
Türk şiiri, kaç yüz yıldır ne batak vasatlar üstünde doğup, öldü; ne talihsiz devirler içinde kımıldayıp yıkıldı!
İnsan oğullarının kurak bahçesinde, derlenebilecek tek solmaz çiçek şair değil midir? Hayali amansız döğüşlerle uzak çevrelere kadar itmiş, genzi sade toprak kokularıyla dolduran dünyamızda en aşınmaz duygu elbet yine odur. Rahatsızlığımız içinde en avutucu ışık o, günahkar ruhlarımız için en tatlı serinlik odur. Kaç asırdır, kardeşlerim için karanlık, bulutlu, aydınlık kısacası çeşitli sahalarda çınlayarak renk olan, his olan, mana olan şiir (bu en kısa yazılıp azıcık yer tutan satırlar) saçlarının nice tükenme bilmez enerjilerini alıp götürdü. Ne zamanlardan beri şair adlı kahramanlar, nelere mal olmuş emeklerini kandillerini karanlık, ülkeler üzerinde tutuşturup söndürdüler.
Şairler var ki devirlerin hızla atan nabzını yoklayarak dünyaya yepyeni renkler getirmek istediler. Şairler oldu ki mısralarında gönüllerinin olgun hissedişleri soluk verdi. Öyle şiirler okuduk ki, her satırı her insana bir şeyler söylediği halde, bunca zaman sonra bile hâlâ asıl deyişlerini açık hakikatler halinde çözmüş değiliz. Bu ayrı ayrı seslerle duyuran, haykıran, soran, titreyen, gülen, acıyan şiirin bir tek sesi var: İnsan! Şairden çıkan bütün sesler yine insana dönmekte, veya her nağme insandan ona doğru gizli bir su gibi sızarak veya ateş dolu çoşarak akmaktadır. Her devran üstünde, tomurcuklanan şiir sanatı çiçeklerini insan için cömertçe açıp durdu. Günah oldu, fakat bu günahları asla kendi dilememiş zavallı insanlık için trajik Yunan şiiri bir neşter gibi içe işleyici, bir burgu gibi kafaları delici oldu. Çıplak insan niteliği ilk Yunanlı ustaların elinde en acı, ama en gerçek şiirini buldu. İnsana söyleyen şiir garp dünyasında ya ruha doğru derin, ya hep tamlık ve olgunluğa doğru koşucu, ya renk sağanağı halinde yürüyegeldi. Fakat her adımda “insan” didiklendi, okşandı, iğnelendi veya kollar arasına alındı. Yaşayanlardan pek çoğu, soluk hayatlarının değişmez aslını; topluluklar, iyi insanlığın en doğru yollarını; kırılmışlar, en taze ümitlerini, mağrurlar, en sefil insan akıbetlerini; onun gözler için yaş, ruhlar için ferah bir dünya, düşünceler için kudret, nihayet boş büyüklükler için acı bir köstek olan sesinde duydular.
Bugünkü şiir neden durgun? Neden susmuş gibi? Neden dağınık? Bugünün şiiri neden insanlar, memleketler hatta ülkeler beğenmez olmuştur? Neden amaçsız, neden avuçları şakaklarında ve neden böyle hırçın olmuştur? Bugünkü şiir acılı dünyamıza her halde ayak uydurmuş olacak. Şaşkın olmuş insanlık yeniden az mı günaha girmiş bulunuyor? Kardeşlerimiz işte tekrar, yeni maskeler altında, dinler, servetler ve kitaplarla birbirlerine ayrılır olmuş. Ama şiir bu yazılı ve hazin levhayı olsun sinesine çekmeli değil miydi? Bu garip dünyadan kaçacağına onun içine en büyük kuvvetle doğmak, insanoğlunun belki karanlık devirlere, belki gelecek şen günlere doğru akacağının haberleyen bugünleri besteye vurmalı değil miydi?
Türk şiiri, kaç yüz yıldır ne batak vasatlar üstünde doğup, öldü; ne talihsiz devirler içinde kımıldayıp yıkıldı! Şaire ilham yolu gösteren, söz şekli meşkettiren, duygu sahaları sınırlayan ve nihayet birçok kılavuz üstad adları sayan altı asırlık Osmanlı sosyetesi, yarattığı garip Enderun zevkiyle şairlerin “insan”a ne kadar uzak yerlerde, ne kadar seyrek rastlamalarına sebep oldu. Ne acıdır, bazı üstadlara uyulmadan, bazı şekil ve kurallar tepilerek, klâsik saygı çiğnenerek meydana gelen bazı mısralar hâlâ ölümsüzlük ve sarsılmazlıklarını koruyabilmişlerdir. Koca Tanzimatçılara, eskinin boşluğu ve yeninin belirsizliği karşısında edebiyat hamurkarlığından başka birşey düşmemişti. Şiirde birşey yapmanın ancak ve sadece bazı değişikliklerle mümkün olduğu. sanılarak şiire değil fakat yalnız nazma can verildi. Bir tek Hâmid, biraz Mahmud Ekrem zaman zaman “insan” seslenebildiler. Vezin-kafiye kavgaları, eski-yeni patırtıları, dil münakaşaları gibi birçok meseleler içinde çalkanan devirde Servet-i Fünun şiirleri karanlık geceyi zaman zaman parıldatan ateş böcekleri gibi geçmişleri karanlık geceyi zaman zaman parıldatan ateş böcekleri gibi geçmiş günlerin ufkunda yanıp söndüler. Yalnız kendi kaplerinin değişmez elemlerine dair, hep aynı edada konuşan bu monofon şiir, dolu halinde yağmak istediği çevremizden küçük serpintiler bırakarak geçip gitti. Leyâli Girîzan şair bu serpintilerin küçük hatıralarını son yıllara kadar askerî bozgunlar, siyasî çöküntüler ve sosyal değişmeler içinde çalkanan bir devrin atmosferi, insani şiirimizin yüzünü nurlandıramadı. Sadece Yahya Kemal ve Nazım Hikmet adları yanyana yazınca birbirlerini iteler gibi durmalarına rağmen “insan”ın başka başka hüviyetlerinden nağmeler verebildi.
Küçük bir el basması kitabında bundan yıllarca önce bize az bir hacim tutan şiirlerini sunmuş olan Ahmet Kudsi Tecer, iyi duygularla dolu iç insanlığımızdan bize duyurduğu ahenk dolu seslerle hâlâ hatıralarımızı süsleyip duruyor. Susan Tecer‘imiz de ne zaman verimliliğe rastlayacak, ne zaman ona büyük şairimiz diyebileceğiz?
Kendisinden bir gün tabiat insanının en verimli şiirlerin beklediğimiz Yayla Dumanı şairi Ömer Bedrettin‘den daha çok şeyler bekleyeceğiz.
Bugünümüzün şiiri ve en yeni isimleri üzeride konuşmak ne kadar güç olacak. Çünkü çok acı bir şey var: Yeni isimlerden bir şiir okuyorsunuz; ne kadar güzel! Fakat aynı insanın diğer şiirleri ne kadar daha başka insana ait gibi. Mesele olgunlaşmamakta değil; hep birbirine benzemek olgunluğun hatıra gelmeyişindedir. Rıza Apak‘ın şiirlerini okuyorum. “Bayram duası”, “Çocukluğum” şiirlerini. Görüyorum ki hepimizin duası ve hepimizin çocukluğu o! Şaire mahsus olduğu kadar bize mahsus da.. Fakat aynı isim başka şeyler de yazıyor ve onlar hiç de güzel değil… Kimbilir o, sadece hatıraların; sıcak ve müşterek mazilerin şairi mi olsa idi? Kimbilir? Bir isim söyleyeceğim: Fethi Giray. İşte her şiirinde biraz daha ileriye, biraz daha içli, sevimli insana doğru gidiyor. Bir şair vardı: Rıfat Ilgaz; hami, bir fakir sahil kasabasında, her şeyin yoksul ve bücür olduğu bir kasabada koca minaresiyle mescide bile şöyle şaşardı:
“Çekirdeği çölden gelen mescidin
Boy attığına şaşardım bu deniz yüklü havada”
Şimdi onu da hatırlıyorum. Pek çok şiirlerinde Haşim‘in ürkek, bulutlu göklerini andıran koyu bir derinlik vardı ve buna üstelik, avuç avuç “insan” karışmıştı. Acaba aynı şaire yakında yeniden bu türlü şiirleriyle rastlayabilecek miyiz? Belki pek yakında bi iki isim daha sayabileceğiz ki bunların hepsinde bugünün hazin dünyasından bol bol peyzajlar var. Fakat onların hepsinde, yine “insan” için duyulmuş aşkın bol bol yer aldığını görüyoruz. Diğer isimler hep birer görüşe kurban gitmedeler. Eski tarz şiirleri yıkmak isteyen üç arkadaş şair, alaylı şiirlerinde yaydıkları ifade duygularla bir taraftan da “şiir”i yıktıklarını, çünkü asıl şiirin yıkmayıp yapıcı olduğunu, unutmadalar. Oktay Rıfat’ın “Bir otelin iki odası” adlı şiirini nasıl bu yapıcı ruhla yazdığını ve bu mükemmel şiirin nasıl diğer şiirlerinden kaçarcasına ayrıldığını anlamaktayız. Şahıslarını tanımadığım bu genç arkadaşlardan başka öyle isimler var ki hepsi, bir şey yapmak iddiasıyla haykırmadalar. Hepsi tek bir tarafını kurmaya çalışarak hem kusurlu binalar meydana getirmede, hem kalın duvarlarla birbirlerinden ayrılmaya çalışmadalar. Fakat bu ayrılış, daha başlangıçta insandan da ayrılmalarına, düşündürücü, susatıp kandırıcı, bayıltıcı kokularla bütün ıtrını insanlara döken sanatın bahçesine girememelerine sebep oluyor. Halbuki mevzuu insan olan şiirin sesi, ne kadar bize yakın, ellerimize değmede, her tarafımıza sürünmededir ve günde kaç defa muztarip insan bakışlarında coşup sönmededir.
Şardağ, R. (1943, Mayıs 1). Şiirin Sesi. Varlık. 236: 401-403.

