“Rüştü Şardağ arkadaşımız, doğu edebiyatı, sanatları ve tarihi ile ilgili yirmi yıla yakın incelemelerinden, doğu ülkelerinde ve yurdumuzdaki izlenimlerinden de esinlenerek ‘Doğu nedir?’ adlı bir kitap hazırlamaktadır. İlk kez dergimiz, bu ilginç görüşlerden okuyucularına bazı bilgi ve örnekler vermektedir.”

Doğuyu tanıyabilmenin, onun toplumsal yapısını, bilim, sezgi ve bilgelik yollariyle açık seçik görebilmenin olanağı bulunsaydı, binlerce yıldır, bunca acı sınavlardan geçtiği halde hâlâ, tıpkısı felâketlerle sarmaş dolaş olmazdı o! Yapılmış korkunç yanlışlıklar yenilenmez,
“Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” diyen Akif’in belirttiği gibi, benzeşen olaylar peşpeşe süregitmezdi.
Nedir doğu? Bir zamanlar dünyayı eğitmiş, mayasında birçok diri ve güçlü özellikler de katışıkken bugün batının, ayaklarının altında ezilen, küçülen, sömürülen doğu nedir? O, kolay anlaşılır bir ülkeler dizisi değil. Toplumsal, ekonomik metotların klasik olanlarıyla ona eğilme olası değil. Çözümü rahatça yapılan tasarıların toplamı da değil o. Batıya öğrettiği bunca uygarlık eserlerine rağmen bugün, kendisini en gerilerde tutan, öğrettiklerinin hepsini ona sarsak ve banakça unutturan nedenler nedir? Eski çırağı Avrupa’dan bugün, teknik, sanat, yol, yöntem, hatta ahlâk dilenciliğine çıkmış olan doğunun acıklı görünümünü düşünün. Sekiz bin yıl önce, Orhun yazıtlarında işlenmiş inci gibi bir edebiyata, beş bin yıl önce Şiraz’ın Taht-ı Cemşid’inde (1), mimarlık, oymacılık sanatına, Sümer Türklerinde kubbe mimarlığına, kalıntıları hâlâ ayakta eserler bırakarak öncü olan, yine beş bin yıl önce Mezopotamya’da ilk yasaları, vergi sistemini, tek kadınla evlenmeyi, Horasan dolaylarında, teleskop ve cebir bulgularını ortaya atan, ikibin beşyüz yıl önce Nil kıyılarında taşları sanat gücü ile sonsuzlaştıran ve trigonometriyi ilk kez bulan ve daha sonraları, Ege Denizi kıyılarından, bütün bu elde edilmiş değerleri yeni bir kompozisyonla dünyaya yayan, 16. yüzyılda Farabi’nin tıp kitaplarını batının üniversitelerinde okutturan hep bu doğudur. Ama, taşı insanlaştırma yanında, insanı taşlaştırıp köleliğe gönlü razı olan, hak dağıtımında adaletsizleşen, bir yanda zulmü önleyecek yasa kavramını ileri sürerken, bir yandan da kanunsuzluğun korkunç örneklerini olduran yine doğudur. Şahlarını putlaştıran, sonra da körpecik bir padişahının ırzına geçen gene doğudur. Ahlâk öncüsü ve ülkücü peygamberleri bağrından çıkardığı halde, benzeri zor bulunur ahlâksızlıklara rahatça beslenim ve üretim ortamı olmuş olan yine doğudur. Yüz yıldır, şaşkıdan gözleri fal taşı gibi açılmış batılılara, o güzelim ölümsüz sanat eserleriyle ayıplanası rezaletlerini birlikte seyrettiren gene o. İçine, Eski Asya ile Mezopotamya, Hazer, Horasan ve Volga suyu dolaylarında, Anadolu ve Nil Irmağı, Ege Denizi çevresinde yaşayan milletlerin, İslâmlıktan önceki ve sonraki Arapların harcı katışmış bulunan doğunun genel görünümünü göz önüne sermek, belki de sorunların en gücünü ortaya atmak, çelişimler ortasında bir tablo hazırlamak olacaktır.
Bir Şeyh Sadi düşünün; bilgece sözleri salt İran’ı değil, bütün dünyayı sarmış. Bir özlü deyişinde şunu anlatır: “Çocuktum; bir din gecesini, babamla birlikte gün ağarana dek Kur’an okumakla geçiriyorduk Karşıki odada yaşlı başlı adamların horul horul uyuduklarını görünce; Babacığım, dedim; niçin onlar da bizim gibi Kur’an okumuyorlar da geceyi uyku ile geçiriyorlar? Babam şöyle dedi: “A babasının canı, keşke sen de uyusaydın da bu lafları söylemeseydin!”
İslâm dininde, kimsenin, başkasının işine karışmayacağını ve dedikodunun nasıl büyük bir günah ve kusur sayıldığını anlatan bu özdeyişe rağmen, Sadi’nin ülkesi, Türkiyemiz ve bütün doğuda İslâm dini adına, din adamlarının burunlarını sokmadıkları yer mi kalmıştır? Dedikodu yapmak, yine doğuda ekmek, peynir yemek gibi rahat ve sık rastlanan soydan bir hastalık değil midir? Dünyanın hiçbir edebiyatında vefadan, durup dinlemeden vefadan söz eden örnekler görülmez. Üç mısrada bir “vefa”yı işleyen İran ve Türk edebiyatını, Hind ve Çin’in özdeyişlerini hatırlayın ve sonra bir de vefasız doğu milletlerini göz önüne getirin.
Padişah İkinci Ahmed: “Bu dünya (dolayısıyla memleket) yıkılagelmiş ve böylece gider. Aşağılık felek, devletin yönetimini rezillere bıraktı. Şimde en mutlu kapılarda, devletin en üst makamlarında aşağılıklar dolaşıyor. İşimiz Allah’ın acımasına kaldı.” diye bir dörtlüğünde feryat eder; devlet yönetimine yapılan atamalar kendi elinden çıkmamış veya değiştirilmesi, kendi elinde değilmiş gibi. Doğunun korkunç çelişmezlikleri, yazık ki dıştan batılı olma çabalarımıza rağmen, bugün de tıpkısına süregidiyor. Bir Osmanlı, İran, Çin tarihi düşünün! Vezir veya baş vezir olanlardan onda sekizinin boynu, çoğu haksız, bazen de haklı olarak vurulmuş veya vurdurulmuştur. Ama gelin görün ki, aynı makama geçebilmek için bir yenisinin başvurmayacağı “tertip” kalmaz. Bir Keykavus çıkar, İran tarihindeki korkunç bencilliği ile yapmadık zorbalık bırakmaz, zamanında övgü üstüne övgü.. Bir gün Hayyam adlı bir ozan, onun kafatasını bir atmacanın pençesine takarak bu kocaman hükümdarla ağır şekilde alay eder. Doğunun bir “riyazet” felsefesi vardır. Konfüçyüs‘te, Tagor’da, bütün İslâm tasavvufçularında işlenmiştir. “Marifetname” yazan Hasankaleli İbrahim Hakkı Efendi’de:
“Az yi, az uyu, az iç!
Ten mezbelesinden giç.”
mısralarıyla anlatımı yapılmıştır. Bu dünyadaki tek ülkü, “Bir lokma, bir hırka”dır. Bizim aydınlarımız da, yüz elli yıldan beri milletimizi veya öteki aydınlar, kendi milletlerini güya uyarırlar. Ne gülünç bir şey aslında bu! Bir lokma ile yetinen kim? Yeryüzünde kişisel arzu ve hırslarına, çıkarcılıklarına gem vurulamayan en azgın insanlar doğuda yaşamaktadır. Dinlerin, bilgelerin, peygamberlerin azla yetiniş tevekkül yargı tavsiye ve felsefeleri bu azgınlığın ve doymazlığın önüne geçememiştir. Siz, rica ederim, bir kez ünlü besteci ve Galata Mevlevîhanesinde dedelik katına ulaşmış olan Hammamizade‘nin, bu, riyazetçi, doygun kişinin yandan çekilmiş resmine bakınız? Kurtdereli’nin ensesinden ayrımı olmayan o kalın ense, “riyazet” ensesi olabilir mi? Sanat ve edebiyatın yüzü, biraz da, özlemini çektiği yapamadığı, üstesinden gelemediği şeylere dönüktür. Bütün şiirlere, inci dizisi özdeyişlere rağmen doğunun gerçekleri, tam bir çelişmeyle, tersine bir oluşum içindedir.
Günlük olayların, hele siyasi olanlarına, anlam verebilme için tarihi, doğu tarihini iyice tanımak, tüm doğu uygarlığının laboratuvarındaki çözümlerle sonuçlara ulaşmak gerekir. Bir devlet adamının, her gittiği yerde, huzursuzluk ve ihtilâl havasının varlığını yaymasını, az sonra, çok iyimser, rahat ve ülkücü bir ağızla ihtilâl havası estirenleri ayıplamasını doğuyu tanıdıkça, artık hiç şaşmadan izlemek gerekecek ve bugünkü gelişim ve oluşların hep değişmeyen mayadan geldiği, onunla beslendiği görülecektir.
(1). İran’ın Şiraz kentinde Daralar zamanından kalma uygarlık eserlerine ve Bara savaşı kalıntılarına verilen ad.
Şardağ, R. (1967, Mart 1). Doğu, Bu Bilinmiyen. Varlık, 689: 9.

