Evren Türküsü

Binbir gece masallarının çocuksu anlatımı içinde, insanoğlunun macerasını dile getiren “Evren Türküsü“,
zamanımızda, bir gerçek şiir aşamasıdır; görebilenler için. 

RÜŞTÜ ŞARDAĞ
Nahit Ulvi Akgün
(1918-1996)

Öyle konular vardır ki artık onları yeniden ele almak bir bakıma gereksizdir. Birinci dünya savaşından önceki Rus-Japon çarpışmalarında, Japonların Rusya’yı yenmeleri Gustave Le Bon’un, beyaz soyun sarı soya, her zaman üstün geleceği görüşünü nasıl yıkmışsa, Beaudelaire’in, “Leş” adlı güzel şiiri de, sanatçı için belirli konuları işlemenin şart olduğu görüşünü temelinden çökertmiştir. Güzel sanatlar tarihinin yaprakları, zaten, bunu yüzlerce örnekle ispatlamış bulunuyor. Bir Iphigenia oyununun, hemen bütün ayrıntılarıyla Euripides’te binlerce yıl sonra Racine ve Goethe’de tıpkısına ele alınmasına rağmen, her üçünün de değişik ayrımsı duyuşlarla başarıya ulaşmasına engel olamamıştır. Genceli Nizami ile Fuzuli’mizin Leylâ ve Mecnun’unda, belirli konuların sınırı içinde öyle lirik ve içtenlik dolu “tardiye”ler (Mesnevi’nin hikaye konusunu bırakıp zaman zaman coşup taşmalar) görülür ki, öncekinde, lirizmi “bilgelikle”, öterinde özlem ateşi ile birleştiren özellikler derhal dikkatimizi çeker ve iç evrenimizi değişik açılardan sarar. Benzeşik konuları işleyenlerin bile değişik çeşnide sanat eseri verebilmeleri, sanatta konu davasını çoktan ortadan kaldırmış bulunuyor. Ancak, tartışılması sona eren ilke, belli konularda yazmanın sanatçıya üstünlük kazandıracağı görüşüdür ve sanatçıyı dilediğimiz konuların minderine çekmek çabalarıdır. Yoksa bir sanat eserinin yaratıcısı, ilham denilen esinlenişten, herhangi bir konu ile kıvılcımlanıştan kendini alamaz. Bu olamayınca zaten sanat olamaz. Belirli bir düşünce, duygu veya konunun, sanatçıya, her arzu ettiğinde çekici gelememesi ve her istediği zaman, sanatçının, o konuyu dillendirememesi, yalnızcana, ne sanatçının, ne de konunun bir varlık ve canlılık kaynağı olamayacağını ortaya çıkarır. Bütün iş, bilim altı dünyasının gizli bir kıvranışı sırasında ve içsel bir hazırlık anımızda, sanat için en elverişli ortamın bilince kavuşmak üzere olduğu anda, bir konunun veya duygunu kıvılcımı ile yaratma ateşinin harlamasıdır. İşte özellikle ozan için, bu esinlenmeye geçiş anında, konunun sarıcı ve besleyici olması, o andaki ruhsal kaynayışının çırası olması şarttır. Ünlü Freud’un, “sanatçıların ilginç şeylerle bilinç dışı evlenmeleri” dediği de budur. Şu hale göre sanatçı için “konu” vardır. Fakat bu, soyut bir konu değildir. Yetenekleri, çevresel gelişimleri ve doğumsal yapıları ayrı durumda olan sanatçıların, ruhsal ortamlarının en elverişli ve özleyişli anlarına cevap veren konudur. Hatta bir konu değil, böyle anlarda, bir cümle, bir mısra, bir nağme veya umulmadık bir şey bile sanatçıyı rüzgarlamaya yeter. Bu esin anını, iyi kollayarak engin bir bilgi ve kültür dağarcığına yaslanmak, doğal bir süsçülük ve anlatım titizliğine geçmek ise sanatçının özel bir yanı, hatta işi oluyor. 

Eski alfabemizin her harfi ile son bulan belli sayıda gazel yazma zorunluğu divan ozanlarımızın, bizi haklı çıkarır davranışlarda bulunmasını gerektirmiştir. Bazı müsvedde divanlarda şunu gördüm: Örneğin, ozan, sonu “b” kafiyesi ile biten bir gazel karalamakta iken onu yarıda bırakıverir, birdenbire sırasız, alfabemizin çok daha ilerisindeki bir harfin kafiyesine sarılır ve o gazeli bitirir. Yarıda bıraktığı gazel ne kadar soğuksa, kafiye sırasına uymadan kaleme aldığı gazel o kadar sıcaktır. Şu halde bütün sorun, yazarın soyut olarak konudan bir sanat eseri çıkamayacağını ama içsel bakımdan kendini en hazır bulduğu anda, içine rüzgârı dolan konunun niteliğini düşünmeyip sanatını yapması gerekeceğini bilmesidir. Neyin, hangi anlarda onu etkileyeceğini ise, sanatçıdan daha iyi kimse bilemez. 

Birkaç yıl içinde, küçük parlayıştan sönen ozanımsı kalabalığı geçerseniz, gerçek ozanların acuna şeref olan bütün sanat ürünleri, güdümsüz istek ve yetenek dolu dünyalarıyla, işledikleri konuların uyuşmuşluğundan doğma olduğu ortadadır. Sanatçılar, böyle anlarında, en us almaz konulardan bile, ekmeğini taştan çıkarırcasına eserler yaratmışlardır. 

1966 yılında İzmir’de, Nahit Ulvi Akgün‘ün yayınladığı “Evren Türküsü”nü (1) erken okumuş olmanın mutluluğu, geç yazmış olmanın üzgüsü içinde anımlamaktayım. Bütün güç beğenirlik hissi ve vicdan rahatlığı ile söyleyelim ki eser, güçlü, rüzgar dolu büyük eserlerden biridir ve (şiir üstüne eleştiri yazmaya 1950’den beri daha başka düşünsel çalışmalarımızın nedeni ile ara vermemize rağmen) bizi öteki sanatsever yazarlar gibi bir şeyler söylemeye imrendirmiştir. 

Küçük soluklu şiirlerini öteki genç arkadaşları gibi 1945’lerden beri izlediğim Akgün’ün, ufarak duyguların dışına çıkamadığı, kabuğunu çatlatamadığı bir gerçekti. Gerçi onlar içinde de, belleğimizi süsleyecek kadar güzel olanları vardı. Sanatçılar arasında, ozana, biraz da Kağan niteliği kazandıran şeyin, bu küçük soluklarda değil, özlü deyişlerle evrensel ve insancıl oluşa ulaşmada olduğu bir gerçekti…

Bu evren, bilim, hatta dinin birleştiği görüşler ve isimsiz karanlıklar ortasında nasıl gelişti? Yabanımsı gördüğümüz ilk atalarımız, uygarlıklar çağı insanlarından çok kez, nasıl daha insandılar? Hep birlikken bu bölük pörçük oluş, bu sırt sırta dönüklüğümüzün hikâyesi nasıl doğdu? Akgün, bütün bunları anlatıyor bize. 

Jeoloji, biyoloji, biyofizik, arkeoloji ve antropoloji dallarında gezinip duran ozan, her yeryüzü çağında o çağla birlikte çağlar; her ilkel sularda, o sularla birlikte akar ve her öncesel ateşlerde, sanki o ateşlerle beraber yanar gibidir Onda bilim şiir olmuş, sanat, bu ilkel çağları insancıl ve evrensel yapıya ulaştırmıştır. Kitabın neresinden birkaç mısra okursanız, başarının ateşi yüzünüze vurur:

“Bilginler diyor; ilk yaşam suda
Sudan doğmuşuz yani. 
Düşünüyorum da, önceleri 
Ipıssız, bomboş, alabildiğine doğa..
Ne bir kıpırtı insandan, 
Ne de bir eylem insanca.
Balıktık, demek, balıkların şahı; özgürlüğümüz ondan. 
Bazı geceler, benzer deniz diplerine. 
Ağaçlar, deniz ağaçları
İnsanlar üzgün, deniz yosunları
Ay, derinlerde yanan bir fener….
Oralardan geldiğimiz için, demek, 
Böyle görünür geceler!..
(Eser, yaprak: 9)

En gerçeksel bilim tablolarını çizerken, ses ve anlam bağdaşımından ve lirizmden kopmaz, Akgün. Bilim açısı içindeki görünümleri gözlerimizin önüne seren ozan, eski çağların kardeşlik özlemlerini ve insanlığa olan tutkularını, beylik sloganlarla değil, o ufarak görünen mısralar içinde en başka deyişlerle belirtiyor: 

“Yüzyıllar, yüzyıllar boyu, 
Akpak doğmuşuz anamızdan.
Yüz eğirmişiz; biçim vermişiz eşyaya. 
Barınaklar, yasaktır; dince.
Kimse düşünmemiş kendince;
Malda ortak, yasaca.! (Eser, yaprak: 10)

Bu ilkel kardeşliklerden uygar eşitsizliklere nasıl düştük? Bir yandan ilerleyiş, bir bakıma gerileyiş:

“Us’un allak bullak ettiği töre, 
Elektrik elektrik donanan beyin. 
Topraktan çıkarılan bunca ürün. 
Tıkabasa doldurulan ambar. 
Kimi ambarın dışında aç; 
Kiminin ambara dokunması suç.” (Eser, yaprak: 12)

Ozan, o yabanlıklar içinde bile kaderi bölüşen kardeşliği, insancıl bir aşamaya ulaşarak bahar çiçekleri gibi pırıltılı mısralar içinde dile getirmiş: 

“Bu yeryüzü, gökyüzü bizim değil miydi?
Biz yaşamayacak mıydık; kardeş, özgür!
Sevişmiyecek miydik; ölesiye, sağcat
Canımızı, ciğerimizi bölüşmiyecek miydik!
Gürbüz, al at; çocuklarımızca:
Kimsenin kimseden saklısı olmıyacaktı
Bir bakışta ürperecektik, ilkel;
Hani sudan ilk doğmuşça.” (Eser, yaprak: 16)

Pek kıvançlı ve şatır başlayan bu evrenin türküsü böyle bitmemeliydi: 

Hey gidi, evren türkümüz!…
Bizimle başlayan, biten. 
Bizimle yanan, tüten.
Şimdi ta uzaklarda, ta uzaklarda
Ne vardı, böyle yiten! (Eser, yaprak: 18)

“Ta uzaklarda”nın bir mısra içinde iki kez söylenişindeki yankıya, ses ve lirizmindeki ustalığına hayran olduğumuz ozan, kitap boyunca kalbini, usuna yoldaş etmekte imrenilecek bir başarı ve sanatçı tavrı içinde bulunmuştur. Bir yer gelir, bugünkü insanlar arasında bulunmaktan utanma duygusu ile, bu kardeşsizliğin böyle sürüp gidemeyeceğine inanç duygusu içinde çırpınır. Şu bölümü birlikte okuyalım: 

“Vurun kazmayı ben derinlerdeyim.
Damar damar, kök kök yürümekteyim.
Ey, yaz yaratıkları çağımın;
Ey, tanımadığım tür!
Ey, kendisinden gelmediğim kuşak!
Bıçak dayandı kemiğe. 
Evren tomurcuk gibi yeniden.
Patladı, patlayacak.”

Binbir gece masallarının çocuksu anlatımı içinde, insanoğlunun macerasını dile getiren “Evren Türküsü“, zamanımızda, bir gerçek şiir aşamasıdır; görebilenler için. 

(1) Evren Türküsü, Kovan Kitabevi Yayınları, Nahit Hilmi Akgün. 


Şardağ, R. (1967, Ağustos 15). Evren Türküsü. Varlık, 700: 12. 


Yorum bırakın