Doğu’da Baskı, Korku, Sindirme

Tarih ve coğrafyasal ortamlarını, önceki yazılarımızda çizdiğimiz doğunun, kişilere hazırladığı karakter ve özellikler nelerdir? Bunu belirtmeye geçmeden önce, kan, zulüm ve yalan dinlerin desteği ile beslenmiş istibdat rejimlerini izlemek gerekecek. 

Türkler

Tarih babası Herodotes’un, “Targitaos” ve İbrani kitaplarının Tograma dediği Türklerin, Asya’nın en büyük ve ünlü milleti olduğu besbellidir. Tarihin en eski zamanlarında Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının kuzeyi ile Harzem Denizi’nin kuzeydoğusunda yaşamışlardır. Batıda, turan soyundan gelme Fin ve Bulgar kardeşleri ile; doğuda, Mançular, Tunguzlar; güneybatıda, çevre komşusu oldukları Moğollarla; Harzem kıyılarında da İran soyunun anası Aryalarla; Ötüken ormanları sınırında, Çinlilerle sürekli savaşlar içinde bulunmuşlardır. Bütün kurultay çalışmalarına, danışma ve oy almalara rağmen yönetim istibdattı ve tek kişinin, Kağan’ın yönetimiydi. Güneş tanrısının, her zaman koruduğu bu Kağanların söz dinletirliği kesin olmuştur. 

Büyük içdeniz kuruyup da Ortaasyadan Sibirya yolu ile Rusya, Finlandiya; Horasan, Mezopotamya, Anadolu ve Orta Avrupa’ya çeşitli kollar halinde yayılan Türklerin bütün yönetim rejimi yine, tek adamın boyunduruğunda yaşamaya dayanmıştır. Bir yandan dış düşmanlarla, bir yandan kendi kardeşleriyle sürekli ve kanlı boğuşmalar içinde çalkanan; bir yandan da bir kişinin, demirden veya yumuşak yumruğu altında bırakılan Türk toplumunun kişilerde yansıyan ve gelecek yazılarımızda açıklamalarını yapacağımız karakteri, elbette ki istibdat yönetimlerinden pek çok besinlenmiştir. Üstelik göç, ılgar ve akınlarla yeni ülkelere yerleşen Türkler, buralardaki yabancı milletlerde de tıpkısı, hatta çok daha sunturlusu bir istibdat rejimi bularak bir kez daha şiddet ve baskı sistemleri içinde yoğrulmuşlardır. 

Bir bakıma, Küçük, Ön ve Ortaasya’da; Afrika, Mezopotamya, İran’da yeni uygarlıklar yaratılırken bir bakıma da bu koyu baskıcı rejimler içinde yuvarlanma, doğulunun karakterini oluşturmuştur. 

Asya’dan gelerek Babil ve Mısır’ı kapladıktan sonra İran’ı etkileyen; Suriye kıyılarını tutmuş Finikeli korsan ve aracılarla Yunanlıları uyandıran, Tuna ve Balkanları kımıldatan Türklerin, kendilerindeki bazı doğulu karakterleri yeni aşılanmalarla geliştirdiği muhakkaktır. 

Başkalarının boyunduğu altında sinerek yaşama veya ele fırsat geçince, karşılarındakini derhal boyunduruk altına alma eğilim ve özelliği, öteki doğulu uluslar içinde de tıpkısına görülmüş ve gelişmiştir. Eski dinler, iktisat, tarih ve toplumsal ortam, bu doğlu karakteri, birlikte hazırlamış, kotarmıştır. 

Masallara karışmış çağlarını geçerseniz, bilimsel tarihin tanıdığı Çin’in ilk yönetici soysopu, Yao’dan başlar. Asıl Kong-Çung-Ti olan ve “Sayın Eğitici” anlamına gelen bu bilgeye varıncaya dek bütün Çin hükümdarları koyu bir istibdadın ve boyunduruk altında tatmanın şampiyonu oldular. Çin Şi-Huvang-Ti gelip de birliği kurana ve büyük seddi yaptırana kadar, prenslerin elinde birbirinden beter şiddet ve baskı yılları yaşayan, Ban ve Sui kıralları arasında bazen yumuşak, çok zaman korkunç yüzyıllar geçiren Çin’in, (sömürücü Çan-Kay-Şek ve Kızıl Ma-O yönetimine kadar) bu rejimler de içinde olmak üzere, istibdat havasından kurtulamadığı ortadadır. 

Asya’da Hind’in alın yazısı da tıpkısıdır. OM sınıf aryalarını ve kendilerinden çıkma zorba baskıcıların yönetimi, büyük Hind tarihini doldurur. 

İran’ın tarihi de, bu, egemenlik kurma ve sindirme rejimlerinin sürdürdüğü korkunç kanlı bir görünüm içindedir. Bu Aryalar ülkesi, tarih boyu tek bir rejim tanımıştır: Yumruk! Babteriler, Paktlar, Hikarnalıllar, Harezm, Mâd ve Aryalar başta olmak üzere, birbirleriyle boğuşan İranlı boyların, Madların egemenlikleriyle son bulan hayatları, istibdat rejimine dayandığı gibi, bundan sonrası da ayrımsız süregitmiştir. Herodotos’un, Yunanlı; Fardovsi’nin de İranlı hayali ile süslediği masalları geçerseniz, günümüze kadar, yüzlerce hükümdar soysopu ile yönetilen İran; Kiyanlılar, Kaşanlılar, Hasanlılarla gelişen tarihi içinde, güçlü, fakat zorba şahlar elinde yoğrulmuştur.

Anadolu dediğimiz ülkede yaşamış, eski çağ milletlerinin tarihleri de bu tür istibdatların havasından kurtulmuş değildir. Güneyde, Dicle ve Fırat ırmaklarıyla sulanan dağlık ve besinli topraklarda, Gökçegöl, Van ve Rumiye gölleri çevresinde gelişen ve Asya’nın Hint Avrupalı soyundan gelerek, Hititlerin kalıntısı kentlere yerleşen Ermenilerin, Asur, İran, Part, Kimerli ve Romalılar başta gelmek üzere, tarih boyu çeşitli devletlerin boyunduruğu altında inledikleri, uyruklaştıkları, zaman zaman da bağımsız yaşadıkları bilinir. 

Anadolu’nun içinde, Batı Anadolu ve Akdeniz’in doğu bölümlerindeki adalarda ve Yunan yarımadasında yaşayan Yunanlıların da doğu ile ilintilidir tarihleri. Perikles’in altın devrini dışta bırakırsak; bütün Grek tarihi Atina, Turuva, Makedonya, İyonya, Paflagonya, Firikya, Lida gibi birçok sitelerdeki kıralların komşu kentlere ve kendi vatandaşlarına uyguladıkları, baskı, şiddet veya şiddetsiz tarafından istibdat rejimidir. 

Anadolu’da, Firikya’nın kuzey batısındaki haydut bir kalabalık kuran Misyalılar, güneydoğu Anadolu’nun Kilikyalıları, onların da kuzeyinde Hind-Avrupa soyunda Kapadokyalılar, Suriye’ye serpilmiş öteki küçük topluluklar, tarihlerini, soluk aldırmayan bir baskı rejimi altında tamamlamışlardır. 

Kenan ve Filistinliler gibi, Samilerle karışmış İbranilerin yaşamları da başka türlü değildir. 

Küçük Asya’nın en verimli köşelerinde, Adalar Denizi’ne yakın çevrelerde, başta Bozdağ olmak üzere, sık orman ve dağların çevirdiği vadiler içinde yaşayan İran soyundan gelme Lidyalılar, Sami soyu ile karışarak Sadyat, Alyat, Kigs ve ünlü Krezüs’ün yönetiminde, yine tam bir istibdat rejimine batmışlardır. 

Küçük Asya’da, uygarlığa büyük ölçüde yardımı olan, Kızılırmakla Fırat Irmağı arasında, tutunan ve etkileri İzmir’e kadar yayılan hâlâ bütün Anadolu’da anıtları görülen Hititler ve Asya uygarlığının Akdeniz’de aracı ve yayıcısı Korsan devlet Finikeliler, tarih sahnesinde görüldükleri sürece istibdattan kurtulamamışlardır. 

Finike hükümdarı Heram ve onu izleyen Astartos, Abd Astartos, Astarim; Aatarim’i öldüren Rahip İytobağl; öteki milletlerle kaçak güreşerek memleketlerini zenginliklere boğmuşlarsa bile, bu rejimin istibdat rejimi olmasını değiştirmemiştir. 

İsa’dan önce 1020 ile 930 yılları arasında, kendi soyundan gelme Kenanlılarla Medyalıların boyunduruğu altında kahrolan İsrail oğullarının en hazin macerası, yine İsrail kanı taşıyan Filistinlilere tutsak olmalarıdır. Onları bağımsızlığa kavuşturan özgürlük kahramanları Talût’un damadı Davud’un, Süleyman Peygamberin yönetimleri, bütün yumuşaklığı ve hoş tutma özelliğine rağmen istibdattır. 

Doğu uygarlığı kesitinde, Sümerlilerin de etkisiyle en büyük uygarlığı kurmuş olan, beyaz Avrupalılarla Batı Asyalıları andıran Mısırcıların, bu uygarlıkları dünya için ne kadar büyük olmuşsa, o eserleri yaratan halka karşı yönetimleri de o kadar utanç verici, korkutucu ve haince olmuştur. Su bentleri kurmak, kanunlar yaptırmak, Menfis kentine can vermek ve halkı hoş tutmakla ünlü Menes’ten başlayarak, öne geçen bütün hükümdarlar, özellikle Menes’in yaptıklarını yıkmakla işe girişen Keops, Setiler hatta Ramsesler en koyu istibdadı sürdüren kimseler oldular. 

Şu Asur ve Geldanlılara bakın!.. Dicle, Fırat’ın bereketli ortamında, evrenin en büyük uygarlığını ortaya atan Sümerlilere konuk gelip bağdakini kovduktan sonra, yönetimlerindeki halkı, öteki milletler halklar gibi baskı ve istibdat içinde tutmuşlardır. 

En önde Geldanlı Hamurabi’nin anlamı bile “Kudretli Rabi” demektir. 

Asur kralı Semlansur’un oğlu, kazdırdığı mührün üzerine şu buyruğu kazıttı: “Kim, benim yazımı ellerse, Asur tanrısı da onun adını ve memleketini yıksın!”

Yüzyıllar boyu, yalnız uygarlığa hizmetlerinden kafa kesmek, adam öldürmek, memleket basmak gibi kahramanlıklarından söz edip durduğumuz doğu hükümdarları madalyonuna, biraz da ters yönden bakmanın zamanı gelmiştir. Böylesi bir bakış, doğu halklarının nasıl korkunç, utanılacak bir baskı ve sindirme içinde yaşadıklarını, bu zalim ortamın, kişilerin karakterlerini değiştirmez niteliklerle etkilediğini anlatacaktır bize. Asur hükümdarı Nasır Pal’ın sözlerini kendi ağzından dinlemek istemez misiniz: “Sekiz yüz kişiyi öldürttüm; başlarını kestim. Cesetlerinden bir piramit yaptım. Yediyüzünü de çarmıh şeklindeki kazığa çaktım.”

Asur hükümdarlarından Senahrip kadar mimarlık eserleri yaptıran olmamıştır. Ama onun kadar, insanları köleleştiren biz zalime de seyrek rastlanmıştır. 

Asya’na tertemiz bir ekip halinde gelerek Konya Selçuklularının toprağına yerleşen Osmanoğullarının Yıldırım Bayezid’e gelene kadar İslâmlığın gerçeğindeki, arılıkla, baskısız, adil bir yönetim kurdukları ortadadır. Büyük Muhammed’in ölümüne kadar da, yine bu din ülküsü ile en temiz davranışlarda bulunulduğu görülmüştür. Ama Fatih’le başlayan iktidar için evladını öldürme ve Yıldırım’la başlayan, saray, sefahat ve rezaletleri nedir? Kanuni’nin küçük bir soruşturma lüzumunu duymadan oğlu Mustafa’yı öldürtüşü ne ile anlamlandırılabilir? Yüzyıllardır, tarihe, hikaye gözü ile bakıp kabuktan içeri inemeyenlerin Şehzade Mustafa’nın ölümünü, Hürrem Sultan’ın Rus kanı taşımasına bağladıklarını da biliriz. Katkısız, Türk kanı taşıyan Kanuni Süleyman’daki hükmetme, tek başına buyruk olma hırsının hep bu doğu istibdat ortamında pişmekten geldiğini niçin düşünmeyiz?

Yüce Peygamberin ölümünden sonra, onun iki torununu alçakça öldüren Muaviye ve Yezid’in, buyrukluk ve iktidar azgınlığını gizlemeye olanak mı var? İsa, israil oğullarından geldiğini, aynı kanı taşıdığı halde niçin öldürtülmüştür? Yeni bir iktidar doğmasın diye. Büyük vatansever ve hatip Demosten’in, Yunanlı İskender’in kumandanı eliyle ölmemek için, tapınakta zehir içişi, İskender iktidarı ve istibdadı yüzünden değil midir? “Vatanın babası” adı takılarak Latin-Romalıların kalbine yerleşen konsül ve hatip Çiçeron, Oktavın tarafını tuttu diye, Antuvan’ın adamlarınca sokaklarda parçalatılarak öldürtülmedi mi? Öldürttüğü oniki şehzade kardeşinin cenazeleri kaldırılırken tahta geçen padişahlar, kardeşinin kesilmiş kafasını ziyafet sofrasında görünce içi rahatlayarak “oh” diyen şahlar doğuda değil mi? Batıda Yunan ve Bizans bölümünü de içine alarak, Asya ve Afrika kesimlerini kavrayan bu koyu istibdat yönetimleri -işin en utanılacak tarafı- baskı ve sindirime dayanan zorba yönetimlerini sürdürmek için her yüzyıl içinde, din adamlarından faydalanmışlardır. 

Asya’ya bir ahlâk anlayışı getiren Kon-Füç-Yüs’e göre; “Göklerin oğlu olan hükümdar, Tanrının yeryüzündeki vekilidir.” Brahma, insanları, çile doldurarak dünya işlerinden el çekmeye zorladı. Hind de, en yoksul yerli halkı teşkil eden Sudralardan biri, üst tabakadan birini horlasa, dinsel kanunlar, karşı çıktı: “Dilini kesin! Tanrı buyruğudur!”

Brahmanların kanun kitabı olan Mano’ya göre hükümdar, eski Hind’te “Brahma’nın tanrılardan yarattığı bir cevherdir.”

İran’ın ünlü şahlarından Daryüş, “Behişsütun” adı verilen yazıtta, hükümdarlığı sihirbaz Gomata’nın elinden nasıl aldığının anlatırken: “İyilik tanrısı Hürmüz’ün yardımı ile hükümdar oldur” der. Ermeni hükümdarı ikinci Dikran’a tanrılar, düşünde: “Başa geç” demiştir. Eski Yunan ve Roma hükümdarlarının, İsa’dan önceki tarihlerde her davranışları, tanrıların izniyle idi. İşler, beklendiği gibi sonuçlanmazsa kral, tanrıya bir kurban gönderirdi, tamam! Finikelilerin bütün talan ve korsanlıklarını tanrılar korur. Eskaza bir sitenin müstebit korsan reisi, ters bir iş yapıp da tanrıları gücendirirse, reis için çıkar yol şuydu: Tanrılara el değmemiş kızların -uygulanışı nasıldı bilinmez- kızlıklarını sunarlardı. İsrail oğullarının Musa’dan önce, tanrı Yehova’ya bağlılıkları belli. Kral savaşı kaybetti mi; tanrı, (kraldan değil) halktan memnun değil demektir. Kral savaşı kazandı mı, tanrı, (halktan değil) kraldan memnun demektir. İslâm memleketlerinde, padişah, sultan, şeyh ve şahların kestirdikleri bütün günahsız başlar, ahlâksız ve vicdansız şeyhülislâmların, din adına verdikleri fetvaya dayanmıyor muydu?

En büyük demokrasi iddialariyla yüzelli senedir öne atılmalar, satılık aydın ihanetlerinin basamağıyla tek adamın buyurma ve istibdadına dönüşmüyor mu? Doğuda halk bu istibdat rejimlerine sahip olduğu karakter nedeni ile ortam sağlamıyor mu?

Binler, onbinlerce yıllık baskı, zulüm ve istibdat rejimleri, kişilerde hangi karakterleri geliştirmiştir. 


Şardağ, R. (1967, Eylül 1). Doğu’da Baskı, Korku, Sindirme. Varlık, 701: 4. 


Yorum bırakın