
Beni kurtaran Doktorum Kâmil Sokollu’ya gönül armağanım,
Kapı gıcırdıyor; hastalar için biricik manalı şey bu: Çünkü sabah olmuştur. Sarp ve uzun bir yokuşu bitirip ferahlayan insan gibi hasta da geceyi ne güç çırpınışlar sonunda tüketmiştir. Yüz çizgileri hayatla en küçük bir ilgi göstermeyen ağır hastalar bile, geri dönmez yolculuklara saldıkları gülüşlerini yeniden tatmaya çalışıyorlar. Gündüzün ilk ışığı ilk kımıldayış, koğuş kapısının ilk gıcırtısı ilk ümit, ilk gülen doktor yüzü yaşamaya tekrar inanıştır.
Ben bu koğuşlarda ne çok sabahlara ulaştım. Ne ölümlü gecelerin sonunda, yürümez bir saat yelkolvanına ağlayıp bakarak, hıçkırıp sabrederek sabahı ettim.
Siz hiç sabah gördünüz mü dostlarım! Kimsesizlerin, geceye hicran duymuş hastaların sabahını hiç tattınız mı? Elinde en küçük bir imkân varken yatağında doğrulmaya, nazlanacak kimsesi bulunmadığı için biraz da hemşirelerin nizam bildiren sözlerine uymaya mahkûm hastanın sabahı yine de en büyük bir nimettir. Çünkü sessizliğin korkusu ve sıkıntısıyla testekerler içine dönen hastaların koğuşu, ne dilsiz ve çeşitli şikâyetlerle geceleyin yankılanır durur. Bir el su bardağına doğru uzanıktır, fakat yanındaki bakalım ona yardım edecek durum da mı? Ya gözleriyle su diye haykıran hasta, ya şu midesinin üzerinde burkulan, şu ülserli, attan düşmüş gözleri bağlı olan, şu sayıklayan, şu günlerden beri ilk defa uyumanın verdiği hoşlukla horlayan hastalar.. Bunların yardıma güçleri de olsa hepsi dert sahibidir. Hiç birinin birbirini destekleyecek kadar bencilliklerinde gedik açılmış değildir. Bir hemşire kapıdan giriyor:
– Günaydın!
İşte hastanın, hayatı, on iki saatten beri ilk hatırlayışı.. İlk beyaz gömlekli, -yüzü gülümsüyorsa eğer- ilk şakacıdır. Doktor Braun: “Hemşire, hepimizden önce hastanın hayata açılan kapısını kurcalar” der. Bakın yanımda yatan bir hasta doktor ona ne soruyor:
-Serum glikozu bu akşamdan mı bağlayacaksınız? Nasıl olsa midem yıkanacak. Sade bir çorba içsem, rahatsız olmam hiç olmazsa, değil mi?
Hasta doktor da elbet bu sorduklarının karşılığını biliyor. Fakat bu bir gerçek ki hastahenede olup da hasta olmayan herkes biraz doktor sanılır. Soranların söylemelerine göre bu sorgular bazen hademelere kadar yöneltilir. Hatta iyileşmiş ve ayakta dolaşan bir yatak arkadaşınızdan bile sağlık durumunuz hakkında neler neler sorarsınız.
Yatağa mahkûm zavallı hasta, ayaktakileri ne büyük bir adeseden [mercek] görüyor.
Şimdi elinde bir kalem, koğuştan içeri giren doktora gözler dikildi. Bu gelen ne güzel, ne temiz ne beyaz giyinmiştir. Ama neden yüzü gülmüyor. Neden hastalara karşı suratı asık. Fakat sabahla beraber uyanan küçücük ümit ışıklarını bir noktada toplayıp koğuşun ruh karanlığına çevirecek ve onu güneşe boğacak o değil mi? Fakat neden, bu bekleyen her şeye rağmen sabrın aşılmaz dağlarına tırmanmaya çalışan şifa dilencilerine gönülsüz bir bakış göndermede.
Elbet o da bilir ki hasta kalbinde doktorun yeri, bütün sayısız meslek hanelerinin üstünde, bu kalbin bütün hücreleri içine batmış bulunmaktadır. İlk Yunanlı, hekim Hipokrat usta: “Doktor, asık yüzile hastalarına sadece bazı ilâçlar tavsiye den bir insan mıdır? diye acı acı sorar.
Halbuki yine bir başka serviste, bir başka hekim, viziteye nasıl bir hayat getirerek başladı. Belki adalelerinin gerilip gevşeyişi belirsizdi. Belki o uzun boyu ile ilmin verdiği bir ciddilik içinde görülüyordu. Fakat sessiz, çizgisiz, işaretsiz nasıl da gülüyor, inandırıyordu. Konuşmadan rahatlık saçıyor, elleri kımıldamadan okşuyor, küçük bazı sualler sorarken iman veriyordu.
Ama madalyanın neden hazin bir ters tarafı vardır: Doktor karanlık bir muhit içinde çırpınıp durur; acı mevzulara gözlerini kapasa bile içe, gönle açılmış sözleriyle yine onlara bakmak veya mutlaka çarpmak zorundadır. Bir yığın şikâyetin kızıştırıp, sayısız ve çeşitli dertlerin halkettiği bahtsızlık onun peşinden ayrılır mı ki? Doktorda hasta karşı candan bir ilgi, bir muhabbet mi olsun istiyoruz; nasıl istiyoruz ki öyleyse aynı insan muztarip çehreler karşısında gülsün.
Her gün bir sürü dertliler diyarından yürüyüp geçen doktor eğer yine gülmekte, okşamakta, anlamakta, hüzün duyarken avutmada, sinirli iken iç doyurmada, gönüller yapmaya devam edebiliyorsa bir büyük, ve çok büyük insan, hatta biraz kahraman değil midir?
Ama sabah bu; bir şeyler bekleyiş, şifa kırıntılarına doğru ne acıklı yalvarışlarla elleri uzatış bu; zavallı hastanın sabahı bu…
Zavallı hasta yerine zavallı insan diyemez miyiz? Çünkü artık bir yatak içinde kıvrılanın maskesi yoktur. O, hayat içinde elini kolunu sallayarak, yeri çiğneyerek yürüyen insanın yalancı cesurluğundan yalancı diğerkâmlığından (özgeciliğinden) sahte sevgilerinden nasıl da sıyrılmıştır. Sevgisi sahi, korkaklığı meydanda, sade kendini düşünen, kendi akıbetiyle tostoparlak olan hodkâmlığı göz önündedir.
Bakım tarzları en geri olan hastahanelerde bile sabah bir avutucu pınardır. Çünkü artık geceleyin kısılan sesler haykırışır. İnsanlar yürürler. Paspaslar taşların üzerinde gezinir; karanlık düşüncelerin sessiz gecede ruhu dumanlayan sisleri dağılmış ve güneş doğmuştur. Sonra gece, ne de olsa, şimdilik yanımızdan uzaktadır.
Şardağ, R. (15 Sonkânun 1943). Bir Hastanın Notları: 1 – Bir Sabah. Varlık, 229: 271-272.

