Boğaziçi Mehtapları Dolayısıyla

“Boğaziçi Mehtapları” avuç avuç, kucak dolusu hâtıralar, en ince duygulardan örülmüş bir ağ, nihayet bir büyük hâtıralar şairinin erişilmez nağmeleridir.” 

RÜŞTÜ ŞARDAĞ

“Fehim Bey ve Biz” müellifi ile daha önceki hâtıralar yazıcısı arasında pek az fark vardı. “Fehim Bey ve Biz” hikâye halinde kaleme alınmıştı. Fakat maksadı yine bir hâtıralar silsilesi içinden, ayrı ayrı görüşlerin yarattığı bir insanı meydana atmaktı. “Boğaziçi Mehtapları” da, en başta söyleyelim ki, bir hâtıralar hikâyecisidir diyebiliriz. Düne döndükçe, dünde mazi bulunduğu için değil, fakat dünde hâtıraları, hep bilinmez veya yanlış bilinir hakikatlarla dönüp duran insana ait tatlı hâtıraları bulunduğu için hislenen, mânalanan, tefekkür eden bu kalem, bu son eserle kurak sanatımız üstüne dinlendirci ve kandırıcı bir rahmet serpmiş bulunuyor. 

Bin bilmem kaç senelerinden yakın tarihimizin son günlerine kadar devam eden bir Boğaziçi âlemi: İşte mevzu budur. 

Bir Boğaziçi mehtap âlemi bin bir emekle hazırlanır; toplanır; önce musiki, sonra sükût, sonra yeniden ve kuvvetle aşk faslı içinde sürüp giderken ardında acılı ümit döküntüleri, kırık yahut yenilenmiş ve bezenmiş hayaller bırakarak dağılır, söner gider. Geri kalan, yeryüzünde devamsız ve geçici olan insanın küçük hatırlayışlarıdır. 

Şinasi Hisar da hatırlar; fakat bu küçük hâtıralar edebiyat olunca, şiir olunca, musiki ve ses dünyasıyla karışınca büyür, büyür…

Muharririmiz edebiyatımıza ilk eseriyle üslûp sahibi olarak girdi. Boğaziçi Mehtapları da, baştanbaşa bir parlak üslûp meşheri [sergisi] değil midir? Boğaziçi’nde bilhassa sularla aşıkların oyunları esrarlı bir canlılıktadır. “Yalıların Boğazı seyretmeye ayrılmış ön odalarında sulara çarpan ışıkların içeriye sıçramış akisleriyle birdenbire oda duvarının bir parçası bir vücudun derisi gibi ürpermeğe ve başımızın üstünde, tavanın bir parçası, bir nehrin altın sularıyla akmağa başlar. (sahife 10).” Bu üslûp, sade parlak oluşundan, sade kelimelerin birer inci dizisi gibi göz alıcı birleşmelerinden mi ibaret? Sanatkâr, Boğaz’ı, onun âlemlerini elleriyle tutacak, onlara değecek kadar canlı hâtıralara sahiptir. Üslûbu hâtıraların ihyacısı oluverir:

– Hiç kasr suretinde gördün mü nevbaharı? Gördüm, ey şair! Ve hattâ vücudumun ve ruhumun onunla temasını duyarak içinde nice yıllar yaşadım! Geçmiş zamanları ve insanları duymak ve anlamak için bize en çok yardım eden hep hâtıralarımız oluyor. (sahife 38)”

Bu üslûbun bir de resim tarafı var, çizer gibi, boyar gibi resmeder gibi olan tarafı:

“Her sene yalıya dönünce baharın genç tenli, uzun boylu, mavimtırak günlerine kavuşurduk, hayat sanki yeniden doğra, ağaçlar yeşillenir, beyaz ve pembe çiçeklerini ve erguvanlar da lâleden alevlerini açarlar. Çiçek kokularıyla dolgunlaşan ve gönlümüzü bir saadet vaadiyle kaplar. Herşey koyulaşmaya, revanlaşmaya başlar. (sahife 41)”

“Boğaziçi Mehtapları” birçok levhalarıyla bana ve belki de pek çok insana yabancıdır. Boğaz ve mehtap her zaman görülebilir şeyler. Fakat Abdülhak Şinasi‘nin anlattığı devirlerde, o günlerin muayyen insanlarınca tanınan ve yaşanılan Boğaz âlemlerini, biz de müellifin evine arasıra misafir gelen insanlar gibi esrarlı, uzak ve görülmedik şeyler olarak karşılıyoruz. Her bakımdan farklı aşkla sahip kimseleriz. Fakat büyük sanatkâr bize yabancı bir âlemi vasat yaparak yürürken, sihirli kelimeler dünyasıyla her huduttan içeri girerek, asıl, sanatı, her kalbe hazlı bir ürperti ile dolarak bizi kendi iklimine çekmesini bilmiştir. 

Boğaziçi şairi biraz da, biraz değil, belki aynı zamanda İstanbul’un güzel anlatıcısı ve yazıcısı değil midir? Geçmiş çağların kördüğüm noktası, çeşitli milletlerin hırs yatağı, büyük tarihimizin en şanlı beldesi İstanbul’u kalbimize dolduran müellifin mevkiini düşünmekteyim. 

Ahmet Haşim, Süleyman Nazif için: “Kelimelerin serdarı” demişti. O günden beri, “Denizaşırı” müellifinden sonra ilk defadır ki bir muharrire daha,  Şinasi Hisar‘a da bu sıfatı verebiliriz: ayrı ayrı parçalar almaya lüzum görmek bile boş. O bütün bir şiirdir. Hepsini okumalı. Kitap alınınca parça parça yavaş yavaş okumalı! Çünkü o zaman bütünü daha güzel kavranacaktır. Bazı kelimeler belki daha Türkçe olabilirdi. Hattâ bir iki terkip yapılmayabilirdi. Fakat renk olan, şimdi bir işaret, şimdi bir mana, şimdi bir vecd olan, şimdi sükûn nihayet şimdi bir ses olan bu güzel ifade bizi susmaya çağırmaktadır. 

“Boğaziçi Mehtapları” avuç avuç, kucak dolusu hâtıralar, en ince duygulardan örülmüş bir ağ, nihayet bir büyük hâtıralar şairinin erişilmez nağmeleridir.” 


Şardağ, R. (1943, Mayıs 15). Boğaziçi Mehtapları Dolayısıyla. Varlık. 237: 429-430.


Yorum bırakın