştırarak konuşmaktadır: “Bütün hayatımda vefalı insanların kutsal acılarile yaşadım. İşte, “Sergüzeşt”deki cevher.. Nasıl bir büyüleyici duygunun kanatlarına takılarak kendini o küçük esir kız için helâk etti. İşte, “İclâl”ki vefalı amcası.. İşte, işte.. Fakat bu sonuncusuna dili belki varmıyor. Çünkü bu “Celâl”dir. Bu garip tavırlı ressam bir şiddetli duygunun ateşile nasıl bir hizmetçinin eşi sıra koştu; sersemler gibi, önüne gelene çarparak onu aramıya koyuldu. Ah, vefaya şan verecek olan bu asıl koşu eğer uzayıp gidebilseydi…
Diğer taraftan Koca Ahmet Mithat eşlerine vefasızlık edenlerin hazin sonuçlarını bir sürü didaktik hikâyelerinde bugün için bir hayli gülünç anlatır. O, “Felâh”lar nedir? O, “Dolaptan Temaşa”daki korkunç dakikalar nasıl birbiri peşi sıra akar gider. Her dakika vefasızlığınızın cezası olarak ensenizi koparıp atacak bir yatağan hayaliyle tir tir titrersiniz. Ama umacı ile korkutulacak çocuklar mıyız biz? Serveti Fünuna kadar ve meşrutiyet içerisinde pek çok edebiyat örnekleri görüyoruz ki hepsi vefayı tersinden almışlardır. Varoluşundan beri bir çok yönlerile çocuk kalmış insanlığı korkutmakta ne fayda var ki? Büyük dostlukların aydınlık ve ferah sabahlarının gösterecekleri yerde vefasızlıkların kötü son buluşlarını dedikodularla nakleden bu eserler, sanatın ve insani çırpınışın heyecanlarından nasipsiz, gözlerimizin önünde serili bulunuyor. Halbuki tarihî ve şahsî günahlarla yüklü edebiyatı cedideciler de vefa sınırına girmiş büyük sevgilerin başdöndürücü manzaralarını nasıl görmezlikten gelebiliriz?
“Bir yazın tarihi”ndeki o kalfa kimdir? O talihsiz kadın insanların hangi yüksek sınıfına bağlıdır ki sevgiyi sabır, bağlılığı tahammül, aşkı mahzun geçmiş bütün bir ömürden fedakârlık şeklinde anlar. Bir nankör aile çevresi içinde gelişen bu kadın, bin türlü hasis menfaatlerle toprağa yapışmış bencil insan oğullarına az ders mi vermektedir?
O kısık sesli, öksürüklü, hasta Beşir sayısız münekkitlere rağmen, “Aşkı Memnu”yu nasıl insanî renklerle bezedi!
Vefayı adım adım, yaprak yaprak eserler içinde takip etmekteyiz. “Yaban” müellifi önce ne güzel bir sevgi panoraması çizmektedir. İhtiyat zabiti şirin köylü kızını sever, hatta onu alıp uzaklara götürmek ister. Kader her şey gibi köyde bu kızı da ondan uzak tutar. Neden olur bu kız? Ve neden kahramanla birleşmez? Çünkü gönüller böyle olmasını dilemekteydi. Fakat romana bir uçurumdan bahsetmektedir. İster ki köylü ile münevver arasında adım başında yeni bir uçurum gösterilsin. Ama düşünün: Kitabın son yaprağını çevirdiğiniz zaman asırların kahrına uğramış, muztarip bir sınıfı, romancının vefa dolu kucağile sardığını görmez misiniz? Bu tez, bu bir sürü düşünceler bir vefalı sevgiden mi doğdu? Yoksa bu merhametli satırlar, iki ayrı görüşün çarpışması, insan tabakalarının birbirinden ayrı durumuna ait kapalı bir dialektizmin eseri midir? Burası biraz karanlıkça kalmaktadır.
Ama “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nda aşk, o hasta, mahzun çocuğun aşkı, dostluğun, sevginin bütün sınırlarını aşıp gider. Bu çocuk içtimaî durumuna, yaşına ve başına bakmadan sever. Ama mesele çok daha derindir. Romancı, kahramanın üzerine nasıl bu kadar kuvvetle eğildi? Üzerine düşüp roman dünyasına doğru itilecek insanlar hep başka çevrelerde aranırken İstanbul’un arka mahallelerinden nasıl oldu da bu kahraman çocuğa rastlanabildi? Ve o, böyle küçük sıska vücudu ve topal bacağile vefayı dile getirdi? Romancının yeri küçümsenebilir mi? “Sinekli Bakkal”ın “Rakım Amca”sını unutabilir miyiz? “Rabia”ya niçin, neden olduğu bellisiz duygularla bağlanan ve saygılı, dilsiz insanlar grubunu temsil eden bu büyük cücenin vefası, bu testekerlek, içine kıvrılmış aşk, bu fedakar cüce Rakım bize hal dilile neler söyler?
Ticaret edebiyatına yüz çevirerek sanat eserlerine, yeni nesle dönelim. İnsanî birçok parıltılar gözlerinize çarpar. Fakat vefa karabatak gibi bir görülüp bir kaybolur. Aceleci Sait Faik, tek zümrenin anlatıcısı Sabahattin Ali vefaya hayli yer ve renk vermişlerdir. Kağnı adlı hikâye her şeye rağmen vefalı sevginin ne büyük örneğidir.
Aşk, insan oğullarının en güneşli meziyeti olan vefa son eserlerde pek az görünmektedir. Edebiyatımız bu yönden olsun Asyalı ruhunun olgun meyvelerini verebilseydi.. Ne yazık, asırlardır bir iptilâ ve sevda diyarından elleri boş dönüyoruz. Hep vefadan konuşuyor, karşılıksız sevgilerin döktürdüğü kanlı göz yaşlarını gösterip duruyoruz. Halbuki, “Vefa”sız edebiyat kurumuş göl boşluğu ve hazinliğile ortada durmaktadır.
(1) O’dan maksadı bir kundura boyacısıdır.
Şardağ, R. (1 Sonkânun 1943). Vefa’sız Edebiyat. Varlık, 228: 241-243.

