
Asya’dan Afrika’ya uzanan büyük doğu kesitinde, ilk dikilişindeki saflığını korumuş tek bir soy fidesine rastlayabileceğimizi düşünmek çılgınlık olur. Dünden bugüne, eski uygarlıklar ve eski milletlerin yıkılmış varlıklarını, kazılarla ortaya çıkaranlar, o renk renk eserleri bir soya bağlarken yüzde yüz tek bir millete şeref yeri ayırabilirler mi? Her utanç verici tarih yaprağında, onlar, birbirini ister istemez etkilemiş soyların, bileşik ortamını bulacaklardır. Birinci dünya savaşından önce, Gustave Le Bon’un sarı ve beyaz soylar üzerine kurduğu uyduruk felsefesi, gerçi hanidir yıkılmış bulunuyor. Bizim, bu nokta üzerinde duruşumuz, felsefe yolunu izlemek değil, ortak karakterlere sahip olan doğuluların tarih içinde, soylar karışımının en büyük ölçüde sonucu olduğuna temel görüş hazırlamaktır.
Şu Irak dolaylarını ele alalım: Bilinen en eski halkı, Sami soyundan gelme Geldanlılardır. Bir gün çevreye Asya’dan bir dalga gibi koparak gelen Sümer Türkleri, bu yerlere uzun süre egemen olunca, Sami soyu, ilk karışıma geçmiştir. Mezopotamya uygarlığını beş bin yıl önce, şaşırtıcı bir ölçüye ulaştıran bu karışım, bu kadarla mı kalmıştır? Bölge, bir gün Keyhosrov eliyle İranlılaştı. İskender eliyle Makedonyalılara bulaştı. Yeniden Eşkânlı ve Sasanlılarla geçerek İranlılaştı. İslâmlıktan sonra Hicaz ve Arap yarım adasından küme küme kopup gelen Araplarla da İslâmlaşıp Araplaştı. Irak dolaylarını Moğolların yönetiminde ve en son Osmanlı Türk egemenliği ve etkileri içinde bulduk. Siz, şimdi kalkıp da, bu soylar çorbası içinde karılmış olan milletlerin birbirlerinden farklı özellikler taşıyabileceklerine nasıl inanırsınız?
Arya’lara bakalım: Bu kelime, Belh ile Herat çevrelerinin eski adı olduğu gibi, Asya’nın bu kesitinde çok öncelerde yaşamış bir soyun da adıdır. Asya’dan gelen Aryaların bir kolu, güney batıya gidip İran dediğimiz bölgeyi kaplamıştır. Bugünkü İran’ın, ilk adıdır bu. Bir kolu, güney doğuya, Hind’e ulaşmış, fakat ilk Hind halkı olan zencilerle kaynaşmayı küçüklük saymışlardır. Eski Sanskritçe’de, “Arya” kelimesinin, “Büyük toprak sahibi, soylu kişi” anlamına gelişi bu yüzdendir. Hindlilerde görülen, öteki doğululardan ayrıksı karakteri biraz da, soyca az karışmış olmalarına bağlamak doğru olur.
En eski vatanları olan Asya’dan, Basra körfezi ve Kızı Deniz yolu ile Babil ve Mısır’a yayılan Sümer Türklerini düşünürsek, Mısır soyundaki etkenlerden birine ulaşırız. Sayda ve Sûr gibi Suriye kentlerine yerleşen ve yerlilerle ilk katışığı kuran Sümerliler ve Suriye halkı, Makedonyalı İskender Batı Asya’yı ele geçirince biraz Yunanlı oluvermişlerdir. Hele Asya’da Cengiz saldırılarından sonra bu kesitten kaçanların uğraş ve yerleşim yerlerindeki kaynaşımları, ayrı soyları yeniden bir pota içinde eritiverdi. Asûrlulardan önce Dicle ve Fırat’ın akıntı yolu üstünde vatan tutmuş olan Sümerlilerin, sonradan Sami soyundan Geldanlılarla, daha sonra da İsa’dan önce 753’de Mad kralı Arbasis eliyle İranlılarla bir teknede yoğrulması, yine soylar karışımının dikkate çarpan büyük görüntülerinden biridir.
Anadolu toprağının alın yazısı da bir başka alın yazısı değildir. Tarihin ilk çağlarında Asurlular elinde görülen bu ülkenin kıyılarında, bir gün, Yunan göçmenleri cumhuriyetler kurmağa başladılar. Ege’nin ünlü Lidya devleti bunlardan biriydi. Kıyılardaki Rum karışımını, bir ara, İran’ın yönetimiyle, yeni bir kana karıştı. Bunu Akad, Frikya, çeşitli Türk boylarının, özellikle Hititlerin karışımı izledi. Bu arada Anadolu, Suriye’yi, Mısır’ı ve Hindistan’a kadar uzanan devletini kurmadan önce, yolu üstündeki Anadolu’yu ele geçiren İskender eliyle bir kez daha Yunanlılaştı. İslâmlaştıktan sonra da Selçuk ve Osmanlılar eliyle Türkleştirildi.
Asya’da Çin; Moğollar, Mançular, Türklerle sürekli ve el değiştiren bir soy etkisi içinde pişti.
Asya’nın en soylu ve en eski millet olan Türklerin, Turan soyundan gelme Moğol, Mançu ve sonra da Çinlilerle İslâmlığın kabulünden sonra da İran ve Araplarla sınırlı ölçüde de olsa, birbirlerini etkileyici değintilere geçtikleri bir gerçektir. Hiç şüphe yok ki, İbrani kitaplarının “Togarma” ve Heredotos’un “Targitaos” dediği bu en eski Türkleri de, soylar karışımından uzak kalmış görmeğe ve göstermeğe hakkımız yoktur. Bugün gerçi bir Süryani, İbrani, Asur ve Finike dilleri vardır. Ama vardır diye, tarihin belli ülkelerinde bu isimlerde soyut milletler yaşadığını, bu milletlerin büyük soyların yerlilerle karışımından doğmadığını iddia etmek gülünçtür. Sami dediğimiz soyun temelini kuran Araplar bile, yukarıda da söyledimiz üzere, asya ve Afrika’nın ilk büyük melezi ve kırmasıdır. Önceleri Arap yarımadasında otururken sonraları, Sami, Irak, Mısır ve Mağrip denilen Trablus, Cezayir ve Fas kesimlerine yayılmışlardır. Ama uygar Babillilerin, onları, bir soy katışımı ile başkalaştırdığı da gerçektir. Araplar çöllerde yayıldıkça, en ilkel, en geri kabilelerle değindiler kurmuş, bundan sonradır ki tarih sahnesinde Süryani, İbrani, Asur, Finike gibi millet adları görülmüştür. İbraniler ki bir Arap koludur. Bunlar en eski zamanlarda Hicaz’a giderek Araplaşmışlardır. Bugün Kureyşliler dediğimiz Arap gurubu işte bunlardır.
Tarihin hiç bilemediğimiz ilk insan tanımlamasını; kazılar, fosiller, yanardağlar, kurumuş denizler içindeki o şiir dolu, hayal yüklü evrenine bırakalım. Ama yazılı tarih doğalı, kısacası insanlığın tarihi bilineli beri, yukarıda ana çizgilerle işaret edip geçtiğimiz soyların, millet olmadan önceki bu melez hali, dünyanın hiçbir milleti için ne üzülmeğe, ne de övünmeğe değer bir gerçektir. Soyların, böylesine salata gibi karışması, şüphesiz yalnız Asya’ya özgü bir hal değil. Örneğin: Batı Avrupa, Asya’dan sıyrılıp yayılmış göçler, soy karışımı sonunda uygarlaşmıştır. Batıya Asya’dan ilk göçen Arnavutların Avrupa’nın en Batı ucuna kadar yayıldıkları, yine ilk Asyalı göçmenler dizisinin başında bulunan Keltlerin gelişleri, Cermenlerin atası olan Tontonlarla, Islavların atası sayabileceğimiz İskitler, daha sonra da Hunlar, Turanlı Fin ve Bulgarlar, Hazer, Kuman, Kıpçak, Peçenek Türkleri batıyı soyca etkilemişlerdir. Ama Avrupa bu karışımla yetinmiş, yüzyıllar boyu coğrafyasal göçlerden, kaymalardan, tarihsel savaş ve boğazlaşmalardan büyük ölçüde uzak kalabilmiştir.
Doğudaki, yüzyılların rengini ve milletlerin alın yazısını değiştiren bu soylar karışması ve altüst oluşu, bugün, dünyanın hangi köşesine gidersek gidelim, rastladığımız doğulunun ortak özelliklere sahip olmasında en büyük ektendir. Coğrafyanın belli bölgelerinde toplanan elverişli yaşam şartları, onları birbirleriyle en kanlı boğazlaşmalara doğru götürürken bu soy karışımları da zorunlu olarak ortaya çıkıvermiştir. Gelecek yazımızdaki kanlı savaşların Asyasal görünümü de eklenince doğulunun kaderini belirten ortak nitelikler gün ışığına çıkmış olacaktır.
Şardağ, R. (1967, Temmuz 15). Doğuda Soylar Çorbası. Varlık, 698: 5.

