Fransız ansiklopedilerindeki “L’Orient” ve “Levant” sözcükleri, önceleri genel olarak Asya parçasına ve onun batıya uç ermiş yönüne takılan addı. Sonradan Mısır da kıtanın içine alındı. Bu son şeridin katılması, coğrafyadan çok, tarihsel etkilerin zoruyladır.

Bugün doğu deyime, artık, geçmiş yüzyıllar içinde en eski ulusların yer aldığı ülkeler dizisi düşünülüyor. Uzak, yakın ve Ortadoğu halinde, üç dilime ayrılan bu kesime, Ortaasya’nın bütün eski Türk boyları, Hind, Çin, Sibirya, Kamçatka, Moğolistan, Mançurya, Amur havzası, Japonya, Kore, Kafkasya, Gürcistan, Dağıstan, Çerkezistan, Pakistan, Anadolu, İran, Afgan, Irak, Suriye, Eski Mısır, İsrailoğulları, Hicaz, Yemen, Habeşistan, Sümerliler, İslâmlar, Asurlar, Geldanlılar tümce girmektedir.
Günümüzün doğu insanında bulduğumuz özellikler, tarihin, bu saydığım uluslarında görülen ortaklaşa özelliklerdir. Örneğin: Bugün paraya ve yüksek katlara tırmanma veya ün peşinde koşma azgınlığını; siyasal bir ilke ve ülkü ile maskeleyerek halka yutturmaya çalışan aydını, kendi tarihimizin her bölümünde ve bütün doğu milletlerinin tarihinde, değişmez azgınlık karakteri içinde binlerce, onbinlerce benzeri ile bulup çıkarabiliyoruz.
Yıllarca eğildiğimiz doğu uygarlığı ve tarihleri ve doğu kente ve ülkelerindeki incelemelerimizi, günümüzün tıpkısı olay ve özelliklerine de bağlıyarak, sorunu, şöyle kuruyoruz: Bugünün halkında olduğu gibi, diplomalı aydınında da rastladığımız üzücü karakter zaaflarını ortadan kaldırmak, insanlarımızda görülen iyi nitelikleri gölgeleyen kötü davranışları yok edebilmek için gündelik çareler peşinde koşmanını, ahlaksal nutuklar çekmenin, yüzeysel çözüm yolları aramanın, hele doğuyu tanımadan, doğulu oluşumuza saldırmanın faydası ve çıkarı yoktur. Tüm doğuda, ortak alın yazısı; rejimler, partiler, hükümetler, devletler, türlü yöneticiler parlak diplomalar, dernekler, çıkarılan yasalar anayasalara rağmen utanç verici bir değişmezlikle sürüp gidiyor.
O halde?
O halde, günsel çareler peşinde koşmanın boşluğu ortadadır. Bu ortak alın yazısı nedir? Bu değişmeyen karakterler, belirgen eksikler nedir? Dünyayı, her bakımdan eğitmiş, batıyı uygarlıkça beslemiş olmasına rağmen kendisini, en sonu sırtüstü yere yıkan doğusal görüntüleri nelerdir onun? Nedir bu kader ki, bütün doğu insanının, tarihin bilinen ilk çağlarından beri, hamuruna karışmış gider?
İşte bu sorunun karşılığını bulmadan önce, doğuluyu yoğuran tarihe göz atmak, ondan daha önce de, bu tarihin, içinde karıldığı coğrafya teknesini tanımak gerekir. Tarih yapmış, millet yaratmış, uygarlıklar ortaya atmış olduğu halde, tarihten ibret almıyarak tıpkısı yanlışları ve zaafları işlemekten geri kalmayan doğu insanının, tarih yazmayı hastalık halinde sevmesi de ayrı, tuhaf ve hazin bir psikolojik gözlemimiz olmuştur.
Mesûdî, İbn-i Esir, İbn-i Haldun, Zehebt, Aynî gibi ünlü tarihçilerin bir küçük oda dolduran genel tarihlerini düşünüyorum. Ayrıca her kentin ayrı ayrı bütün ayrıntılı hayatını işleyen çevresel tarihleri hatırlıyorum. Yalnız Hatip Bağdadî’nin yazdığı “Bağdat Tarihi” ekleriyle birlikte elli cildi geçer. İbn-i Asâkir’in Sam Tarihi ise, elli yedi cildi doldurur. Bunun yanında, bilginleri, doktor, hafız, yorumcu, tarihçi, ermiş ve vezirler gibi tin yapmış insanları ele alınan kimlik tarihlerini düşünün. Istahri, İdris, Mukaddesi, Ebülfedâ, Kâtip Çelebi gibi coğrafyacılar, İbn-i Batuta, İbn-i Cebir gibi tasnifçilerin eserleriyle odalar dolusu kitap depoları kurabilirsiniz. İbn-i Esir adlı bir Arap, Peygamberin sevdiği kimselerin, yalnız adlarını yazıp toplamak için “Esed ül gabe fi ma’rifetüs sahabe” adında beş ciltlik bir eser yazabilmiştir. Yakut Hamevî’nin, edebiyatçılar antolojisi niteliğindeki “Tabakat ül üdeba” adlı eserinin Köprülü kitaplığında bulunan ve sadece ayn (1) harfini kapsayan bir cildini, yerinden oynatamazsınız. Osmanlı vekâyinâmelerini, şair tezkirelerini, hele o nice bomboş şeyleri, espri yapmak maksadıyla dolduran tarihsel kitapların adlarını sıralamayı lüzumsuz sayıyoruz. Bu tarih yazma ve uzun uzun lâf etme hastalığına rağmen ne yazık ki, zaaflar, ibret alınmadan sürüp gitmekte, bin, iki bin, hatta on bin yıl önceki olaylar ve karakterler günümüzde de başkalık göstermeden ortaya çıkmaktadır.
Doğu dediğimiz büyük dünya kesiti içinde yer almış ulusların tarihsel yapısı, tümce boğazlaşmadır. Yüzyıllardır din, vatan ve daha bir çok ülkülerin kavgasını yapan bu milletlerin, daha iyi bir coğrafya parçası üstüne yerleşmek için didişmeye başladıkları gözden kaçmaz. Bu zorunlulukla savaşa boğuşa, Ortaasyaların içinden – hele iç deniz de kuruyunca- bugünkü İran, Anadolu ve Iraklıların yaşadıkları Mezopotamya dolaylarına doğru ilerledikleri bir gerçektir. Öteyandan Arabistan yarımadasının dört yanından kurtarıcı ve besleyici Nil kıyılarına doğru yine boğuşkan bir saldırı tarihi gözler önündedir. Böylece Asya’nın ortasından batıya; Arabistan yarımadasında da kuzeye doğru süregiden bu öldürücü hayat ve egemenlik kavgaları bir yandan da Mezopotamya dolaylarından Mısır’a, Mısır’dan Mezopotamya’ya, Mezopotamya dolaylarından Anadolu ve Yunan yarımadasına, Yuman yarımadasından da Mısır, Mezopotamya ve Asya içlerine doğru yayılmıştır.
Bu, arkadan önlere ve batıya doğru veya elverişli topraklar halkının, birbirlerinin, gözü dolduran ülkelerine karşı, karşılıklı ilerleyişlerinin, rahat birer asfalt üzerinde oluşmadığı, ağır koşullar içinde geliştiği de bir gerçektir. Şu halde doğunun toplumsal yapısını tanımadan önce, doğlunun içinde yoğrulduğu tarihsel ve coğrafyasal tekneyi tanımak, zamanı dile getiren tarihi ve bu tarihe özsuyunu verip besleyen coğrafyayı bilmek, işin ilk gereğidir.
Avrupa denilen ve Asya’nın batı ucundan başka bir şey olmayan kasette yaşar, asılları Ortaasya’dan kayma veya aşılama milletler, yukarıda adlarını saydığımız, doğu çemberi içine giren ulusların tanık oldukları altüst oluşlarla karşılaşmamışlardır. Doğulu, önce coğrafyanın koşulları yüzünden boğuşmuş, sonra da, boğuşkanlık kendisinde bir karakter olduğu için boğuşmuştur. Matematiksel, fiziksel coğrafyanın, okuduğumuz tarihler ve gözlediğimiz olaylara göre inancımız şu: Tarih, tarih olalı beri, Asya’da, kavgalarla kendini göstermiştir. Gerçi Avrupa millletleri de tarihin çok eski zamanlarında Ortaasya’nın Belh ve Herat taraflarından, bir bölümü Mezopotamya ve Rusya, bir bölümü İran ve Anadolu, bir bölümü de Kafkasya’dan ve Karadeniz kıyılarını izleyerek sürü sürü batıya göçmüşlerdir. Keltler, Arnavutlar, Tötenler ve İslâmların başını çektiği bütün bu batılı uluslar, hep Asya insanlarıdır. Asya’dan Hint yolu ile Avrupa’ya yayılmışlar, doğu teknesinde fazla mayalanmadan, göçtükleri batı dünyası içinde yerleşmiş, yerlileşmiş, yepyeni ve elverişli bir coğrafya ortamında büyük maceralardan kurtulmuş olarak niteliklerini oldukça sağlam tutabilmişlerdir. Bu arada da doğuda kanlı boğuşmalara terkettikleri kardeşlerinden, cok ayrısı bir karakterin içinde yüzyıllardır, başkacıl renkle ve özelliklerle sivrilmiş bulunuyorlar. Bugün İran, Hind ve Afganlılar, batıdaki Cermenleri yaratmış olan Tötenlerin boyundandır ama Cermenlerle bu doğulu milletler arasında, karakter benzerlikleri yoktur.
Asya
Afrika’dan Süveyş Kanalı ile ayrılıp aslında, batı ucundaki Avrupa kesimini de içine alan Asya, ne olmuşsa olmuş, içinde barındırıp mayaladığı milletlere Avrupalılardan bambaşka bir kader analığı etmiştir. Adını, sonradan Yunanlıların taktığı bu dünya kesitine, mikro ölçülerle bakalım: Batı bölümüne yapışık Avrupa yarımadası, her yanı denizlerle çevrili, biçimsiz, fakat verimli bir dörtgen. Kuzeyi buzlarla çevrili. Uygarlığın gelişmesinde dünden bugüne elverişli olmamış.
Güneydeki yarımadaların bölük pörçük ve kopukluk durumu, tarihin en eski çağlarında, Asyalıya destek olamamış; üstelik o da, Hind Okyanusu ile çevrili ve katlanılmaz ölçüde sıcak.
Güneybatı Asya, karalar ortasına girmiş çeşitli denizlerle çevrili; Marmara, Karadeniz ve Hazar Denizi gibi, ki uygarlığa geçmiş çağlarda olanaklar hazırlamış. Tam batı yanı, Arabistan yarımadasına kadar uzanır, Mezopotamya ve Anadolu’yu içine alır. İşte Asyalıları üstüne çeken, besleyici ve uygarlık tohumları eriştirici bölge.
Kesitin orta bölümünde, Asya coğrafyasını büyük dağlar nitelendirir. Tibet ile Keşmir’in arasından başlayıp güneydoğuya doğru uzanan Hindle Çin’i bölen, kuzey ve güneye yayılarak Çin ve Çinhindi içinde gelişen bir Himalaya düşünün. Asya’yı içinde barınanlara nasipçe daralttığı yetmezmiş gibi, küçük kollar halinde bölüne bölüne batıya doğru ilerler. Afganistan’dan geçip İran ve Anadolu’nun ortasından yol alır ve Adalar denizi kıyılarına ulaşır. Anadolu dağlarını, özellikle doğu anadoludakileri besleyen de odur. Büyük karnı içen otuz beşe yakın sadıya milleti sığdırarak milyarları barındıran bu en eski ve en büyük dünya parçasında, insanların ve nüfusun çok düzensiz dağılmış olması bile iklimin ve coğrafyanın Asyalıya yaptığı azizliği dillendiriyor.
Diller, Dinler
Bu koskoca kesimde, sayısız dili konuşup, çeşitli dine bağlı ulusların varlığı da, coğrafya koşullarına dayanır. Geçit vermez dağlar, iç deniz dolaylarındaki Turan ve Çinlilerin yurdunu dışta tutarsak, göller, bataklıklar, dağlar, bozkırlar, beklenmiyen yerlerde dikilmiş dağlarla umulmaz yerlerde beliren ovacıklar ve ovalar, Asyalıyı, birbirlerinden haberli ve bilgili yaşamaktan uzak tutmuş, kaderlerini kendi başlarına arama, yaşantılarını ayrı ayrı düzenleme yollarına saptırmıştır. Aynı kandan geldikleri halde yüz çeşit millete bölünmeler, bin türlü din ayrımının doğması, hep bu coğrafyasal oyunlara bağlanır.
Asyalılar böyle uzun süre birbirlerinden habersiz ve fakat coğrafya koşulları eşit olduğu için birbirlerine benzeyen kaderlerini yaşamaya çalışırken farkına varmadan benzeri karakter birleşimlerine doğru uzanmışlardır.
(1) Otuz iki harfli eski Osmanlı alfabesinde “a” yerini tutan 19 uncu harf.
Şardağ, R. (1967, Haziran 1). Tarih ve Coğrafya Teknesinde Doğu. Varlık, 695: 4.

