Cahit Külebi’nin Sıkıntı ve Umut’u

Bizde halk şiiri üzerinde, Nedim‘in, bazı III. Ahmet devri ozanlarının göstermelik ilgileri var. Bu, Tanzimat’ta biraz daha gelişir. Ama pek bilinçli sayılmaz. 

Cahit Külebi
(1917-1997)

Ziya Paşa‘nın; horlamanın en ağırını kullanarak batırdığı halk ozanları için sonradan kaleme aldığı, “Şiir ve inşâ” yazısındaki davranışı bile, ne istediğini bütünüyle anlatamamış bir ikilik içindedir, çünkü burada da, halk şiirini, tek kılavuz olarak tanır. Fuzulî, Nedim ve Baki‘yi içerik olarak tüm divan şiirini iter. 

Gökalp‘te; halk dilinden onun geleneğinden, halk şiirinin kültüründen faydalanma, daha çok siyasal ulusçuluk gereksinmelerindendir. 

Hececilerin halka dönüş çabaları, “hececiyiz” dedikleri halde, nazım örneklerinin pek çoğunun, aruz ile yazmalarından da bellidir ki içtenlikten uzaktır. Hem, kendilerinden önce, halk şiirine, ata yurduna ve orada yaşayan çileli insanlara ilk kaz, bilinçli ve içtenlikli olarak inen Mehmet Emin Yurdakul‘u görmezlikten, bilmezlikten gelen bu uğraşları açık bir kapıyı, yeniden açma çabalarından öteye geçememiştir. 

A. K. Tecer, Necip Fazıl, Ömer Bedrettin, Kemâlettin Kamu‘da, artık halk şiirinin sesi duyulur olmuştur. Onun inceliğine yaklaşılmıştır. Ağır basan sanatçı görünüşleri şudur: Halk şiirinin biçimsel dünyasının etkisinde kalmak. 

Kısakürek‘in dilce açık, söyleyişçe yalın olan şu dörtlüğünde, yine de halkın ritmini yineleme çabaları gözden kaçmaz:

“Uyan yarim, sesler geldi derinden,
Zulmet kıpırdadı kalktı yerinden
İlk ışık, kapının eşiklerinden,
Şimdi bir gölgeyi kovmak üzredir.”

Gerçeği söylemek gerekirse, sağın, cılız kalemlerle taklid ettikleri, solun; adı, “halkla başladığı için politika amaçlı olarak tanrılaştırdıkları halk şiiri de, aslında, divan şiiri gibi edibi akım olarak, biçimsel dünyası ile yitirmiştir kendisini. “Serv-i Revan”la, “Selvi boylu” arasında, ikincisindeki arılıktan gelen güzellik vardır; o kadar. 

Doğrusunu söyleyelim ve açık konuşalım: Halk şiirinden faydalanacağımız özün neresi olduğunu genç ozanlara güçlü sanatıyla ilk öğreten usta, Cahit Külebi‘dir. 

Son çıkan “Sıkıntı ve Umut” adlı şiir kitabını* okurken bunu bir kez daha kıvançla saptadım. 

O, halk edebiyatımızdan alınan balın, “Geldi de geçti – Seldi de geçti” gibi, redif tekerlemelerinden gelmediğini bilir. Bunlarda oluşturulacak ses uyumu yerine, kulaklara hoş gelecek ritm yinelemelerinin şiirin temel ögesi olmadığını da unutmaz. Halk şiirinde binlerce kez duyduğumuz hayaller, hiç değişmeyen insan ve yöre adlarını umursamaz. 

Öyleyse nedir onu, Tokat’taki genç Cahit‘ten, günümüzün olgun Külebi‘sine kadar, bu edebiyata çekip duran şey?

Arapların, “Nahif”, Fransızların “Naive” dedikleri; saflık, içtenlik ve gariplik karışımı insan sesidir. 

Halk şiirinde, “Öz dil”, “Arınmış dil” diye belli tekerlemeleri boşuna savunmayalım. En büyük halk ozanımız Veysel‘de bile hâlâ “tamlama”lara, yabancı sözcüklere sıkça rastlarız. 

Cumhuriyet döneminde Atatürk‘le başlayan, Türk Dil Kurumu ile; inancı, havası, savunusu sürdürülen dil devriminin, halk şiirinden, malzeme bakımından faydalanması dönemi de geçmiştir artık. 

Ozan Cahid‘in, dilindeki sözcüklere değil, o sözcükleri, bir aydının kolayca düşeceği yapmacıklığa, zorlamaya, kuruluğa ve benzeşliğe düşmeden kullanışına bakacağız; hiç bir musiki yaratma çabasına düşmemiş bir duygu içinde oluşturduğu yumuşak, uyumlu sesine dikkat edeceğiz. Yeni bir şey yaratmıyormuş gibi, alçak gönüllü bir davranış sırasında, doğal söyleyişle yarattığı, başkacıl deyişlerine, ısısı zor bulunur anlatımına değineceğiz. Köyünden derlediği çiçeklerin özünü, Türkiye kentlerinden öteye, insanlık alanına nasıl bal petekleri halinde taşıdığına eğileceğiz. 

Her dönem şiirlerinden seçmeler taşıyan, “Sıkıntı ve Umut”unda, Külebi‘nin hiç değişmeyen yanı, “Sehl-i mümteni”sidir. “Hem kolay, hem de güç” anlamına gelen bu sanatı; bu, zor ulaşılmış kolaylığı, O, derin musiki içinde sürdürür. 

“Kamyonlar kavun taşır ve ben
Boyuna onu düşünürdüm. 
Niksar’da, evimizdeyken
Küçük bir serçe kadar hürdüm.” (Kitap, sayfa 10)

Ünlü hikâyesi, bunun en belirgin örneğidir. O, Türkçe’yi yeni söyleyişlere yöneltir. “Ağız dil vermeyen köylüler”, “Öpüp başıma koyduğum ekmek gibisin” gibi. 

Cahit, günümüze; divan şiirinin, halk şiirinin, tüm edebiyatımızın sevilecek yanlarını süzerek gelir. Zaten özel yaşantısında herkesi sevmiştir. Devlet katlarında yüksek görevler yaparkenki yaşamı gibi; yumuşak, ezikli, yavaş insancıldır. 

Türk edebiyatında, siz, hiç bir şey söylemiyormuş gibi önemsiz davranarak yüceleşen bir başka ozana güç rastlarsınız: 

“Bütün arkadaşlar Batı’ya gitti, 
Ben buralarda kaldım. 
Ama çok şey öğreniyor insan, 
Öz yurdunda kalırsa.
Sabahları işe giderken 
Ceketimin yakasını kaldırıyorum.
Gözlerim yaşarsa da
Biliyorum daha gencim; bu soğuklar üşütmez beni. 
Buz gibi havayı ciğerlerime çekiyorum.!

Başta yurdu olmak üzere her şeye, herkese, köylülere, vatana, kadına, çocuklara patlamış, kabuğunu atmış kestane gibi sıcak bir sevgi, acıma yoğurmuş onu. Hiç bir şey söylemezmişlik davranışı içinde, bu kadar özlü, lirik sevgi patlamasına batı şiirinde zor rastlarsınız. 

İşte kadınlara acıyan, onları sevgiyle kucaklayan şiirinden bir parça.. François Villon‘un, “Frère hommes” diye başlayan ünlü, insan sevgisi taşıyan şiirinde böyle yücelememiştir:

Sade bunlar mı Cahit Külebi?

Sivas’ın Yıldizeli taraflarında
Ya o gördüğün genç kadın… 
Öyle sabırlı, öyle sessiz… 
Yüzüne ağlayarak bakardın.
Otuzuna bile basmadan, dostlar
Ölüp gidersem
Ardımdan ağlamayın
Yalnız kadınlar için, 
Yalnız onlar için ağlayın…

Halk şiirinin, o özensiz söyleyişi içinde böyle üstün kalma O’nda; Batı şiirinin insancı anlayışı O’nda. 

O’ndan şiir seçmek, seçip sunamadığım şiirleri için bir haksızlık.. Tek bir şiiri yok ki sanat dünyasına ters, ya da yan düşsün. 

1945’lerde, “Cumhuriyet” gazetesi sütunlarında bıraktığım siyasal amaçsız, koşullanmışlığın dışında kalmış şiir değerlendirmelerime; Dıranas‘la girmiştim Varlık’ta. Cahit‘le sürdürüyorum bunu. Benim gerçek ozanlarımla sürdürmeye çalışacağım. 

En iyi değerlendirme, şiirin kendisini okuyarak, eleştirici ukalalığından kurtulmak, ozana sahip çıkmaktır. 

“Sıkıntı ve Umut”u elinizden bırakamazsınız; okuyun. 

* Sıkıntı ve Umut. Cem Yayınları. İstanbul, Ankara Cad. 1977


Şardağ, R. (1978, Şubat 1). Cahit Külebi’nin Sıkıntı ve Umudu. Varlık, 845: 4. 


Yorum bırakın