
(1925-2006)
Paul Sartre bile dayanamaz. Rimbaud‘yu işleyen betiğinde, “Şiire kıymayınız” der. Amacı, yalnızcana, şiiri toplumcu kavganın aracı yapmaya karşı çıkmak değil ki! O şiirin, kavgada, düz yazı türleri gibi güçlü bir silâh olamayacağına da inanır.
Gerçek de budur. Cumhuriyetten sonra şiirini değerlendirirken sağ, sol, ya da orta yolda yöne tutmuş kişilerin, en az ortak olunacak noktada birleşmemelerinin nedeni, onu toplumdan ve insandan koparma çabalarında olmalarının yanısıra “Şiir işçileşmektir” diyecek kadar sanatın özgür bir varlığı olduğunu benimsememeleridir. Şiiri toplumcu kavgaya basamak basamak, hatta kavganın ta kendisi yapmanın karşısında olursanız, bu kez onu, hâlâ romantik kavanozlar içinde saklamak isteyenlerle uğraşmanız gerekiyor. Büyük Alman ozana Raine Maria Rilke‘nin şu tümcesi, iki yanlı kılıç gibi keskindir:
“Şiir, insanın sandığı gibi duygulardan elde edilmez; Şiir deneylerden doğar.”
Bir yanı ile eski duyguculuğun üstüne yürüyen Rilke, bir yandan da şiiri “deneylerden çıkartmakla, bu edebiyat bölümünün, kendisine özgü deneylere, ilkelere, alışkanlıklara ve en sonu, ustalığa dayandığını öne sürmüş oluyor. Büyük ozan Nazım Hikmet‘i izleyerek serbest nazımla ve komünizan görüşlerle dolu, yüzlerce kalemin yazdıkları, nasıl tozduman olup gitti. Ama orta yerde, kendi getirdiği biçimsel dünyasında, tek başına, Nazım‘ın kaldığını görüp dururken hâlâ şiiri, kesinlikle bir düşüncenin kavga ve savaş aracı yapmak veya belirli biçimin içinden çıkar sanmak yanıltısı yok mu? Evet, bu yanıltı, nice yetenek dolu ozan adaylarımızı, dallarından dökülmek için küçük bir silkelemenin yeteceği çürüklüğe sürüklemiş bulunuyor.
Akif‘in (Allah) dediği için; Nazım‘ın, Marksist anlayışı konu yaptığı için büyük ozan olmadıkları saptanıp durduğu halde, ne yalan söyleyeyim, hanidir değerli bir sunu ile elimde bulunan Bülent Ecevit‘in şiirlerine göz atamamıştım. Yoksa o da şiiri, kesinlikle kavgadan mı çıkarmak isteyecekti?
Ama bir kez okuma isteğine bağlanınca, daha ilk sayfalardan başlayarak şiir hakkındaki görüşlerini candan yaylaştığımı anladım. Bu nedenle de özge yazarlardan çok ayrımlı bir başarıya ulaştığını gördüm. Hiç kuşku yok, Bülent Ecevit de ikinci dünya savaşından sonra bütün dünyada rayına oturmuş olan yeni şiirin biçimsel ve ruhsal havası içindedir. Artık hayalciliğe, ekspresyonizmin parlak anlatımcılığına onda da rastlayamıyoruz. Fakat o, toplumculukta ve kavgada, öteki edebiyat kollarına yüklenebilecek görevi, şiire yüklemez:
“Topluma bir bildirim (mesajım) olacaksa, bunun için şiirden yararlanmam. Yine de yazdığım şiirlerde bir bildiri bulunabilir ama çoğu kez ben de o bildiriyi şiirden öğrenirim veya çıkarmaya çalışırım.”
“Topluma bildiride bulunmak için şiir yazanları eleştirmiyorum. Kimi ozanların; topluma, insanlığa büyük katkıları olur o yoldan. Ama ‘şiir illa bunun için yazılmalı’ diyen olursa ona katılmam. Ben yapabildiğim kadar toplumsal görevimi siyasal eylem yoluyla yapıyorum. Doğrudan yapıyorum. Şiir benim özel eylemim.”
“Şiiri özel eylemim saymam bile, bu özel eylemin toplumsal yaşamımdan ve siyasal eylemimden büsbütün kopuk olmadığımı da biliyorum.” (Bülent Ecevit – Şiirler. “Niçin Şiir” bölümü)
Herkese özgürlüğü aşılamaya çalışan, topluma ve bireylere özgürlük isteyen toplumcu sol ozanların, kendilerine özgürlük tanımamaları doğru mu? İşte bu noktada, doğru yolu tutanların arasına katılıyor Ecevit. Bu nedenle sol kanatta, onun kitabi için bir iki ses dışında çıt yok. Sağ kalemlerde de düşmanlık ve siyaset rüzgârı elvermiyor ses vermeye!
Bülent Ecevit, şiiri düşünceden ayırmaz:
“Benim için şiirin bir düşünme yöntemi olduğunu söyledim. Düz yazı diliyle düşünülebilmenin ötesine geçilebilir bu yöntemle. Yeter ki ozan ya da sanatçı; şiir, ya da sanat dışı bir amaç gözetmesin yaratısında. Öylece kendini her türlü amaç yönlendirmesinden de düşünce, duygu ve bilgi koşullandırmasından da bağımsızlaştırarak düşünebilsin. Şiirin veya sanatın, kendine özgü düşünme sürecine girebilsin.” (Şiirler, yaprak 7)
Peki, şiiri kendisine özgü kuralları ve düşünce süresi içinde işlerken biraz da kendiniz için yazmıyor musunuz?
Değerli sanatçı, bunu düşünmüştür. Ama sanat, onun gözünde hümanist bir alana ulaşmadır. “Bu anlamda, şiiri kendiniz için yazmak demektir. Ama kendiniz için yazarken de insan için yazmış olursunuz.”
İşte bütün sorun! Ozan; kendisine dönüşü, kendisine bakışı, insana bakış haline getirebiliyor mu? Kendinde, “İnsansı; insanda, kendisini buluyor? İnsan oğlunu bir özge gözle süzüyor mu? O zaman sanat yolunun sarp bölümleri aşılmış olacaktır. Hele şiirsiz toplum? Onu da Ecevit‘ten dinleyin:
“Şiirsiz kalan toplum, bu nedenle, insanlığın ana dilinden kopmuş olur.” (Şiirler, yaprak 11)
Şiir, böyle kişisel bir uğraş ve incelik isteyen sanat kolu olarak düşünülünce, uygulamada da büyük bir yol aşılmış olur ve dizelerimiz kimselere benzemez.
Şiir nedir? Bunu tanımlayamayacağımızı, ne yapsak açıklayamayacağımızı düşününce, 1945’lerde, “Cumhuriyet” gazetesince, şiirin ne olmadığını “Şiir ne değildir?” başlıklı yazımla anlatmaya çalıştığımızı andım. Bireysiz, toplumsuz, insansız şiir olmaz; ama ozansız şiir de olmaz. Söyleyecek bir sözü, bir ateşi, bir ülküsü, bir dünyası olmayan adam da ozan olmaz. Ecevit‘i hep bir şeyler söylemek isterken, bir ocağı tutuştururken, bir düşünce ve ülküye gönül susamışlığı içinde koşarken buldum. Biraz simgecilik kokan, lirizminde melodram acındırırlığı bulunmayan, gerçekçilikten de kopmayan şiirler. İlle dizece değil ama ille de dize düşmanı olmayan şiirler..
Bir şeyler olacak yarın,
Duruşundan belli,
Kırdaki atların,
Bulutların koşusundan belli:
Kazısından, köstebeklerin toprağı.
Karıncaların telaşında belli,
Bir şeyler olarak yarın.
Belki bir tomurcuk,
Belki bir ağacın düşün yaprağı;
Belki de bir çocuk..
Pek o kadar görmesek de uzağı
Kuşların uçuşundan belli,
Bir şeyler olacak yarın.
Öbürgünden önemsiz..
Bugünden önemli.
(Bülent Ecevit – Şiirler – yaprak 28)
1975 yılının bu pırıl pırıl başarı şiirinde toplum da var, devrim de var, kavga da var ama ne kadar “toplumsuz”, “devrimsiz” ve “kavgasız” gibi.
Ozan, ilk kesite, “Bir şeyler olacak yarın” sözleriyle girmiş, ikinci bölümde aliterasyon sağlayan bu dizeyi, ikinci sıraya almış, üçüncü bölümde ise, “Bir şeyler olacak yarın” yinelenişi, üçüncü dizeye düşmüş; ustalık ne kadar ortada.
Zamanımızda şiiri bilmeceye götüren soyutlama çabaları hâlâ geçerli gibi. Onda da Appolinaire’den kalma bir “gerçek üstü”cülükle birlikte Mallarme simgeciliği içi içedir ve bu şiirlerine bir dünya görüşü getirmiştir.
Mağaranın duvarına
Hayvanları taştan oydum
Kükrediler karanlıkta
Türkülerle karşı koydum.
*
Karanlıkta, mağarada
Işığı taştan oydun.
Üşüyordum;
Bir de güneş koydum.
*
Aşk oydum, mağaranın duvarına
Aşk oydum!
Ağrıdı taşlar,
Yarıldı mağara
Ben doğdum.
(Bülent Ecevit – Şiirler – yaprak 36)
Doğuyu, Doğu şiirini de incelemiş, sevmiş, bir zamanlar bundan çeviriler de yapmış olan ozanımızda Mevlânâ‘yı ve çağdaş şiir akımlarını iç içe, can cana buluruz. Yıvımış bir duygusallığı, özgün kalma çabasıyla, dizelerinden soyup atarken, dizelerin çoğu, şiirin bütünü içinde, bizi insancı bir duyguya ulaştırır, “göçmen” benzeri zor söylenir güzelliktedir ve ozan ruhu nasıl da ışır:
“Sevdiklerimin başında, bir bilmediğim
Görmediğim, özlediklerimin başında
Yurdum olmadan, sıladayım;
Kimsem ölmeden yasta.
*
Yollarda gözlediğim nedir?
Mektuplarda beklediğim ne?
Nereden sürmüşler beni?
Buralar nere?
*
Bir bildiğim olmalı,
Bilmez olmuşum.
Bir dedim olmalı,
Gülmez olmuşum.
*
Buralara konmuş,
Göçmen olmuşum.”
(Bülent Ecevit – Şiirler – yaprak 38)

Ozan, yer yer “Gözgü” şiiri gibi örneklerle, halk edebiyatının sıcak çevresini, “Ben misin?” ve “Yordam” gibi şiirlerle, doğu tasavvuf dünyasını, “En” gibi “A, O, U” seslerinin aliterasyonu içinde, Verlaine, Bandelarire tavrını anımsatan örnekler verirken yer yer eklektik bir görünüm içinde gibidir. Ama bir kaç tane ozan denemesini geride bırakan amaçlı, belirli, dünyalı şiirleri ile kimi kez, yavaşlığı içinde derin, kimi kez, gür sesliliği içli görünerek su katılmamış, politik gölge düşmemiş insan sevgisini içtenlikle ortaya koyar. “yapamadığımız” şiirinde, doğal insan kalma özlemiyle, Erzincan’ın ilçesi Pülümür için yazdığı, “Pülümürün Yaşsız Kadını” şiirinde, katkısız millet sevgisiyle, “Ağrılı” şiirinde, halk tutkusu ile ve nihayet 1947’de yazdığı “Türk-Yunan” şiirinde, bugünkü Yunanlıyı utandıracağı oranda, Türk’ün insanlığını kanıtlayacak şiiriyle hep bireyden halka, halktan insana ulaşmıştır.
İnsan sevgisi, ulus ve vatan sevgisine engel olur mu? Evrenin tüm ozanlarında kardeşlik ve insanlığa uzanık tutkuları yüz yıllarca dermedik mi? François Villon‘un “Aux Freres Hommes” diye başlayan soluklu insan sevgisi şiiri, vatansever bir Fransız olmasını engellemedi ki.. Şeyh Sadi‘nin “İnsan oğlu, tek bir varlığın organları gibidir.” diyen sesi, İran edebiyatına şeref olmasını önledi mi? Onun “Türk-Yunan” şiirine, siyasetin gözleri ve gönülleri çapaklayan düşmanlığı ile kulp takmak isteyenlere karşı, işte “sınır” şiiri. Bütün dünya sınırlarının, bizi birbirimizden kuşkulu, birbirimize karşı ağulu eden haline karşı çizilmiş bir büyük insanlık destanıdır bu. Yazımı bu renkli şiirle sonluyorum:
“Dur yolcu, bura sınır!
Yabandır, yasaktır ötesi
Çiçeklerden geçemezsin;
Kokuları, renkleri bir.
*
Kuştan pasaport sorulmaz,
Gümrüksüz geçer, yüküyle karınca.
Dur yolcu, bura sınır;
Sen geçemezsin!
*
Dereye bakma, durmaz kara,
Öteden de içer ceylan bu suyu,
Dur yolcu, bura sınır!
Sen içemezsin.
*
Dur yolcu, bura sınır!
Ne çizili, ne yazılı..
Geçemezsin, yine de silemezsin;
İçinde kazılı.”
(Bülent Ecevit – Şiirler, yaprak 55)
Şardağ, R. (1977, Temmuz 1). Ecevit: Şiirleri, Şiir Anlayışı. Varlık, 838: 7.

