
Kapı gıcırdadı. Bütün bir gece kırık ve paslı bir ümitle, isteksiz bir temenni halinde günün doğmasını, ateşin düşmesini beklemiştim ve gözlerimi yeni açarak dört yanıma şaşkın şaşkın bakıyordum. Pijamalı, kupkuru yüzlü, ip ince, çipil gözlü bir adam, sevimsiz bir insanla göz göze geldim. Belli ki diğer koğuşlardan gelmiş bir hasta. Acaba ameliyatlı ve dalgın yatan arkadaşıma mı gelmişti? Korkunç yüzlü adam bir adım kadar odada yürüdü. Gözlerini gözlerime dikerek biraz sertçe bağırdı:
– Çek bakalım bacaklarını, toplan şöyle! Ve sonra hiç çekinmeden gelip yatağıma oturdu. Bir asabiye koğuşu firarisiyle yanyana olduğumu düşünüp korkular içinde kaldım. Bir iki saniye bakıştık. Fakat biraz sonra çekik ve korkunç gözlerinin kımıldadığı, yüzünde hareketler belirdiği dikkatimi çekti, nihayet gülmeye başladı. Rahatlayıverdim. Ve derhal elini omuzuma koyarak:
– Şaka yaptım arkadaş, dedi, kusura bakma! Nasılsın, neyin var?
Yavaş yavaş kendime gelip konuşmaya başladım. Meğer şakacı bir arkadaşmış. İlk anda kendisinden çekindiğimi, hatta bir deli sanarak korktuğumu söyleyince güldü ve anlatmaya başladı:
– Ben böyle komik hareketleri mahsus yaparım. Arkadaşlarım eğlensin, neş’elensin diye. Ben beşeriyetçi bir insanım.
Bir zamanlar bir nevrasteni geçirmiş olan bu iyi kalpli hasta arkadaşım asker hastanesinde geçen günlerimin garip bir insanı oldu. Her sabah, ya yerden taklak atarak, ya çiftetelli oynayarak hülâsa her gün bizi güldürmek için binbir şekle girerek koğuşumuza gelirdi. Oldukça yaşlı, fakat çocuk ruhlu idi. Çirkinliği ve yüzündeki fizyolojik korkunçluğu acı acı fakat gülünç sözlerle itiraf eder, “Köpoğlu, geçen sene çirkinlik müsabakasında bir türlü birinciliği kazanamadım; ikinci geldim.” diye eseflenir ve sonra kendisinin neden böyle bin türlü maskaralıklara giriştiğinin sebebini anlamayan, hastanenin, onu seyretmek için koğuşumuza verilmiş bütün hastalarına ve kendisini aşağılayan hareketlerine kızar ve belli etmemeye çalışarak sitem ederdi:
– Evvelâ hem sizi eğlendireyim, hem benimle alay edin siz ha! Ama aldırmama ben. Azizim ben beşeriyetçi bir adamımı, tek siz neş’elenin de…
Ertesi sabah, hemşire derecemi yazarken:
– Ateşin düşük, diyordu, akşam çoktu. Sana söylemedim. Ama zatücceneplerde* çıkar, iner. Meraklanacak bir şey yok. Tam bu sırada ateş nasıl diye şakacı dost içeri girdi. Ve ateşimin düştüğünü öğrenince:
– Hemşire hanım, arkadaşın ateşi her halde konuşmaktan çıkıyor. Bakalım bugün de akşama kadar hiç konuşmasın. Sonra bana dönerek bir cevap bekledi. Evet manasında başımı salladığımı görünce:
– Göreceksin, dedi, bugün ateşin çıkmayacak.
Ve odadan çıkıp gitti. Hayli ağır hastalığımın kıvranmaları arasında bu tuhaf adamı düşünüyordum. Her yerde, acaba bütün hayatında hep böyle insanları güldürme ve eğlendirmek için maskaralıklar mı yapıyordu. Sivil hayatında bir köyde baş öğretmen olan şakacı arkadaşım, kimbilir okurlarına nasıl kendini sevdirmişti? Fakat neden burada onunla alay ediliyordu ve neden o bunu gördüğü, hatta üzüldüğü halde yine gülünç haller takınmakta devam ediyordu. Bütün bunları düşünüyordum ki birden kapı açılıp hemşire beni ziyaret etmek için iki kişinin kapıda beklediğini haber verdi. Buyursunlar, dedim ve hatırladım ki bunlar yeni tanıştığım, şehrin yerlilerinden bir zatla karısıdır. Ve derhal günün pazar olduğunu düşündüm. O zaman acı acı bir taşra hastanesinde kimsesiz yattığımı, yakın bir dosta, bir âşinâ sesine ne kadar muhtaç olduğumu anladım. Bu sırada ziyaretçilerim girdiler. Yatağıma kadar yaklaşıp duydukları üzüntüyü anlatmaya ve beni de ağlatmaya başladılar. Kendilerin talihsiz hayatım hakkında bazı şeyler söylemek üzere hazırlanıyordum. Fakat kapı birden açılıverdi ve:
– Hop tralallam hop tralallam! diye bağırarak kısık sesi ve kuru yüzüyle beşeriyetçi arkadaş içeri girdi. Ziyaretçileri görünce biraz duraladı. Sonra elini ağzına kapatıp bir eliyle ziyaretçilere işaretler yapmaya başladı. Bir an böyle geçer gibi oldu. Ve derhal haykırmaya başladı:
– Beyefendi, hemşire hanım! Ona konuşmak yasak; ateşi çıkıyor! Sonra elini ağzından çekip:
– Dinle! Kardeş! diye bana döndü, sen sade dinle emi?
Kısa bir sessizlik.. Hepimiz birbirimize bakıştık. İçimizde iri ve sararmış dişlerini göstererek kısık kısık gülen yalnız o oldu. Ben arkadaşın lâtifeci olduğunu, şaşkına dönen resmî ziyaretçilerime anlatmak için söze başladım:
– Kusuru bakmayın? Ar..
Derhal bir el ağzımı yeniden kapadı:
– Sus, sade dinle!
Bu komikliğini kaybeden soğuk ve sinirlendirici haller i bir iki defa tekrar edince ziyaretçilerim beni yormamak için özür dileyerek gittiler. Sinirlerim adamakıllı gerilmiş, yatağımda, ne yapacağımı bilmiyordum. Bu adamın hiç bir zaman arzu etmediğim otoritesini tanımaya neden mecbur kalacaktım? Fakat işte âciz ve hasta idim. Ve hasta olmasam bu yılışık insana hareketlerinden vazgeçmesi için ne yapabilirdim? Çünkü hiç sıkılmıyor hâlâ gülüyordu. Ve bir aralık odamdan çıkarken, “Sersem!” diye bağırdığımı bile belki duymadı.
Uzun mücadeleler sonunda akşamı getirmiştim. Derecem alınmış, bir gün evvel 38 olan ateşim o akşam 39,5’a yükselmişti. Bu esnada o da içeri girmişti. “Gördün mü yediğin haltı?” der gibi yüzüne bakmaya hazırlanırken buruşuk yüzünde beliren bir gülüşü kahkahaya çevirerek benden evvel konuştu:
– Vay anasını! Köpoğlu, desene ki konuşmasan da çıkıyor! Öyleyse gel arkadaş beni dinle! Yarın da akşama kadar konuş bakalım; madem ki sussan da ateş fırlıyor…
Aradan iki yıl geçiyor. Ben yine hastanelerdeyim. O zamanlar, taburcu olduktan sonra günlerce gelip taşra hastanesinde beni yoklayan garip beşeriyetçiye artık kızmıyorum. Bana olan sevgisini izhar şekline kızıp da ne hakla bir gün arkasından “Sersem!” diye bağırdığıma şaşıyor, fakat sade şaşmak değil, biliyor musunuz ne kadar acı duyuyorum?
*: Zatülcenp: Plörezi ve plöral efüzyon, akciğerleri çepeçevre saran zarların aralarında sıvı toplanmasıyla sonuçlanan hastalıkların genel ismidir. Halk arasında “Satlıcan” da denir.
Şardağ, R. (15 Şubat 1943). Bir Hastanın Notları: 3 – Garip Bir Beşeriyetçi. Varlık, 231: 307-309.

