“Yeni Dünya” adlı hikâye kitabını, asla bir düstun eseri diye okumuş değilim. Fakat hâlâ bir hayranlık sarsıntısı içindeyim ve büyük hikâyecinin kalemini gıpta ile karşıladım.
“Dağlar ve Rüzgâr” şairi erkek ve duygulu sesini “Değirmen”, “Kağnı ve Ses” adlı hikâye kitaplarına kattığı günden beri küçük hikâyeciliğimizin büyük bir kazancı olmuştur. Hâlâ bu hikâyeler özel olarak “Kağnı” adlı hikâye hangi okuyanın silinmez hâtıraları arasında değildir.

“Yeni Dünya” ile Sabahattin Ali bize eski ve yeni taraflarıyla iki cephede gözükmektedir. Bir eski Sabahattin Ali tanıyoruz ki mevzuları köy ve köylüdür ve onların en mustarip olanlarıdır. Yani seçilmiş insanlardır. Bir de son hikâye kitabıyla bir Sabahattin Ali tanımaktayız: Mevzularında köyden şehire doğru, köy hayatından şehir insanlarının asrımızda daha sertleşen acılı hayatlarına çok renkli çehrelerine doğru inmektedir. Ve insanlar artık içten ve dıştan kahra uğrayanların her birisinden, rastgele seçilmiştir. Fakat her şeye rağmen, bu kalem ilk günden beri görülüyor ki hep garip insanoğlu için ve bizim mahzun insanlarımız için kalp çırpıntılarını aksettirmekte devam ediyor. Ve kendisinde romantizm, realizm, ideoloji, hatta propaganda aranıp durulan hikâyeci, her yeni hikâyesiyle avuç dolusu “insan!la karşımıza çıkıyor. Netekim son eserinde “Hanende Melek”, “Ayran”, “Isınmak İçin” adlı hikâyeleri seçilmiş muhit ve insanları muayyen bir gözle kaleme alıştır. “Sulfata” ve “Yeni Dünya”sı ise büyük bir hürriyet içinde geniş yığınlara doğru iniştir.
Müellifin en duru bir realizm çerçevesi içinde çizilmiş “Uyku”, “Çaydanlık”, “İki Kadın” adlı hikâyelerini okuyanlar bayatlamış, modası geçmiş, acizden başka bir şey olmayan neticeli hikâye zihniyetine nasıl birer şamar atıldığını göreceklerdir. Garbın büyük bir iştiharını [şöhret] kazandı. Çokluk Avrupai hayatın tasvir olunduğu “İlk Aşk”, “İlkbahar Selleri”, “Asiye” gibi eserler, dünya edebiyatının incileridir.. Turgenyev‘in hikâyelerinde gösterdiği tasvir kudreti, bu sanatın bir örneğidir.
Turgenyev, işte asıl bu eserlerinde -“İlkbahar Selleri”, “Asiye”, “İlk Aşk”- pek çok “merhametli kap”, fakat pek az “sosyal tefekkür” göstermiştir. Bugünkü Rus okurunu Turgenyev‘in peşinden koşturan şey, “sosyal tefekkür”den ziyade bu “merhametli kalp” olsa gerektir.

Turgenyev‘in sosyal düşünceleriyle kendi ideolojileri arasında bir münasebet kurmak, büyük Rus hikayecisinin “ölmezliğini” yeni Rus nesillerinin ona karşı beslediği sevgiyi bu suretle izah etmek için Grosman gibi münekkitlerin harcadığı emek boştur. Bunlara inanacak kimse bulunmaz da ondan. Bütün bunlar, olsa olsa, Stalin’in memleketinde büyük Rus klâsiklerine doğru bir temayül, fermanla yola sokulmayan zevklerde bir “basübadelmevt” olduğuna işarettir. “İki Kadın”da ölen ihtiyarın ortak karıları nasıl iptidai aile görüşünün, acı ve geri köy realitesinin birer mümessili olarak karşımızdadırlar. “Uyku”da sadece, uzayan, duraklayan, tekrar gecenin karanlıklarında devam eden bir seyahatten başka bir şey yok. Fakat o ne tatlı ve ne derinlemesine bir çekiştir. Müellif bize sık sık Gorki‘nin Step hikâyelerini düşündürür.
“Ayran” ve “Isınmak İçin” değerli muharririn biraz zorlanmışa benzeyen hikâyeleridir. Hele “Hanende Melek” hikâyesi, “Çaydanlık” ve “İki Kadın” gibi hikâyeler yanında ne kadar zayıftır. Acaba müellif burada biraz müşahede yanlışlığına kapılmış değil midir? Ve bu sebeple teknik zaaflara düşmüyor mu? Muhakkak acıklı bir sahne yaratmak arzusu müellifin kudretli hikâyeciliğini berelemektedir. Bir Anadolu kazasında bir hanendenin, bir tiyatrocu kadının en çok korktuğu şey yerli delikanlılar tarafından rahat bırakılmamaktır. İşini bitirince bir an evvel yattığı han odasına kaçar gibi gitmesi gereken ve kendisine bela olan dava vekili, sarhoş ve yere yıkılmış bir halde dururken Melek bunu fırsat bilip odasına gideceği yerde hikâyecimizin ona bahşettiği merhametle sarhoş ve münasebetsiz ihtiyarı yerden kaldırır, epi bir yol tutan evine götürür, üstelik o günkü gündeliğini onun gözü yaşlı kızına verir ve sonra da salimen yatacağı yere döner. Müellif acaba bir müşahede hatasına mı düşmüştür? Yoksa -bize daha yakın bir ihtimal olarak görünüyor- her hikâye kitabında rastladığımız ve başlarda işaret ettiğimiz gibi bir başka cephesinin tesiri altında mı kalmıştır. Fakat bir hakikati de var ki -bizce çok mühim- artık onun böyle hikâyeleri her yeni eserinde azalmaktadır. Ve son eserinde de bire kadar inmiştir. Diğer taraftan, şair olan hikâyecinin “Hasan Boğuldu”sunu, “Asfalt Yol”, “Bir Konferans” adlı hikâyelerini de lezzetle okuyoruz.
Dil: Yazının dili elden geldiği kadar Türkçenin en sade bir ifade tarzı içinde seyreder. Müellif ya konuşturur, ya kendi konuşur. Bu konuşmalar değil midir ki onu, bize seslenen, bizim dertlerimizi bize anlatan, bizin geniş yığınlarımızın talihini bize en sevgili bir dost ağzıyla nakleden bir hikâyeci, bir sevimli muharrir yapmıştır. Ara sıra ifadelerinde aksak taraflar görülmez değil; fakat belki bunlar gözden kaçmış şeylerdir. Ama gönül bu kadarını bile Türkçenin sevimli hikâyecisine çok görüyor!
“Ben hem bizim köyden, hem başka köylerden vilâyete müracaat ettirdim” (Sahife 7)
“…İznik gölü beni garip bir cazibe ile kendine çekti.” (Sahife 6)
Bazen ancak frenklerin cümle konstrüksiyonlarında görülebilen ifadeler.
“Sırtına doğru tekrar sordum.” (Sahife 67)
Fakat bazen hikâyeci öyle realist benzetmeler ve tasvirler yapar ki, bunlar beyaz bir maden parlaklığıyla gözlerimizi açarak birikmiş ve hafızamızda yıpranıp kalmış olan eski ve bayat tasvirlerin üzerinden güneşli bir sünger çeker. İşte köyde bir inek böğürmededir: “Sokaklarda daha evlerini bulamamış birkaç inek kuyruklarını kalçalarına çarparak yürüyor ve ara sıra böğürüyordu. Bu öyle bir böğürüştü ki, uzun uzun düşündükten sonra söylenen derin ve manalı bir söze benziyordu.” (Sahife 6)
“Hüseyin Avni’nin suratının pek rolü yoktu. Melek’e asıl korkunç gelen onun yapışkan bir ifade taşıyan hareketleri ve siyah gözlüklerinin arkasında kirli bir paçavra gibi sallanan bakışları idi.” (Sahife 6)
“Yeni Dünya”, müellifi bize “Selâm” adlı yepyeni bir manada, hâlâ sıcaklığı hafızamda kaybolmayan bir hikâye vermektedir. Sabahattin Ali veya kastedilen kahraman berberde tıraş olmaktadır. Sıkıntılı bir gün geçireceğini sanarken berber yine meslekdaşlarından berber Yusuf’a dair bir macera nakletmeye başlar. Yusuf kazaya gelen tiyatro kumpanyasındaki kadınlardan birine âşıktır. Onu sazı kadar sever, kalbi kadar hisli ve temiz tanır. Uğrunda her şeyi feda edecekken karısı ve çocukları hatırlatılarak bu arzusu söndürülmeye çalışılır. Bu arzu sönmüş gibidir de. Hayır sönmemiştir; ne gezer! Başka kazalarda ekmek ve talihlerini arayan aynı kumpanyanın bir oyunun seyreden Yusuf’un arkadaşlarından biri memlekete döndüğü zaman âşık berbere eski sevgilisinden selâm getirir. Bir gün içinde Yusuf dükkânının kepenklerini indirmiş ve anahtarını macerayı müellife nakleden arkadaşına bırakarak kuru bir selâmın arkasından uçup gitmiştir. Şimdi biraz da hikâyeciyi dinleyin; nasıl yepyeni bir eda içerisinde. Bir Dostoyevski, bir Istrati gibi kalbe doğru inen yollarda dolaşmaktadır:
“Söyleyecek bir söz bulamayarak etrafıma bakındım. Otelin önünden gelen motor sesleri otobüslerin geçmeye başladığını haber veriyordu. Acele tıraş parasını vererek sokağa fırladım içimde tuhaf bir utanma vardı. Güzel bir manzara için bir günlük itiyadımı değiştirmek, bir gecelik rahatımı feda etmek, bana kaybedilmiş bir alış veriş gibi gelirken, bir kuru selâmın arkasından başını alıp giden Yusuf’u ve onun, içinde kim bilir ne dünyalar yaşayan, saçsız başını düşünüyordum.” (Sahife 72)
Bu kuvvetli ve güzel hikâyelerin sahibine bizden de bin takdir ve bin selâm!
* Yazan: Sabahattin Âli, Neşreden: Remzi Kitabevi
Şardağ, R. (1943, Haziran 15). Yeni Dünya (1). Varlık. 239: 474-475.

