“…gönül hokkasına banarak,
RÜŞTÜ ŞARDAĞ
hatır için kalem kullanmadığımızı tüm dostlarımız bilir.”
Dilimde tüy bitti, daha doğrusu dilimizde; sevgili eşiyle birlikte, “şiirlerini topla” diye diye. İş Bankası’nın Türk kültürünün gelişmesine katkıda bulunan uğraşları arasında, Dıranas‘ı hizaya getirmek bir zafer sayılır.
Muhip‘le pek sıcak başlamayan tanışmamız, kısa süre sonra otuz yılı dolduran gerçek dostluğa dönüşmüştü..

(1909-1980)
Ama ben onu tanımadan önce şiirlerini okumuş, tartmış ve sevmiştim. Kendisini, değer büyültecimde Cumhuriyet sonrası şiirimizin en büyük güçlerinden biri olarak incelemiştim.
Yıllar öncesinden başlayan, son dönem Türk şiiriyle yakın ilgilerimizde gönül hokkasına banarak, hatır için kalem kullanmadığımızı tüm dostlarımız bilir. Bu nedenle, şiirlerine dost oluşum, kendisiyle dostluğuma bağlanamaz.
Ahmet Muhip, şiirlerini “Selâm”, “Fahriye Abla”, “Denizi Özleyen Çocuklar”, “Ağrı”, “Her şeyin Uzaklaştığı Saat”, “Bu Köyün Garip Kişisi”, “İki Yalnız Ağaç”, “Evreni Sevmek ki..” ve “Gün Ucunda” gibi bölümlere niçin ayırmış? Yazılış zamanlarını yansıtsın, ya da anılarını, zaman içindeki anlamlanışa göre çizgilesin için mi?
Muhib‘in ayırdığı bölümlere karşın, ozanın büyük sanatı, sınırları yıkıp okuyucuyu, her köşe başından tıpkısı bir Dıranas’a ulaştırıyor.
Şiiri değerlendirmede, toplumsal yöntemlerden yol almaya, toplumcu Sartre‘ın bile gönlü razı değil; kıyamıyor şiire.
Topluma kör kalmış sanatçıyı Sartre gibi ben de tutmam. Bütün ölümsüz yapıtlar topluma eğilmekten doğmuştur. Fakat sanatı, güdülen bir uğraş mı saydın; güdükleşiyor o azaman yapıtlar. Toplumda insana ulaşmamış sanatçı küçük kavgaların içinde eriyiveriyor.
Toplum içinde “insan”ı ve “evren”i bulmak ve fakat bilinen bütün eski yöntemleri, biçimleri, etkileri kovarak yeni bir söyleme acısına ulaşmak.. Tüm ozanlar böyle yüceldiler.
Dıranas‘ı da böyle tanıdım ve şiirlerini böyle sevdim.
O’nda cılızdan güçlüye doğru gelişen dönem şiirleri yok. İlk yazdıklarıyla sonrakileri arasında, insanoğlunun ayrımlı dünyaları işlenir, o, insanı, güzelim evrenle birlikte süzer, işler ve sever. Dıranas‘ta insan sevgisi, doğa sevgisiyle can canadır.
Yahya Kemal‘deki kesin ve güneş dolu netlik; Haşim‘deki bulutlu ve koyu simgecilik; Baudelaire‘in, dünyaya, sözcüklerin sitemli, sesli ve acılı gözlüğü ile bakışı yok Muhip‘te. Yok ama bunların tümünün ölçülü, biçimsel ve insancı aydınlığı ayrı ayrı ortalık yerinden ve karmaşığından yol alan Dıranas, bir yandan da Yunus‘un, deyiş, söyleyiş rahatlığı içinde bir başka dünyaya çıkıvermiştir. Yüzyıllardan beri büyük şiir, büyük bir anlatım gücüdür her şeyden önce. Bizleri boyundurukları arasına alarak diledikleri dünyaya götürmüş kişilerdir, ozanlar.

Muhip‘in ilk dönem şiirlerinde başlayan dünya ve insan sevgisine bakın:
“Selâm, sonsuzluğun aydınlık bahçesinden
Selâm, senelerce, senelerce evvele..
Hatırası kalbe ışıklarla dökülen
En sevgiliye, en iyiye, en güzele.”
Son dönem şiirlerindeki sevgi dünyası da tıpkısıdır. Biçim ve anlatım özgünlüğü içinde, sesindeki iyi dilek titreyişi tıpkısıdır.
“Açmışın kardeşim, gel olanı bölüşelim,
Ama şiirimle seni doyuramam ki;
Tâ, yıldızlara değin uzansa elim,
Daha ötelere, daha buyuramam ki!..”
Günlük politikaların, doktrinlerin çiğ kavgalarından kopmuş, sınıfların, renklerin şoven milliyetçiliklerin uzağına yönelik bir sevgi bu:
“İnsanı, insan diye sevmişim, hep severim;
Ve onu tanrılara karşı bile överim.
Ben bütün bir evreni sevmişim; alınterim
Var evrende; öz, üvey diye ayıramam ki.”
Dıranas; Ağrı şiirinde, doğanın doruğunda rahatlar. Olvido‘da kuruntu ve üzgüleri tazeleyen “Hoyrat akşamüstleri”ne sitem eder. “Bitti gücüne güvendiğim zaman” derken Schiller‘in; “Hey zaman, beni şu dağdan aşır” diyen ihtilâlci seslenişi yerine karamsar görünür ama her görünümden, ayrı bir renk, çeşni ve koku emmeye çalışan ressam örneği, insanlığın haline karşı renkçe ayrı solukları vardır Muhip‘in. İşte “Ayışığı”nda da şıkır şıkır iyimserlik:
“Yüzün beyaz, abajur yeşil, gece mor;
Esrimiş kalbim şarkısını söylüyor.”
Dıranas‘ın şiir dünyasına girerseniz; belki biraz rahatsızlık, hayal kırıklığı, sevgisizliğe yanmışlık, kısaca tedirginlik çiçekleri toplarsınız… Tüm büyük ozanların evrene bakış açılarında görülür bunlar, önemli olan, onun anlam ve kapsamla birlikte erimiş biçimciliğidir. Klâsik anlamda, biçimciliği amaç edinmiş bir görünüşü savunmuyorum. Hiç kuşku yok ki, çağların kıvanç duygusu; ekonomik, sosyal nedenlerle değişince eski sanat biçimleri buruklaşır, yavanlaşır, hatta soğuklaşarak unutulurlar. Ama biçim; ozanın ruh dünyasında erimiş, mayalanmış, göze batarlık, sivrilik ve biteviyeliğini kaybetmişse, artık o, ne tam bir anlam, ne de tam bir biçimdir. Sartre, “Ozan biçimi insancılaştırır” der. Bugün aruz tartısı, divan biçimi yıkılalı ikiyüz yıla yaklaşıyor. Divan okulu, tüm biçimciliğiyle, dirilmesine çöküp gitti. Ama Fuzulî‘de, Bakî’de eskimeyen ne?
Hece.. Ulusumuzun en eski, ulusal şiir tartısı. O da klâsik niceliğiyle yok artık. Ama Yunus, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal neden var?
Büyük ozan Nazım Hikmet‘in getirdiği yolu yüzlerce kişi izlemişti. “Serbest nazım”ın tüm yolcuları, “Serbest nazım”cılık biçimiyle birlikte unutuldukları halde niçin Nazım, doruğundan düşmüyor?
Modern şiir; geçen çağın tartı ve dizelere ayak bulma sınırını yıkıp geçmiş, çocuksuluğun, içtenliğin söyleyiş dünyasını getirmişti. Bu yolu kimler izlemedi ki.. Ama bu yol ve biçin içinde neden bir Orhan Veli, Fazıl Hüsnü, Cahit Sıtkı, Cahit Kuleli, Attilâ İlhan, Nahit Ulvi ayrı nicelikte, çok güçlü olarak vardırlar?
Muhip Dıranas da, kendi nazım tartısını getirmiş büyük ozanımız bizim. Hece ile mi söyler, aruz çeşnisiyle mi? Yer yer “Serbest nazım” havasına mı girer? Bunu anlayamaz, düşünemezsiniz bile. Cümle kurmalarda dilbilgisi kurallarımız bile bildiğimiz çatılarını kaybederler. Sözcükler, şaşılacak bir esneklik uçarılık, özgelik ve hatta başkalık kazanmışlardır. Bazı kez, ayak bulmaya hiç önem ve yer vermez. Bazı kez ayaklar üst üste akar gelir:
“Üzerinden örtüyü mü çekti bir el?
Gece ayaklarından akıp giden sel;
Seyrine doyulmuyor ruhunun, güzel!”
Yepyeni bir söyleyiş üstünlüğü, ritimsiz musiki içinde eriyerek kendi biçim dünyasını getirmiş. Sonları “ki” ile biten şu iki dizeye bakın: Şiir; biri takı, biri edat olan iki “ki” ile, nasıl aşıklara boğulmuş:
“Meltem mi bu esen, renk mi ki, şarkı mı ki?
Şu dağdan aşağı, ak bir bulut salkımı ki
İçime buruksu sarhoşluk akıtmada.”
Bir yerde gözüme çarptı: Muhip‘i, Necip Fazıl‘la, ikincisine ağırlık vererek yakıştırmış, karşılaştırmış bir yazar. Necip Fazıl‘ın tüm şiirleri, “Ben heceyim.” der. Muhip hece tartısıyla yazmıştır, ölçüsüz sınırsız, ölçüsüz tartısız yazmıştır; hece sayarsınız.
Bir zamanlar güzel şiirler yazmış olan Kısakürek, “Harc-ı âlem” bir ölçü ve biçim içinde başarılıydı. Dıranas, edebiyatımıza kendine özgü biçimini getirmiş ozanımızdır. Büyüklüğünü buradan da anlamadayız.
Dıranas‘ın evren, insan sevgisi ve kendine özgü biçimsel dünyasını yansıtan birbirinden güzel şiirlerinden biriyle bitirelim yazımızı:
Evreni Sevmek ki,
Bin bir yıldızım, yıldızlar ortasında.
Sağa bakarım, sola bakarım, eyvah,
Yapayalnızım, yıldızlar ortasında.
Bir bitmez düzelikte, akşamla sabah.
Alabildiğine bana vermişler: “Al!”
Dayanılmaz boşluğuyla bu evreni.
“Bu gerçek, bunu al!” Bu düş, bunu da al!”
Ne ki varsa, bana yazılmış nedeni.
Mutluyum, bu güzel, bu tek yıldızlıkta;
Milyonlarca sunu, adak sana, Tanrı’m!
Ama kalbim çatlayacak yalnızlıkta,
Hiç olmazsa bir ayna ver bana, Tanrı’m!
Şardağ, R. (1975, Şubat). Muhîb’in Şiirleri. Varlık,809: 15.

