
Cumhuriyet’e kadar gelen Türk şiirinde -ayrıcalık taşıyanlar dışta tutulursa- bir nazım, yani dizin sorunu süregelmiştir. Klâsik divan ve halk şiirimizin biri arûz, ötekisi hece olmakla birlikte ortak yanlarından biri, değişmez “Manzûmecilik”leridir. Efâil ve Tefâîl kalıplarının beş yüzyıl süren tekdüzeliği, İslâmlıktan önceki ve İslâmlığın benimsenmesinden sonraki klâsik halk şiirimizde de tıpkısına yinelendi. Çoğu 4+4+3 ve 6+5 duraklılardan oluşmuş 11 hecelilerle 4, 8 ya da 7 hecelilerin başı çektiği halk şiirimiz, bugün de tıpkısı biçimcilikle sürdürülüyor. Ne var ki anadolu halk şiirimizdeki arılık, dilde özcü ve arı’cı olan aydınların bugün de ülküsü olduğundan, divan şiirimizden ayrı bir yazgıyla karşılaştı. Divan ozanları, Doğu kültürünün dilimize yansıyan etkileriyle, özleşmenin dışında kaldıkları halde halk ozanları özleşmiş, katkılanmamışlar. O yürekcil söyleyişleri yüzünden, dün gibi bugün de baştacı ediliyor ve el üstü tutuluyorlar. Ama temelde, o da hayal, benzeti, görüş ve duyuş yinelemeleri içindedir. “Manzûmeci”dir, biçimcidir.
Tanzimatçıların kıramadığı, Serveti Fünuncuların kırdıklarını sanarak büsbütün kurulaştırdıkları manzûmeci’lik kesinkes yıkılmış değildi. Hececiler de manzûmeciliği, kulaklarımızda sıkıntı uyandıran ritm takırtıları içinde sürdürdüler. Yalnız biçime dayalı bir nazım parçasını şiir sanmanın, dünkü edebiyatımızda pek gülünç örnekleri var. Şiir gibi olur sanılarak sözlükler, ahlâksal öğütler bu yola dökülerek yazılmıştır.
Söz gelimi, 1890 yılında, İstanbul’da çıkan Tarîk gazetesi yazarlarından Hasan Şefik, bir dil bilgisi kitabına beğeni ve övgüsünü daha güzel olur, şiir olur sanısıyla nazım halinde yazar:
“Cümle erbâb-ı kitâbet bizde,
Hak bilür etmededir yüz bir sehv.
Hizmetin en büyüğü kangısıdır?
Deseler, ben der idim, ancak nahv.”
Tanzimatla Cumhuriyet arasında, uzun yıllar nazmın, şiirden ayrı bir yanı bulunmadığı sanısı egemen olmuştur. Nitekim 1891 yılında “Nigâr binti Osman”, Ahter basımevinde “Efsûs” adlı bir kitap çıkarır. Kendisi de adını “Şairi” yerine “Nâzımesi” diye duyurur. 1886’da “Kadınların görevleri” anlamına “Vezâif ül inâs” adında, bir aşçılık ve yemek öğretme kitabı yayınlanır. En başta da, “mef’ûlü mefâîlü mefâîlün” kalıbına ve iki uyak yerleştirmeğe güvenerek şiir yazdığını sanır:
“Âlemde, nasıl lâzım ise hâneye hânım,
Her hânıma da, işbu kitap öylece lâzım”
Bir soru yöneltilebilir:
Arûz ve hecenin değişmez biçimleri içinde en aşınmaz örneklerini veren ozanlarımızı nasıl unuturuz? Hecede, bir Kudsi Tecer‘in; arûzda, Yahya Kemal‘in ve bazı şiirleriyle Akif‘le, Fikret‘in başarıya ulaşmalarında, bu dış biçimler, o değişmez kalıplarda, engel olamamışlar, üstelik faydalı katkılarda da bulunmuşlardır. Onlar, şiirlerinin içeriğin dolduran öz’ü oluşturmuş dizimleri, kendilerine özgü kıldılar.
Kendi malları haline getirdiler. Bu değişmez nazım biçimleri içinde oluşturdular. En bireyci gibi gözüken şiirlerinin dizelerinden, bazı kez en insancı örnekleri yansıtan Yahya Kemal‘i bin yıllık ata armağanı hece manzumeciliğinden ölümsüz örnekler çoğaltmış olan Âşık Veysel‘i, kullandıkları değişmez nazım biçimlerinden soyutlanmış birer içerikle anımsayabilir miyiz? Söz gelimi Veysel:
“Derdimi dökersem derin dereye,
Doldurur dereyi, düz olur gider.
Rakipler geldi de girdi araya
Korkarım, yar benden yoz olur gider.”
derken pek de yeni bir şey söylemiş değildir. Ama sözlü edebiyat geleneğine dayanmanın zorunluğundan doğmuş olan bu yineleyicilik, bir aralık, şiir:
“Pervane ateşten sakınmaz canı
Doldur tüfengini hedef et beni”
diye başlayıp;
“Yaram doksan dokuz, yüz olur gider.”
diye bütünlenirken birdenbire tazeleşir, özgünleşir. Şu halde sorun, “manzûmeci olmamak”ta olduğu kadar, biraz da manzûmeciliği kendi egemenliği altına alıp alamamaktadır. Rimbo’nun körpecikken, daha on dokuzunda öğretmenine yazdığı mektupta; “Herkes, kendi biçimini seçsin a hocam!” deyişi boşuna mı?
Şimdi ne görüyoruz? Çağdaş ozanlardan bir bölüme, tıpkı Serveti Fünûn’cular gibi, manzûmeciliğe düşmenin korkusuyla çırpınıyorlar. Çırpındıkça da yeni bir “manzûme”ciliğin içine düşüyorlar. serbest dizimcilikle en güzel örneklerin sunulduğu edebiyatımızda, bir rahatsızlık kendini gösteriyor. Yıllar süren güzel uğraşlarından sonra bazı ozanlarımızda, kendi biçimlerini eskimiş bulmanın sıkıntı ve ürküntüsü var. Kendilerini daha güzel saydırabilmek için, biçimde ille de yenilik ortaya atmak koşulmuş gibi bir uğraş-didiş içindeler.
Bir Külebi, bir Dıranas, bir Attilâ İlhan, bir Cemal Süreya, bir Nüzhet Erman, bir Mehmet Salihoğlu hiç istiflerini bozmadan ve yeni şiirin kendine özgü olarak getirdiği klasik serbestçilikten ürkmeden güzel örneklerini verip duruyorlar. Ama geçen yıllarda çok üstün yapıtlar bırakmış olan bir Fazıl Hüsnü‘yü, bir Behçet Necati‘yi, bir İlhan Berk‘i, özgür dizimcilikten rahatsız bir halde görüyoruz. Değişmez bir serbest dizimciliğin, eski manzumeciler gibi, halkı sıkacağını mı sanıyorlar? Yoksa yollarından mı bezmişler? Bir değişmez biçimciliğe düşmüş olduklarını sanmaktan gelen korku, ya da kuruntu içinde midirler?
Son bir kaç yıldır onların ve daha bazılarının, kendilerini zorlayarak sürdürdükleri bu uğraşlarından, rahatsızlıklarından rahatsızlanmamak olası değil.
Şiirin eski Yunan’dan, Yunus Emre‘den, Orhan Veli‘den bu yana, hiç değişmeyen kuralı açıklık ve yalınlıkken bir anlam sensizliği biçim zorlayıcılığı içinde ve “yenilik”ler içinde yazıyorlar ve bizler, ne yalan söyleyelim onları okurken, bir bilmece çözme çabasına düşüyoruz. Şiirin temel ögesi olan insancıl kıvançtan kopmuş, şiirsizliğin havasında bunalıyoruz. Halbuki değişmez biçimciliğe saplanmak kadar, bundan kurtulmaya çalışmak da bir üzücü sorundur. Sözcüğü, anlamdan; manzûmecilik diye ürktüğümüz değişmez biçimciliği de özden, içerikten koparma zorunda değiliz ki…
Çağdaş ozanlarımızı özenle, yakında izliyorum. Onların serbest dizimcilik yolunda, biraz da kendilerini zorlayarak ayrı bir manzûmecilik havası tutturduklarını görüyorum. Giysi değiştirmek, kendimize yakışanının bulmak güzel şey. Ama insan bir kez, ne giyse kendisine yaraşamadığı sanısına düşerse giyim kıvancını kaybeder, bunu da unutmamalı.
Şardağ, R. (1979, Haziran 1). Şiirde Biçimcilik. Varlık, 861: 5.

