Klâsik Dîvan Şiirimiz Üstüne

Son yayınladığımız Klâsik Divan Şiirimiz’in uyandırdığı ilgi sürüyor. Bizim görebildiğimiz kadar, dört İstanbul gazetesiyle Varlık, Türk Dili, Hisar ve Sesimiz gibi dergilerde kaleme alınan, başarımız yanında bazı eksiklerimize değinen yazılar için saygıdeğer yazarlarına sevgi ve borçluluk duygularımı sunarım. Onlara tek tek yanıtımı da vereceğim ama daha sonra; eleştiri ve değerlendirmelerin ardı gelince…

Şimdilik beni bile şaşırtan ve hatta üzen bir nokta üzerinde duracağım: Hâlâ Divan edebiyatının, gözü kapalı hastaları var. Özellikle son yayınladığımız “Klâsik Divan Şiiri”mizin biraz da bu hastalık için basamak yapılmasından üzgünüm.

Eski şiirimizin tutkunlarına hemen haber vereyim: Bu şiirin beş yüzyıl, akım olarak sürmesinden sonraki yıkımında, değişmez kalıpçılığın, biçimciliğin büyük payı var. Bu yanını hâlâ taklid etmede anlam ne? Gerçi batının akımları arasında, her zaman için bir kayganlık düşünebilirsiniz. Söz gelimi, çoktan bırakılmış olan izlenimci resim anlayışının, bugünün soyutçu, figürsüz, anlatımsız, hatta, “renk”siz resmine karşın yeniden, açı değiştirerek gelmek istediğini görmedeyiz. Son yıllarda olduğu gibi akademiciliğe bulaşmış bir çağdaşçılık içinde gözümüze çarpan ünlü ressam tabloları da var. Ne bileyim, bir gün, Daumier’in doktrinsiz, insancıl toplumculuğu geri dönebilir. Edebiyatta romantizm, “yeniden varoluşçuluk” yapısı içinde gözümüze çarpmaktadır bile. Sürrealizm, yerini, savaşım şiirine bıraktı. O da yavaş yavaş sanatçı şiire yaklaşıyor. 

Ama bimiz Klâsik şiirimiz böyle mi? Temelini yoğuran İran edebiyatının derin etkisi ile yola çıkmış, orta sınıfı sıyırıp geçerek daha çok, soylu ve yönetici sınıfı doyurarak insanı tıknefes edici bir biçim değişmezliği içinde kalmış, çoğunlukla da ritm tekdüzeciliğinin boğuntusundan kurtulamamış. Onu, bu yanlarıyla bir daha diriltemezsiniz ki! Şimdi ne görüyoruz: Eline kalemi alan, rubâî yazıyor. Mesnevî ve gazel biçiminde örnekler sunmaya çalışıyor. Hele rubâî’nin, Hayyam, Attar ve Mevlânâ‘dan sonra Divan edebiyatımızın tüm ozanlarında bile büyük, kendine özgü örnekleri pek görülememişken!..

Eski ozanlarımızın; ruhlarının en ince duygularını gazelde süzmelerine karşılık, rubâîyi, ustalarından gelen göreneğe uymak için kullandıkları, en cılız örnekleriyle ortada. İçinde, yaşamın cilve ve acılarını, ölüm felsefesini, aşkın, yüz yıllara tortu bırakmış en derin söyleyişlerini pekiştiren rubâî türünü, günümüzde de bayat örnekleriyle yinelemenin hiç bir anlamı yok ki!..

Biçim tutkusunu yenebilmiş Divan Şiiri örneklerinden, 1945 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde söz ederken bugün yaşıtım bulunan edebiyatçı dostlarımdan pek çoğu, bana amacımı anlayamadığı için geriye sapmış gözüyle baktı. Ama onların bazılarını bugün Dîvan şiiri lehinde “ahkâm” keserken görüyorum. Bir çok ozanımız da gazel, mesnevî, ve rubâî gibi türlere, yeniliği olmayan bir boşuboşunalıkla sarılıyorlar. 

Solun Atatürkçü ve bağımsız sanatçılarından Attilâ İlhan‘la, çağdaş sosyalist görüşü şiirleştirmiş olan Şükran Kurdakul‘da ve sağın ozanlarından Mehmet Çınarlı‘da gördüğüm, biçim taklidciliğinden ve ezikliğinden uzak kalmış başarılı örnekler dışında, yenilik ve güzellik taşıyanlarına pek rastlayamadığımı üzülerek söyleyebilirim. 

Oysa ki biz Dîvan şiirinin beş yüzyıllık görkemli akışından sonra tükenip bitmiş olan dünyasından, günümüze kadar yansımış güzel örneklerini yüzlerce dîvandan tarayarak sunduğumuza inanmıştık. Kırk yıl önceki öğretmenlerimiz ve Cumhuriyet döneminde uğraşlarını sürdürmüş araştırmacılar, bize “insancı edebiyat” olarak yalnız eski Yunan’ı örnek göstermişler ve ümanizmi onun tekeline sokmuşlardı. Son kitabımızda bu sanıyı yıkıp geçtiğimize ilişkin görüşlerimizi eleştirenlere pek rastlanılmadı. 

Kendimi bildim bileli, “Dîvan Şiiri topluma eğilmedi” tekerlemesi tutturulmuştur. Yapıtımda “Dîvan Şiir ve Toplum” diye bir bölüm açmıştım. “Zaman”, “Devr”, “Dehr”, “Devran”, “Âlem” için yapılan taşlamaların ve saldırıların; monarşik devlet düzenine, yöneticilere karşı direnme niteliğinde sayılması. gerektiğini kanıtladım. Mevlevî dedesi Şeyh Galib‘in bile bugüne kadar bakışlarımızı üzerine çekmeyen devrimci, direniş şiirlerini ortaya koydum. Yazık ki bu da ne övmeye, ne yermeye yaraşır görüldü. Hele hele; yıllardır radyo konuşmalarımızda, gazete ve dergilerdeki yazılarımızda savunduğumuz bir görüşün hiç mi hiç dikkatleri üzerine çekmeyişinden yazıklandık. Dîvan Şiirinin hem kof, hem de özgün yanını belirleyen bu niteliği, beşyüz yıldır dillendirdikleri sevi öykülerinin yalana dayanmasıydı. Ozanlar için ortada gerçek bir sevgili yoktur. Çektikleri o ahlarla, rakipleri yüzünden uğradıkları kaygı ve belâların, o ayrılık acılarının bir dayancası olamaz. Şu var ki, bu gerçek dışı aşk, bazılarında sahiciymiş gibi bir duygu, ateş ve ozanca etkileniş yaratabiliyor. Baştan sona yalana dayalı, ozan hayalinde yaratılmış olan bir sevi edebiyatının, klâsik şiirimizi, akım olarak yıkıma götüreceği de besbelli. Ama bu perişan ve çoğu başarısız, içtenliksiz şiirlerden, yüz yılların kalburunda kalan altınlar da var ki Dîvan Şiirini batıda bile özgün kılabilir. İşin temel yapısında, bu ozanların, şiiri sadece tartı ve uyaktan oluşmuş saymadıkları da bir gerçek. Nitekim Kastamonulu Lâtifî, “Tezkire-i Şuarâ”sının önsözünde, günümüz diliyle şöyle der:

“Şaşılacak olan şu ki şiiri bilmeyenler, şiir sanatında bilinçli kimseler olmayıp ozanlıkta, kendi şanlarına yaraşır, yumuşak bir uzmanlık dalı bulamayanlar, edebiyat ve güzel konuşma isteğiyle, tartılı söz tekerlemeye güçleri yettiğinden kendilerini zamanın en ünlü ozanı ve evrenin Süleyman’ı gibi görürler.”

İşte Lâtifî‘nin eleştirdikleri dışında kalan Dîvan ozanlarımızın bir bölümü, bu düşsel seviyi kendi imgelerinde yaratmışlardır. Bu yalan sevgilerin çevresinde kurdukları ağlarda, yine kendileri anıyorlardı. Son eserimde verdiğim pek çok örnek arasında, ozanların, bile bile niçin kendi yaratıları olan sevda masalına saptıklarının gerekçesini, Nevres-i Kadîm‘in şu beyti ne güzel açıklar:

“Bî derdim ey felek, bana bir gam tedârik et, 
Bir başka zevk, özge bir âlem tedârik et.”

Dîvan şiirinin, asıl değerlendirilebilir özellikleri ortadayken ve bu şiirin sesinden, havasından, insancı örneklerinde esinlenmek dururken, onun, artık ölü diller arasına karışmılığı da ortadayken biçimsel taklidçiliğine sapmak hiç hoş değil. 

Hele hele, yüzyıllar içinde, bu dizin biçimleri arasında, bugünkü taklidcilerinden çok daha üstün örnekler sunulmuşsa, Dîvan taklidcileri ve bazı dostlarımız gücenmesin ama, yaptıkları, aslında açık bulunan bir kapıyı yeniden açmaya kalkışmak gibi boş bir uğraşı olmuyor mu?


Şardağ R. (1979, Mart 1). Klâsik Divan Şiirimiz Üstüne. Varlık, 858: 10.


Yorum bırakın