Şiirde Üzgü

Garnier kardeşlerin, Paris’te 1971’de yayınladığı, “Zamanımızın eleştirileri” dizisi içindeki Marcel  Proust  araştırmasını okuyorum. Kitaba ön söz yazan Jacques Bersani, “Kaybolmuş ve yeniden kazanılmış Proust” başlıklı yazısında, “Proust’un” diyor, “Tüm içeriği, geçmiş zamanı bir şiir üzgüsü anlatımı içinde sunmasıdır. Romanda şiir okumaya sizi hazırlamıyor ama, bu üzgünün derin etkisinden de varlığınızı kurtaramıyorsunuz.” Mercur de France’ın 1966 yılına ilişkin 2. sayısında ve 231-237 satırları arasında, D. Painter; “Proust’un patetizmi, onu sık sık üzgülü bir şiir iklimine yaklaştırır.” demekte. 

Düşünüyorum da Batı’da, hatta tüm dünya edebiyatında, şiir dalı hafif acılısından biraz hasta nitelikli olanına kadar üzgüden kopamıyor. 

Şiirini renk ve musiki temeline oturtan simgeciler; geçmiş çağı yenileme girişimindeki “decadent”lar, hayali gerçek, içlenişi ve izlenimciliği, gözlemciliğe yeğ tutan, duygu küpü romantikler; gerçekçiler, gerçeküstücüler, devrimciler, toplumcular, insancılar. Hepsi, hepsi, ölçü ve oranları ayrımlı ve değişik de olsa, şiirlerini açık, ya da gizli bir üzgünün emzirdiğini yalanlayamazlar. 

Büyük ozan Nâzım Hikmet, sanıyorum eski Akşam’da, “Orhan Selim” adıyla çıkan yazılarından birinde, “tiyatroda bile melodramdan kopulamayacağını” savunuyordu. 

Kuşku yok ki, Nâzım böyle söyledi diye değil, özellikle şiirde üzgüyü savunuşumuz. Sartre bile Boudelaire üzerindeki ünlü araştırmasında, “Şiire kıymayınız” der. Onun duygusal yanını, öteki düzyazı türlerinden ayırır. 

Dünya ozanlarının şiir evrenine girdiğinizde, en sert, hatta devrimciliği bayrak yapmış şiirlerde bile üzgünün payı var. Ozanların, onun, şiire tad vermişliğinden kurtulamadıklarını görüyoruz. Diyeceksiniz ki romanda yok mu? Büyük romancılarımızdan  Uşaklıgil, Yakup Kadri, Reşat Nuri ve Yaşar Kemal‘de; işlenen konuların, konuları ele alışın ve sanat dünyalarının ayrımlılıklarına karşın sanatçıyı sessizce, hafiften gözleyen ve koruyan bir üzgünün derinliği, insancıllığı sağlamadaki önemini görmezlikte gelemeyiz. Zaten tüm romancılar bireylerin, ya da toplum düzeninin güzel, çirkin ve özellikle hafif yanlarını işlerken o soylu ve insancı üzgü, ısısı azalmaz bir yürek sıcaklığı içinde bu romanların satırları arasında soluğunu duyuruverir. Ama roman yanında, asıl şiir dalının üzgüye gereksinimi kesindir. Yalnız Fransız dilinde, az, yada çok kanatıcı ve yıkıcı olan çeşitlerine kadar ıztırap sözcüğüne eşdeş bir çok sözcük var. Fars dillerinde de bunun iki katı. Hele Osmanlı aydınları! Onlar her iki dilden de faydalanırken gönül kapılarını en çok bu kavramla ilgili sözlere açık tuttalar: Kendi öz dillerinden gelenleri de katarak: Keder, hüzün, ıztırap, elem, gam, acı, melâl, endûh, cefâ, eziyet, tasa, çile.. Hele arı Türkçemizin, Türk Dil Kurumu yoluyla benimsetilmiş güzelim sözcüğünü düşünün: Üzgü!

Üzgünün Ölçüsü

Bizim Osmanlı aydınlarının ve orta sınıfının benimsediği divan şiiri dışında, hemen tüm dünya şiiri ve Anadolu halk şiirimiz, temelde bir ıztırap ortamından güç alır. Sözlerin (yani) şiirin, acı’dan süzülmüşlük içinde parlayıp yansıdığı görülür. Üzgü vermek için üzgüyü kullanma hastalığını savunmuyorum. 

Güçlü bir kıvılcım, ufarak bir ruhsal sancı, toplumun kötü gidişinden kaynaklanıp şair yüreğine düşmüş bir ateş, akşam rüzgârının esintilerine karışıp da gelmiş bir güzel saçın imgesi, kaybolmuş mutluluğun yeniden göz önüne getirilişinden doğan bir anı burukluğu, devrim ülküsüne ulaşamamamın acısı, ya da insanlığın durumuna yanış. Her şey, her konu, küçük ya da büyük bir üzgü içinde ilk ateşini harlatır. Ondan sonrası, ozanın genel kültüründen, şiir ekininden ve de ruhundaki akışa uygun, şiirin içeriğine yaraşmış, biçim ustalığından oluşur. 

Hiç kuşku yok ki, ana sevgisini paylaşabilme, annesini üvey babasından koparabilme olanağından yoksun olan Rimbaoud‘nun temeldeki karanlık ve acılı dünyasını, Fuzuli‘nin yalnızlığa, yoksulluğa itilmiş ortamını, bir Ziya Osman‘ın yaşamına katlanılmaz tortular bırakmış talihsizliklerini, bir Shakespeare‘in susuzluğunu giderememiş sevisini, Lord Byron‘un, Cahit Sıdkı‘mızın karşılık görmemiş duygularından damlayan kahırlı oktamlarını her ozan için var sayamayız; genel bir kural yapamayız. Ama duyulmasından, tadılmasından kıvanç duyulan bir sanat üzgüsüdür, bizim belirlemek istediğimiz. İşte bu üzgü dünya ozanlarına tümce esin kaynağı olamasa bile, çeşni katıcı bir kıvılcım olarak süregeliyor. 

Doğunun şiiri, Hind, Çin, İran ve Arap şiiri!.. Bunlar toplumlarının coğrafyasal felâketleri nedeniyle oldum olasıya acılı, kahırlı. Homeros‘ta, Arap Ala-yi Moarrâ‘da, İranlı Hâfız‘da, Sadi‘de gördüğümüz derin üzgülerin, temelde gerçek kaynakları Orta Asya’dan taşıdıkları, Yunus‘tan bu yana süregelmiş bir kahredici temeldir. Gurbet acıları, yol vermeyen dağlar, sürekli savaşlar, doğa felaketleri, toplumsal düzenin yıkıcı baskıları, zulümleri.. Bütün bunların, ozanlarımızı derin üzgülere iteceği doğaldır. Ama bir Karacaoğlan, bir Âşık Veysel, doğa güzelliklerini, sevgili için duyduklarını, sevi anılarını gözler önüne getirirken de tadı zor bulunur bir üzgüyü şiirlerinde sanat salçası olarak kullandılar. Onlar, gurbetsiz ortamda, yine gurbet; yol veren dağlar ve geçitlerde yine ulaşamamanın üzgüsünü söylemişlerse yalnız geleneksel ustalara dayanmaktan gelmiyor bu. Daha çok gönüllü olarak kullandıkları sanat üzgülerine tutkularından kaynaklanmada. 

Nazım biçimi bakımından, Nâzım Hikmet‘in getirdiği serbest tartıcılığı bile kıran garipçiler içinde, Orhan Veli‘yi, arkadaşlarından daha çok büyülten şey, günlük söz tekerlemelerini geride bırakmış olan acılı ümanizmidir. 

Klâsik divan ozanlarımızın görünümü ise düşündürücü, hatta biraz da şaşılası. Hepsi de acısız, el bebek, gül bebek yaşamı içinde ve mutlu. Ama mutsuzluğun özlemini çekmişler. Uyduruk bir üzgü dünyasını işlemişlerdir; hem de bu sanat dünyalarının yalan olduğunu bile bile. “Klâsik divan şiirimiz”e aldığım pek çok örnekleri var bunun. Geçenlerde yeniden karıştırdığım Naim‘in bir gazelinden seçtiğim şu dizeler, sanatçının ne yapsa kopamayacağı sanat üzgüsüne ne güzel bir kanıt!

Zevk-i aşka cümle talip görmüşüz
Kahr-ı aşka talibiz biz, fehmedin!
Âşıka, tâc-ı visalin neylesin?
Bir yıkılmış gaalibiz biz fehmedin! (*)

(*) 
Aşkın kıvanç verenine, herkes isteklidir, bunu çok görmüşüz
Aşkın kahretmesine istekliyiz bir, anlayın!
Sevgilim, âşıka, sana kavuşmanın tacı, neylesin!
Bir yıkılmış, yenik görünüşlü galibiz biz, anlayın!


Şardağ, R. (1980, Mart 1). Şiirde Üzgü. Varlık, 870: 14-15. 


Yorum bırakın